Mehmet Yaşın:
“Gençken şiiri özellikle davet ederdim, şimdiyse sık sık kovuyorum.”
Mehmet Yaşın’la şiirinin temel dinamikleri, yıllar içinde dönüşen poetikası ve “üveyanadil” kavramı etrafında geliştirdiği dil anlayışı üzerine konuştuk.
Mehmet Yaşın
Toplu Şiirler’iniz, yakın dönemde üç cilt olarak yayımlandı ve bir bütün olarak yeniden okur karşısına çıktı. Elli yılı aşan şiir serüveniniz üzerine konuşurken sık sık “hep yeniden başlamak” fikrine vurgu yapıyorsunuz. Bu yaklaşım, şiiri tamamlanan bir yapı değil, sürekli dönüşen ve kendini yeniden kuran canlı bir organizma olarak görmek açısından da çok kıymetli bana göre. Öncelikle sizin için şiirde yeniden başlamak tam olarak neyi ifade ediyor? Her yeni kitap/şiir, önceki Mehmet Yaşın’ı hangi açılardan değiştiriyor/etkiliyor?
Bunun tam olarak neyi ifade ettiğini söyleyemesem de birkaç açıdan cevaplamam mümkün. Her şiir kitabı şairin hayatla ilişkisinde yeni bir girişim. Belki bana ait belirgin bir poetika var, ama Toplu Şiirler: 1975-2025 külliyatındaki on iki şiir kitabından hiçbiri tekrar değil, hayat yolcuğunun parçaları. O anlamda canlılar. Çünkü her seferinde yeni şeyler öğrenerek, farklı deneyimleri varoluşumuz açısından sorgulayarak kendimizi yeniden yapıyoruz. Şiir ile yaşam deneyimleri arasında sıkı bir ilişki olduğunu düşünürsek, kişisel hikâyem de “yeniden başlama” fikrinde rol oynamış olabilir. Savaşlar, doğduğum yeri tanımamı imkânsız kılan kolonizasyon, göçmenlikler, sınır dışı edilmeler insanı farklı coğrafyalarda, dillerde ve edebiyat sistemlerinde yeni şeylerle genişleyip yeniden başlamaya zorunlu kılıyor. Bu sıfırdan başladığınız anlamına gelmez. Değişik ülkelerde, en çok İngiltere ile Yunanistan’da, şiir kitaplarım yayımlanırken sanki ilk kez edebiyata adım atan bir şairdim. Gerçi benzer durumu daha çarpıcı biçimlerde Fransa ile İtalya’da yaşamıştım. Çevrilmenin verdiği yeniden başlamalarda siz de şiirinize farklı açılardan bakabiliyorsunuz. İngilizce ile Yunanca baştan beri hayatımda olduğundan, yani ben o ülkelerin bir parçası, o ülkeler de benim parçam olduğundan, çevrilmek ötesinde kendimi oralarda yeniden inşa etmesem eksik kalırdım. Kıbrıs’taki çocukluğumdan gelen etkiler, Türkçeden, öncelikle Türkiye edebiyatında yayımlanmaktan kaynaklanan yanlar da başka diyarlara, yeni başlangıçlara taşınmıştır. Sonuçta eskinin içinden çıkan sarmal bir yükseliş denebilir.
İlk kitabınız Sevgilim Ölü Asker yayımlandığında yalnızca yeni bir şiir kitabı değil, aynı zamanda yerleşik edebiyat anlayışını rahatsız eden güçlü bir ses de ortaya çıkmıştı. Aradan geçen bunca yılın ardından bugünlere ulaşan çizginiz değerlendirildiğinde sizin için belirli dönüm noktaları oldu mu?
Bu üç ciltlik Toplu Şiirler: 1975-2025’i ya iki cilt ya da altı cilt halinde yayımlamak düşüncesinin uzun zaman aklıma takılmasının sebebi herhalde belirttiğiniz dönüm noktalarıydı. Bunu öyle radikal değişimler diye düşünmemiş, şiir kitaplarının birbirine uygunluğu açısından ele almıştım. Mesela ikişerli yayın şöyle olabilirdi: 1. Sevgilim Ölü Asker/Işık-Mediven; 2. Pathos/Sözverici Koltuğu; 3. Hayal Tamiri/Adı Kayıplar Listesinde; 4. Turuncu Kuş/Kalbi Durmuş Zamanda; 5. Evden Kaçan Çocuk/Abuk; 6. Eeen Güzel Şey/İpek Giysiler Gizliyor Hançerleri. Buradaki kısa dönüm noktaları. Turuncu Kuş’la başlayacak ikinci cilt düşüncesinde ise daha belirgin bir dönüm noktası var. Fakat bu ikişerli ya da altışarlı yayın düşüncesi de bilincinde olmasam bile yayın piyasasının olanaklarını da gözetmemin sonucu değil mi acaba? İşin aslında benim için her şiir kitabı bir dönüm noktası olduğuna göre on iki ayrı kitabın tek bir kitap kasasında sunulması en isabetlisi. Sevgilim Ölü Asker’den beri saydığım şiir kitaplarımın yerleşik edebiyat anlayışlarını şu bu yanıyla rahatsız ettiğinin ya da şaşırttığının farkındayım. Yani ya tepki göstermelerine ya da o kitaplar yokmuş gibi davranmalarına yol açtı. Yazılan yazılar kadar yazılmayanlardan da bunu anlıyoruz.
Şiirlerinizde Kıbrıs hiçbir zaman yalnızca coğrafi bir mekân olarak belirmez; aynı zamanda hafızanın, dilin, tarihin ve kimliğin birbirine karıştığı çok katmanlı bir anlatı alanına dönüşür. Sizin şiirinizde Kıbrıs zamanla ne tür anlamlar üstlendi? Bu coğrafya sizi ve edebiyatınızı nasıl şekillendirdi?
Türkiyeli bir şair için de Türkiye yalnızca coğrafi bir anlam ifade etmiyor, Fransalı bir şair için Fransa… Sanırım orasıyla poetik gönül bağım çocukluğumla ilişkili. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin, hangi dili konuşursa konuşsun bana çok iyi hissettiren, aidiyet duygusu veren, günlük hayatlarındaki kültürel gelenekleriyle şiirimi besleyen anılarım var 1960’ların ‘70’lerin Kıbrıslılarıyla, asla kabullenemediğim 1974’teki bölünme öncesindeki Kıbrıs’la. Sadece benim kim olduğumda değil, şiirimin ve edebi çalışmalarımın kimliğinde pay sahibiler. Çoğu kimse, adadaki Yunan askerlerinin saldırısında yıkımlar yaşamış, Türkiye otoritelerinin birçok baskısına uğramış ve İngiltere’nin pasaportunu taşısa da dışlayıcı uygulamalarından etkilenmiş biri olduğumdan, bir şair ve aydın sıfatıyla en çok kötülüğü bu üç ulustan gördüğümü varsayar. Hayır, Kıbrıslılardan gördüm, Kıbrıslırumlardan ve misliyle Kıbrıslıtürklerden. İngilizce yanında Türkçe, Fransızca yazan ve Kıbrıslı olmakla birlikte İngiliz şairi, Katolik şair diye de anılan kuzenlerimden birine ithaf ettiğim şiirde şöyle bir dize geçer: “Kendi cemaatinden kendini koruyamazsan/Korunamazsın demektir hiçbir şerden.” Ben kendimi pek koruyamamış olsam bile beni en çok koruyup kollayanlar arasında yine Rum ve Türk kökenli Kıbrıslı dostlarım var; çocukluğumun Kıbrıs’ıyla bağ kurabilmemde onların yeri doldurulamaz. Türkiye ile Yunanistan ötesinde Türkçe ile Yunancanın geniş bir coğrafyası ile tüm zamanlarına el atarak kurduğum poetikayı 1974 öncesinin Kıbrıs’ına borçluyum. O küçük ada bana bu büyük yolculuğu verdi çoğul, melez, kozmopolit kültürleri ve dilleriyle. Belki de Kavafis’in dediği gibi “verebilecek başka bir şeyi yoktu bu yolculuk dışında”.
Bugün birçok şairin kimlik politikaları, göç ve çokkültürlülük üzerine yazdığı söylenebilir. Sizse bu meseleleri onlarca yıl önce şiirinizin merkezine yerleştirdiniz. Bugünden baktığınızda çağdaş şiirin bu konularla kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?
Bu şiirleri yazmaya başladığımda çocuk denecek yaşlardaydım. 1973’te Kıbrıslıtürk, 1977’de Kıbrıslırum gazetelerinde yayımlandılar. İstanbul’da ise ilk kez 1979’da yayımlandığı zaman 19 yaşındaydım. Ne çokkültürlülük, çokdillilik diye bir şey biliyorduk ne kimlik politikası ne de şimdi edebiyat teorisinin referans yaptığı göçler, yer değiştirmeler, ülkelerarası olmakla ilişkili kültürlerötesicilik (transculturalism). Ne yazdımsa hayatımdan kaynaklandı; çoğul diller ile çoğul kültürel göndermeler, ulusal kimlik politikasını aşkınlıklar, çok ülkeli yaşam tarzı, hepsi. Yaşadığım somut deneyimlerle, içinden çıktığım toplumlarla, tarihsel hafızayla ilgili… O nedenle şiir ile yaşam arasındaki bağı sık sık vurguluyorum. Kendi özgün şiirimizi oradan çıkarıp belli bir poetika kurabiliriz. Şairler kuramları izlemez, diye de hep söylüyorum. Kuramcılar bizim dizelerimizden sonuçlar çıkarır. Dediğiniz gibi “çağdaş şiirin bu konularla kurduğu ilişkiyi” artık pek okumuyorum; modaya dönüştükçe aslolan ile taklit birbirine karıştı. Akademik araştırma yapanlar her okudukları eseri şıp diye uyarlayacak bir şablon buldu. Daha önce de postkolonyal kuramın tadı kaçmıştı. Zamandan zamana edebiyat kuramı değiştikçe şiir kitaplarımızın farklı açıdan okunduğuna da tanık oluyoruz. Mesela Kıbrıs’taki bir Türkçe dergi 1990’da yayımlanan Pathos adlı kitabımı Kıbrıslı şiirinde kuir kuram (queer theory) çerçevesindeki ilk yapıt saymıştı. İşin ilginci, Yunanca şiir kitabım Aggeliki Ekdikites de Rum arşivci ve küratörler tarafından aynı sırada “Archiving Queer Times and Spaces” sergisine alınmıştı. Bu kuramın 1990’larda yaygınlaştığı düşünülürse, ‘70’lerin sonundan ‘80’lerin sonuna uzanan yıllarda yazılmış şiirleri içeren Pathos bir teoriyi izlemek yerine olsa olsa ona kaynak olmuştur. Yine geçen yıl, Amerika’da Routledge Middle Eastern Literatures, bu sayılan çokkültürlülük, çodillilik, ulus-ötesicilik konuları yanında şiirlerimi kuir kuramıyla da sorgulamıştı. Demek ki belli bir dönemde dünya edebiyatında akademinin ürettiği kuramlara göre edebiyat eserleri yeniden okunup farklı açılardan konumlanabiliyor.
Söyleşilerinizde “Benim hiçbir zaman bir ulusum olmadı,” diyorsunuz. Bu cümle aynı zamanda şiirinizin poetik merkezlerinden biri olarak da düşünülebilir. Ulusal aidiyetlerden uzak durmak şiirinize nasıl bir özgürlük kazandırdı; bunun bedeli ne oldu?
Ulusunuz olmayınca, yani siz bir ulus-devletle temsil edilen ulusun kolektif manada kendisini yeniden üretmesine yarayacak ulusal hikâyesini, geleneklerini, tarihsel ve toplumsal hafızasını pekiştirecek ortak anlatılar içinde değilseniz “ihmal edilebilir bir şair” oluyorsunuz. Türkiye’deki şair ve yazar arkadaşlarım kendilerinin de “ulus mulus dışında bireysel yazdığını” söylüyorlar. Ortak bir ulusal hafıza, dil kodları, şiir hareketleri, geleneksel müzik zevkleri, yaşadıkları ulus-devletin siyasi, sosyal, kültürel gündemleri içinde olduklarını, bunun da onları bir ulusun parçası yaptığını, zaten kitaplarının ona göre yazılıp okunduğunu fark etmiyorlar. Bu saydıklarımın çoğu bana uzak. Yadırganmamak için “o neydi, bu ne demekti” diye sormuyorum da. İstanbul kökenli Yahudi bir yakınımız “Zeki Müren kim” diye sormuştu, ondan kızıma Zeki Müren’i öğrettim o kadar da öteki kalmasın. Ama Türkiye’de herkes “öteki” olmaya meraklı, bunu sırf bir kuramsal bir kavram sanıyorlar, gerçekten öteki olanların hayatı nasıl altüst oluyor anlatmakta zorlanıyorsunuz.
Doğrusunu isterseniz, Kıbrıslı ulus-devleti Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sahiplenmiş Kıbrıslırumlar gibi, Türkiye ulus-devletinin Türk şiir kanonunu da şiirlerime değer vermiyor değil. Kıbrıslırumları konuşacak olursak kitaplarım üstüne gazetelerinde yazarken “Kıbrıs’ta doğmuş en önemli şairlerden” gibi cümleler sarfederler. Ama hiçbir zaman “Kıbrıslı şair” demezler. Çünkü Türkçe yazıyorum ve Osmanlı/Türk-İslam kökenliyim. Onlara göre Kıbrıslı edebiyatını belirleyen 3000 yıldan beri Yunancadır ve Rum-Ortodoks olup Yunan dili ve geleneğini sürdürenlere Kıbrıslı denir. Kıbrıs’taki Yunanca ders kitaplarında şiirine yer verilmiş Türkçe yazan tek kişiyim. Ancak şiirimin yanında bana cevaben bir Kıbrıslırum’un şiiri okutuluyor çocuklara; iki-toplumluluk söylemine hapsediliyorsunuz. Türkiye’deki durumu ise benden iyi bilirsiniz. Kitaplarımın dışarıda Türkçe adına dolaşımda oluşu yanında, Türkiye’de doğup büyümediğim, sürekli yaşamadığım ve on üç yıldır İstanbul’a ayak basmadığım halde yeni kitaplarım yayımlanmaya, öncekilerse tekrar baskılar yapmaya devam ediyor. Şimdi bu yarım asırlık şiir külliyatı yanında, kaç inceleme kitabım, kaç romanım bulunduğu ve bunların kaç baskı yaptığı, kaç dile çevrildiği, nerelerde kaç ödül aldığı, kaç ülkede inceleme konusu olduğu, hangi uluslararası dergilerde nasıl sunulduğu hakkında özgeçmişime, websiteme bakılabilir. Türkiye’de kitaplarımın bu bilgilere tekabül eden bir konumlanışı olduğu su götürür.
Şimdi sayamayacağım kadar çok sıkıntılara yol açıyor ulussuz olmak. Tabii şairliğimi özgürleştiren bir yanı da var. Doğrusu, bütün şiir ve edebiyat külliyatım bu durumla bağlantılı. Türkiye’de olsun, yaşadığım ve yayımlandığım diğer ülkelerde olsun, beni diğer şairlerden farklılaştıran şeylerden biri budur. İstesem de Türkiye’deki arkadaşlarım gibi yazamam. Onları sevsem de ne onlarla aynı hissediyorum ne aynı tarihsel ve toplumsal hafızaya sahibim ne de tam aynı dili konuşuyoruz. Yunanca yazılmış birkaç şiirimde veya Rum-Ortodoks referansları olan dizelerimde de Kıbrıslırum ve Yunan şairi arkadaşlarımla aynı algılandığım söylenemez. Şiirlerim Türk, Elen, Levanten, İngiliz kültürlerini içeriden bilmemin sonucu sayılabilir, ancak onlara dışarıdan bir bakışım var. Aslında hepsine bir biçimde aitim, ama özdeş değilim. O nedenle “çoğul yazınsal aidiyetler” dediğim bir kavramla şiirlerime birden çok okuma alanı açılması uygun olur. Kullandığım diğer kavramlar gibi, mesela “üveyanadil” gibi, herhalde bunu da bir ulusa tümüyle ait olamadığım için geliştirmişimdir.
Şiirlerinizde Türkçe, çoğu zaman tek başına konuşan bir dil değildir; Yunanca, İngilizce ve farklı kültürel hafızalarla birlikte hareket eder. Şiirde çokdillilik sizin için estetik bir tercih mi, yoksa yaşadığınız hayatın kaçınılmaz sonucu olarak mı belirdi?
İkisi birbiriyle çelişkili durmuyor umarım. Gerçekte o çoğul diller kendimi ifade etme biçimim. Beni çocukluğuma götüren anımsayışların şiir dili. Yunan alfabesi kullanmak, Yunanca yanında Karamanlıca mesela... Kendiliğinden geliyor, öyle durumları anlatıyorsunuz ki veya öyle şiir kişilerinin ağzından çıkıyor ki dizeler ancak karma-dilde olursa yerine oturacak; İngilizce, Yunanca ya da başka dil melezliğiyle. Saf Türkçeyle yazsanız yapaylaşacak. Umarım bu çokdilliliğin şiirsel estetikle iç içeliği görülebilir, özellikle seslerin harmonisi ve izleği, imgeyi pekiştirmesi. Şairseniz temel kaygınız yazdığınızın şiir gibi şiir olmasıdır. Gerisi hayatınızla ilişkili şiirsel kaynaklarınız, yaklaşımlarınız, poetikanızın üslup ve tarzlarıdır.
“Başkasının Hayatı” şiirinizde dil, aynı zamanda iktidarın kurduğu bir alan olarak görünür. Emir kipleri, resmî söylem ve gündelik dil arasındaki gerilim şiirinizin önemli damarlarından birini oluşturur. Bunu başka şiirleriniz üzerinden görmek/söylemek de mümkün. Şiirin dili, otoriter dile karşı gerçekten bir direniş alanı kurabilir mi? Şiir dilini belirleyen temel dürtü nedir?
Türkçeyle ciddi bir sorunum var. Yazdığım dilin yerleşik Türk edebiyat kurumsallaşması içindeki otoriterliğinden, emir kipiyle, ast-üst ilişkisiyle konuşmasından, cinsiyetçiliğinden, ötekilere yönelik dayatmacılığından rahatsızım. “Dilimizde dişil-eril yok, ‘gender’siz,” deniyor. Ama bu toplumsal cinsiyet eşitliği için mi, yoksa kadın cinsiyeti yoksadığından mı? Sadece şiirde değil, inceleme kitaplarımda, romanlarımda da dil konusuyla uğraşıyorum sürekli. Uzun uzun anlatmayayım, son romanımda (Selam Metin Ben Berceste), Türkiye’de “Sofrayı bekletme, günahtır, hemen gel!” diyerek büyütülen bir çocukla, Rodos’ta “Sofra seni bekliyor, sevdiğin yemekler hazır, gelmek ister misin?” diye büyütülenin, yüzeyde aynı İstanbul Türkçesi gibi görünse de aslında aynı dili konuşmadığı belli değil mi? Birincisi otoriter, dindar, erkeklik merkezli, ikincisi ise çocuk merkezli, liberal ve yeme içme keyfine dayalı. Kimileri dilin esasen kültürel olduğunu unutuyor ve bana “sen de İstanbul Türkçesiyle yazıyorsun” diyorlar. Evet ama hayır. Linguistik bir bakış o. Dilin kullanımındaki katmanları derinlemesine görmekten uzak. Romanımdaki bir diyalogdan örnek verdim. Ama daha 1985’te “dilin ideolojisi nedeniyle Türkçem farklı” demiştim bir İstanbul dergisine. Yanan Eve Yolculuklar kitabımda bu söyleşiler var. Hatta Lefkoşa’da, Halkın Sesi gazetesinde 1973’te henüz 14 yaşındayken yayımlanan ve bir bölümünü ilk romanıma (Soydaşınız Balık Burcu) dipnot anlatısı olarak aktardığım “Fatma Nene” öykü dizisinde Elence diyaloglar ve farklı diyalektler kullanmıştım.
Birkaç yıl önce Tokyo’daki AB Edebiyatları etkinliğinde İrlandalı şairle ortak program yaparak İrlanda ile Kıbrıs arasındaki tarihsel yeraltı geçitlerinden söz ettiğimizde Japonlar şaşırmıştı. Ne var ki Türkiye’de de pek bilinmiyor. Her iki ada ülkesi de Avrupa’nın iki ucunda yer alıyor ve biri Avrupa edebiyatının ilkçağ, diğeri ise modern dönemlerinde oynadığı kurucu rolle biliniyor. Bu nedenlerle İngiltere tarafından kolonize edildikleri halde postkolonyal kurama da sığdırılamıyorlar. Birçok yerde bunlardan ve James Joyce’ı örnek alışımdan söz etmişimdir. Böyle iki ada ülkesiyle bir şair ve yazarın ilişkisi nasıl olmalı, özellikle dil konusu ve edebi kimlik… James Joyce gibi kendi ada ülkemin karasına dönüp içe kapanmak yerine denizine açılarak merkezi dil, lehçe, sözdağarcığı, söyleyişler başta olmak üzere, edebi kanonlara, yani bize empoze edilen üvey üveyanadillere, kolonyal kültürlere, onların kendi asli yerlerinde meydan okumanın daha anlamlı olacağını düşünmüştüm. Ama Türkçede böyle bir dil sorunu gündem bile değil. Senelerce geçmişten kopuşu Osmanlı-İslam kaynaklarına ve Arap alfabesiyle yazılmış metinlerin okunamayışına bağlayanların beni ilgilendirmeyen dil tartışmasını dinledim. Ben de Yunan alfabesiyle yazılmış ve aslında modern Türkçe edebiyatın daha 18. yüzyıl başlarında ilk kurucusu olup Türkçe konuşan halk arasında Arap harfleriyle yazılandan çok daha yaygın okunan metinlerin inkâr edilmesini sorun olarak gördüm. Hatta Karamanlıca şiir ve roman yazdım. “Arap alfabesi gitti edebi geleneğimiz bitti” diyenlerin şimdiki İslamcı ve Yeni-Osmanlıcı otoriterliğe ve yayılmacılığa kültürel dayanaklar hazırlayıp hazırlamadığı ise sorgulanmadı. Benim sorunum, Türkçenin halka, özellikle ötekilere dayattığı merkezi, milliyetçi, militer, muhafazakâr ve her açıdan baskıcı sınırlılığıydı. Londra Kitap Fuarı’nda mesela Maureen Freely’nin yönettiği bir toplantıda buna James Joyce örneğiyle değinen bir konuşmam olmuştu. İngiliz izleyiciler katılan Türklerden daha iyi anlamıştı ne demeye çalıştığımı. Çünkü Türkiye’den gelenlerin kafası o mutlakçı düaliteye gör çalışıyordu; Osmanl-İslam kaynakları, Arap harfleri, Divan şiiri mi, yoksa Anadolu-Avrupa kaynakları, Öztürkçecilik devrimleri, Halk şiiri mi…
Şiirlerinizde bellek, nostaljik bir geçmiş özlemi üretmek yerine sürekli sorgulanan ve yeniden yazılan bir alan olarak okur karşısına çıkar. Hatırlamak sizin şiirinizde geçmişi korumak mı, yoksa geçmişi yeniden kurmak anlamına mı gelir? Bir edim olarak hatırlamak, şiire ne tür bir alan ve anlam dünyası açar/kazandırır?
Şiirsel yaratıcılık sürecinde hatırlamanın özel bir rolü var. Bana kalırsa şiirin tanrısal temsilcisi Orfeus olmadığı gibi, her biri başka şiir tarzını temsil eden dokuz Şiirperisi Musalar da değil. Onların annesi Mnymosyne’dir. Onu unutursak “amnesia” oluruz. Yunancada “hatıra, hatıralar” (mnymi/anamnyseis) gibi sözcükler yanında, şaire gelip onun aracılığıyla insanlara taşınan sözlü “mesaj” (mnyma) da Mnymosyne’nin adından kaynaklanır. Şiir külliyatıma koşut yazılan Sarı Kehribar adlı romanımda baş karakter Mnymosyne’dir. Biz unutmak istesek de hatırlatan, bir şiiri silip geçsek de rüyamızda yeniden yazdıran bu Mnymosyne’dir. “Kalbiyle görmek” dediğimiz şey ondan gelir; “Üçüncü göz” de. Burada geçmişi korumak ya da geçmişi yeniden kurmak ötesine geçen bir aşkınlık hali var. Yaşadığımız bütün bir kişisel tarihi, hatta kimbilir yaşamadığımız bir geçmişi de bize hatırlatır; bilinçötesi çağrışımlarla, imgelerle, bir sözcük ya da sesle birdenbire bir şiirin yazılmasını sağlar. Üstelik kimi zaman şairine rağmen gelen bir şiirdir bu. Bakışımızı şiirin işaretlerinden başka yana kaçırmaya çalıştığımız durumda da şairin gözlerine gerek kalmadan görmesi gereken şiirini ona gösterir. Hatırlayışların tanrıçası ile Şiirperilerinin annesinin aynı kişi olması zaten hatırlamak ile şiir arasındaki bağlantıyı binlerce yılın en köklü felsefi ve mitolojik referansıyla ortaya seriyor.
Elli yıllık şiir yolculuğunuz boyunca çok farklı ülkelerde yaşadınız. Bu hareketlilik, şiirinizi “yerel” ile “evrensel” bağlamlarda birçok yeni düşünceyle de iç içe geçirdi. Şair için “yerellik”/”evrensellik” doğduğu coğrafyayla mı, yoksa kurduğu dille mi ilgilidir?
Sanırım yerellik ile evrensellik şiirde daha yaratıcılık sürecindeyken birbirine koşut giden, kendiliğinden bir araya gelen şeyler. Şiire yeni adım attığım yıllarda “önce ulusal sonra evrensel şair olmak” meselesi tartışılıyordu ki buna aklım yatmazdı. İkisi aynı anda olan şeyler değil mi diye düşünürdüm. Ayrıca “yerel” kime göre yereldir, ulusal kime göre? Doğduğumuz coğrafya bize yardımcı olabilir, kurduğumuz şiir dili ise daha belirleyici bir rol oynar. Yine de esasen bütün bir poetikamızın içinde var olan bir şey bu aynı anda yerelliği ve evrenselliği kapsamak. Türkçedeki en iyi örnek Nâzım Hikmet’tir. Erkeksi sesine, homofobik dizelerine ve 1915-1921 arasında Anadolu’daki öteki halkların başına gelenleri geçiştirmesine eleştirel yaklaşsam da Türkçe şiirde hangi konuya el atsak bütün yollar Nâzım Hikmet’e çıkar.
Şiirlerinizde bireysel hikâyeler ile büyük tarih anlatıları sürekli iç içe geçer. Okur bazen bir aşk şiiri okurken kendini belirli bir coğrafyanın/tarihinin ortasında da bulabilir. Şiirde kişisel olanla tarihsel olan arasındaki bu geçişleri kurarken nasıl bir denge gözetirsiniz? Kişisel olanla toplumsal olan sizin için şiirde ve edebiyatta nasıl bir araya gelir?
Yukarıdaki cevaba benzer şeyler söylemem gerekecek buna da. Kendiliğinden iç içe geçiyor bireysel olan ile tarihsel ve toplumsal olanlar ve kendi dengelerini de buluyorlar. Yazarken hissediyorsunuz bir dizeden nasıl başka bir dizeye sıçrayabileceğinizi. Muhtemelen bu nasıl bir şair, nasıl bir insan olduğumuza bağlı; dünya görüşümüze, poetik yaklaşımlarımıza, eğitimimize, beslendiğimiz kaynaklara; disiplinlerarası çalışmalarımıza, yaşamdan payımıza düşenlere… Şiiri yazarken teknik bir işçilik gibi “şu dizenin bu dizeyle dengesini kurup bireysel anlatıyı daha tarihsel bir anlatıya nasıl bağlarım” diye düşünülecek bir mesele olduğunu sanmıyorum. Kendinizi öyle bir insan, o şekilde bir şair olarak oluşturmuş bulunmanız lazım.
“Hastalık gibi bir şey şu şiir işi” dizeniz, şiirin insanın seçtiği değil, çoğu zaman kaçamadığı bir yazgı olduğunu vurgulayan bir ifade. Öte yandan şiirin kişiyi yalnızlaştıran da bir tarafı var sanırım. Yalnızlık, şiirin bedeli midir, yoksa şiirin bir tür önkoşulu mudur? Bu soruyu aynı zamanda şiir yazma disiplininiz etrafında da sormak isterim. Mehmet Yaşın nasıl yazar, şiirin şairi yalnızlaştırması meselesine dair ne söyler?
Yalnızlık ile şairlik arasındaki bağı öncelik, koşul ya da sonralık, bedel gibi düşünmemiştim. Şiir yalnızlığın ta kendisi, ama bu o kadar da yakınılacak bir şey değil; sonuçta sizi çoğaltan, hiç tanışmadığınız insanlarla kalabalıklaştıran da şiir. Fakat orası doğru ki işimi gücümü engellediği, sosyal hayatımı kısıtladığı, aşk ilişkilerimi mahvettiği için yakındığım da oluyor şairlik hallerinden. Gençken şiiri özellikle davet ederdim, şimdi ise sık sık kovuyorum. Şiirin işaretlerini fark ettiğiniz anda ya üzerine gidersiniz ya da daha fazla bulaşmasın diye kaçmaya çalışırsınız. Eğer o şiir çok ısrarcıysa tekrar bana geri gelsin. Sizi uygun olmayan bir biçimde yakalayan şiirden bazen kaçmak ya da iki satır yazmışsanız onu da atmak cesaretini gösterebilmek gerekir. Kimilerinin yaptığı gibi şiir için sürekli notlar almam; bunun nedeni de şiirin yaşama ısrarına duyduğum inançtır. Eğer bir şiir yeterince kuvvetliyse ve kalbimden kopmuşsa mutlaka geri gelecektir, en azından onun şiirsel sesi, izlek ve imgeleri bir biçimde bana dönecektir. 1985’teki bir sohbetimizde Yaşar Kemal’in de aynı şeyi söylemesi içime su serpmişti. Oysaki genç şairlere genellikle önerilen not defteri tutup içlerinden her geçeni kaydetmeleri yönündedir. Sanırım bu biraz da neoliberal çağımızda insana her bir şeyini didik didik ettiren kişisel gelişime entegre yaratıcı yazın yöntemiyle bağlantılı bir yaklaşım. Bense içime doğan şiirsel izleği ya da havada asılı bir dizeyi kaydetmektense, bir şiir olarak geldiğini hissettiğimde yazmayı tercih ederim. Olacağı varsa tam bir şiir olur, olmazsa da atarım. Yaşamakta ısrar etmeyen bir şiire şairlerin yüz vermemesi gerekir.
Mehmet Yaşın şiiri/edebiyatı, ulus/milliyet eleştirisinin örneklerinden biri olarak okunabilir. Siz bunu sloganlarla değil, şiirin kendi imkânlarıyla gerçekleştiriyorsunuz. Sizce şiirin siyasal gücü doğrudan söylem üretmesinden mi, yoksa dili dönüştürmesinden mi kaynaklanır?
Ya o mu ya bu mu şeklindeki bir konuda ilk tepkim genellikle ikisi de doğru oluyor. Diyalektik bir biçimde karşıtlaştıklarında dahi iç içeler. Dili dönüştürmek söylem üretme gücü de taşımıyor mu? Başkaları da sizin yazdıklarınızı siyasal ya da kültürel söyleme dönüştürebilir. Şiirsel düşünme zaten şairi yeni sözcükler yaratmaya, imgesel çağrışımlarla, zıtların çarpışıp birleşmeisyle farklı söyleyiş biçimlerini bir dile kazandırmaya dair değil mi? İki yıl önce miydi “Harvard Dünya Edebiyatı Yaz Okulu” şiirlerim ve yarattığım söylemler hakkında konuşmaya davet etti. Dünyanın her yerinden çok parlak karşılaştırmalı edebiyat yükseklisans öğrencileri… Esasen “Step-Mothertongue” (Üveyanadil) ve “Multiple Literary Belongings” (Çoğul Yazınsal Aidiyetler) kavramlarımı biliyorlardı. Çokdilli şiirlerim üzerine konuşulurken, bunları “Mixed-Language” (Karma-Dil) olarak tanımladım o an. Yani birbirinden ilgisiz biçimde farklı diller sıralanmıyor, iç içe geçerek karma şekilde okunabilecek bir şiirsel akış sağlıyorlar demek istedim. “Karma-dil”i hemen bir kavram olarak ele alıp onu bir edebiyat söylemi çerçevesinde tartışmaya başladılar. Oysa bu ifadeyi kendimi izah etmeye çalışan bir şair olarak öylesine kullanmıştım. Bir anda hem dilde dönüşüm başladı hem de söylem üretme olayı yaşandı.
Şiirinizde ironi ve mizah, en ağır tarihsel travmaların anlatımında bile kendine yer bulur. İroni sizin şiirinizde acıyı hafifleten bir araç mı, yoksa onu daha görünür hâle getiren estetik bir yöntem mi?
Dediğiniz gibi muhtemelen kara mizah bana direnç vermiş ve iç yaraları iyileştirmenin ilacı olmuştur. Kendini-kurbanlaştıran marazi söylemlerden hiç hazzetmem; ne de erkeksi bir kahramanlık havasıyla kendini-kurbanlaştırmayı bir başka biçimde yeniden üretmekten. Benim büyüdüğüm yıllarda Kıbrıs’taki Türk okullarında İngilizce edebiyat okuyorduk. Kaldı ki annem öğretmenlik hayatına Shakespeare School’da başlamıştı. Soneler’ini tekrar tekrar okuduğum Shakespeare’in her zaman bir istihza taşıyan şiir yaklaşımını fark etmeksizin örnek almış olabilirim. Shakespeare, sahte bir şairaneliğin abartılı ağırlığı altında ezilenlere, mizahın, hele kara mizahın şiirsel seçkinliğe ket vurmayacağını, aksine gerçek hayatı yansıtan samimiyetiyle güçlendireceğini gösteren bir şairdir. Yaşadığım ötekileştirilmeler, savaşlar, şiddet ve baskılar, hele ilk şiir kitabımdan itibaren tekrarlanan linçler sonucunda üstüme çöken ağırlığı hafifletmenin bir yolu da buydu sanırım ve giderek şiirimin bir parçası oldu ironi. İlkçağ Yunan ve Doğu Akdeniz dünyasındaki en güçlü satirik şairlerin Kıbrıs’tan çıktığını da söylemiş olayım. Halen Kıbrıs’ın Türkçe halk şiirinde yoğun bir satirik ve erotik yaklaşım var. Adada Türkiye’deki anlamıyla bir devlet bulunmadığı gibi toplumsal ve kültürel hayata merkezi müdahaleyle çeki düzen verecek kayda değer bir kurumsallaşma, ahlaki ve dini bir otorite, resmi bir edebiyat kanonu da yoktur. Ondan olmalı, en açık saçık, sıra dışı haliyle hicviyeler ortalıkta dolaşır. Bir de Türkiye’deki deneyimlerim yüzünden mizaha yönelmiş olabilirim. Şiirin erkek sesiyle üst perdeden konuşan ciddiyetinden ve kimi şairlerin insanı gülümsetecek kadar kendini ciddiye alışından da gına gelmiş olabilir orada yaşadığım 1980’li ‘90’lı yıllarda. Sebepleri her neyse, iyi ki ironiye yer açmışım. Düşününüz ne feci temaları var şiirimin, şayet onları karamizahla ele almayı öğrenmeseydim kitaplarım karabasana dönüşecekti.
Söyleşilerinizde manifestolardan uzak durduğunuzu söylüyorsunuz; buna rağmen şiirinizin güçlü bir poetik omurgası olduğu hemen fark edilebilir. Sizce bir şair poetikasını açıklamak zorunda mıdır, yoksa poetika yalnızca şiirlerin içinde mi görünmelidir? Mehmet Yaşın poetikasına dair ne söylersiniz?
Bir poetika manifestom yok hakikaten. Dediğiniz “güçlü poetik omurga” zaten şairliğin gereği. Şiiri nasıl düşünüyorum, hangi yaklaşımlara yakınlık duyuyorum, kendimi şiirde ne biçimlerde ifade etmeye çalışıyorum, eleştirel yaklaştığım şeyler nelerdir… Bütün bu konulara yıllardır birçok söyleşiyi cevaplarken şurada burada değinmişimdir. Poeturka, Kozmopoetik, Cyprianka adlarıyla yeni baskısı yapılan edebiyat inceleme ve eleştiri üçlemesinde de poetik yaklaşımım, kaynaklarım görülebilir. Elbette bir şair poetikasını açıklamak zorunda değil. Kaldı ki şiirleri açıkladığı poetikadan daha farklı bir poetikayı ifade ediyor da olabilir. Önemli olan şiirlerimizin dile getireceği poetikadır. Bana gelince, bu kadar incelemeyi, kuramsallaştırmayı, kaynak derleme ve analizini keşke yapmaya mecbur kalmasaydım. Türk vatandaşı olmayan, Türkiye’de yaşamayan, yüzlerce yıllık bir şiir ve edebiyat tarihine sahip denizaşırı eski bir Osmanlı adasından, oradaki kültür içinde yoğrulmuş farklı bir Türkçe konuşan toplumdan çıkıp gelen bir şair olarak, özellikle 1980’lerde o kadar tuhaf karşılanıyor ve hiçbir yere konamayan bir vaka olarak görülüyordum ki, belki Türkiye’de birileri şiirimin gökten düşmediğini anlar diye bütün o edebiyat incelemeleriyle ömür tükettim. Türkçe yazıyorum ya, en çok Türkiye’de bir Türkçe şiir açılımı için uğraştım. Neyse ki zamanında uzaklaşmayı da becerdim. Şimdi doğrusu, Türkiye dışında yapılan şiirlerime yönelik incelemelerden daha çok yararlanıyorum. Ama işte konuşmanın pek işe yaramayacağını bile bile kendimi hâlâ Türklere anlatmaya çalışıyorum. En doğrusu benim bir şair olarak susmam ve Toplu Şiirler: 1975-2025’in üç cildindeki şiirlerin son sözü söyleyebilmesine fırsat vermemdir, değil mi? Bu da ancak kitap okunur da üzerinde düşünülerse olabilecek bir iş.
Önceki Yazı
Toplu şiirleri Ansızın Yağmur üzerine Gökçenur Ç. ile söyleşi:
“Şiir tek başına yazılır ama hiçbir zaman tek başına var olmaz”
“Şiirin geleceği konusunda kötümser değilim. Dünyanın birçok yerinde otoriterleşme, savaşlar, göç, iklim krizi ve giderek sertleşen eşitsizlikler yaşanıyor. Böyle dönemlerde şiirin doğrudan siyasal sonuçlar üreteceğini düşünmek romantik olabilir ama şiirin başka bir gücü var.”