[Editörün Notu]
2025
K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, Kıraathane İstanbul sergileri, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri...
8 Ocak Perşembe
Yeni yılın ikinci haftasına hızlı bir bakış
Selim İleri’yi tam bir yıl önce kaybetmiştik. Ölümünden sonra yayımlanan son kitabı Sen Diye Biri’ne dair Behçet Çelik ve Hasan Bülent Kahraman’ın yazılarıyla anıyoruz İleri’yi. Kant’ın yeni çevrilip basılan Yargı Gücünün Eleştirisi’ni Orhan Koçak ele aldı. Şükran Yiğit eleştirel denemesi “Edebiyatın yan etkileri”nde sadece Şermin Yaşar’ın Söyleme Bilmesinler’ini değil, belli bir edebiyat eğilimini de eleştiriye tabi tutuyor – midcult terimiyle bu eğilimi genelleştirerek. Yeni yazarlarımızdan Şener Şükrü Yiğitler "Cin Ali'nin bağı"nda çocuk edebiyatımızın önüne yetişkinler tarafından çekilen sınırlara ve didaktizm engeline dikkat çekiyor: “Esasen bütün bir Türk çocuk edebiyatı külliyatı Cin Ali maceralarının varyasyonlarıdır.”
Son romanı Her Şey Normalmiş Gibi üzerine Gaye Boralıoğlu Yasemin Çongar’la konuştu: “…bütün bu imkânların içinde bir yerlerde çare muhakkak vardır. Buna umut denebilir mi, bilmiyorum. Romanda da hep tartıştığım gibi, umut çok netameli bir kavram. Göbekten bağlanmak istemem. Tedbirli olmak lazım.”
Mehmet Kâzım Enis Batur’un müzik yazılarını içeren Kuş Dili’ni enine boyuna ele aldı. Burak Kumpasoğlu Mai Al-Nakib’in Nesnelerin Gizli Işığı’ndaki öykülerini Joseph Cornell’in kutuları ve assamblajları eşliğinde okumayı öneriyor.
Necmi Sönmez’in M. Şehmus Güzel’i anma yazısı, Menekşe Toprak’ın bir iki hafta içinde yayımlanacak yeni romanından kısa bir Tadımlık, Vitrin… Bunların dışında kısa kitap yazıları: Cafer Solgun Gökçe Bilgin’in 05.45 İstanbul’unu yazdı, Beril Erbil de Selva Almada’nın Bir Nehir Değil’ini… Raife Polat Alzheimer ve bakım gibi zor bir konuya odaklanan Fatma Duran’ın Bir Doz Yaşam’ını herkese salık veriyor, yeni yazarlarımızdan Cansu Civelek ise Underground adlı romanın yazarı Vladimir Makanin ile Dostoyevski (Yeraltından Notlar) ve Lermontov (Zamanımızın Bir Kahramanı) arasındaki sürekliliklere dikkatimizi çekiyor.
Bircan Polat “Anti-Odysseus” başlıklı yazısında Odysseus’un eve döndüğü hikâyelerle Erpenbeck’in Gidiyor Gitti Gitmiş’te anlattığı, Berlin’in ortasında bekleyen karşıtlaştırıyor: Onlar yolda değildir, bir yere de varmazlar. Bircan Polat da ilk kez yazıyor K24'e... Bu vesileyle ona, Şener Şükrü Yiğitler'e ve Cansu Civelek'e hoşgeldiniz diyorum.
1 Ocak Perşembe
2026 için iyi dileklerle
Yeni yılın ilk gününde K24'te neler var? Üçüncü haftasına giren “Bence 2025’in kitabı…” soruşturma dosyasını kapatıyoruz. Taçlı Yazıcıoğlu’nun Dilin Yedinci İşlevi’ne dair yazdığı deneme, kitabın dışına taşarak oto-sansürü tartışıyor ve anti-entelektüalizmi hicvediyor. (Yazının sonuna korsan bir okur mektubu da her nasılsa eklenmiş.) Aslı Güneş, işçi sınıfından gelen yazarları takibini sürdürüyor, 2025 yılı için seçtiği kitap, Didier Eribon’un Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü adlı metni.
“Ahmet Altan’ın anlatıcılığında bir 'hiper-anlatıcı/romancı' edası vardır” diyor Feridun Andaç, Osmanlı Kuarteti’nin son romanı O Yıl’a dair incelemesinde. Süheyla Tolunay İşlek, Guadalupe Nettel’in öykü kitabı Yoldan Çıkanlar’a dair "Pembe kapıdan geçmiş insan ve bazı sinematografik çağrışımlar" başlıklı denemesinde yazarın ilk kitabı Benzersiz Kızım’a da değiniyor. Kendisi Sekans Sinema Kültürü dergisinin editörlerinden biri, bu nedenle Nettel'i bizden biraz farklı bir gözle okuması doğaldır belki: “Öykülerden kafamı kaldırdıktan sonra uzun planlar, loş ışık kullanımları, dar kadrajlar, geniş açılar birbirini takip edip durdu.”
Necmi Sönmez, Zafer Şenocak’ın Türkçe, Almanca ve İngilizce yazılmış, yazarın resimlerini de içeren ilginç kitabını değerlendiriyor: "İmgenin en yalın haline ilerleyen bir ok". Sevengül Sönmez’in seçtiği kitaplardan biri, efsanevi editör Roberto Calasso’nun Editöre Not adlı eseri. Tek kitapla yetinemeyenlerden Mesut Varlık’ın ilk seçimi, Selim İleri’nin Sen Diye Biri’si: “Elbette bir Cüneyt Arkın biyografisi değil bu kitap; daha çok eski dostluklarının kalan sahnelerinden hareketle, Selim İleri’nin kendi külliyatı arasındaki son gezintisi, son düzeltmeleri, son eklemeleri, kurmaları…”
İki kitap yerine koca bir kitap dizisini seçip ek olarak bir kitaba değinmeden geçemeyenler de yok değil: “Çöküşün eşiğindeki bir dünyaya dair”.
Marina Papazyan’ın Waseem Ahmad Siddiqui ile güvensizlik ve umut üzerine yaptığı söyleşi, Siddiqui’nin Depo’daki “…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?)” sergisinden yola çıkıyor: “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?”
Şerif Mehmet Uğurlu, Ali Özgür Özkarcı’nın Kopukluklar’ı üzerine, Yusuf Kadri de 2024 yapımı Penguen Dersleri filmine dair yazdı. Yılın ilk Vitrin’ini de unutmayalım.
25 Aralık Perşembe
“Et-tekrârü ahsen velev kâne yüz seksen”
Burada aynı şeyleri tekrar tekrar yazıp durduğum hissine kapılıyorum sık sık – bu duygunun da gayet sağlam bir temeli var. Aynı şeyleri sık sık tekrar yazıyorum (işte yine!) ama sebepsiz değil: Epey oluyor, bir arkadaşım “size gelen yazıları düzeltiyor musunuz hiç?” diye sormuştu laf arasında. Üstelik kendisi de ara sıra yazar bize. Yazdıklarında ortalamanın altında hata olduğu için yapılan düzeltilerin farkına varmamış olabilir (fark etmesini sağladım), yine de sorusu bana tuhaf görünmüştü. Daha tuhafı gecikmedi: Başka bir arkadaşım safiyane bir şekilde “yayımladığımız yazılar için yayınevlerinden para alıp almadığımızı” sordu. Buna alınmalı mı diye düşündüm, eli kalem tutan birinin böyle bir soru sorması o kadar tuhaftı ki düzelti meselesi gibi uzun açıklamalar yapmak yerine sadece hayır diyebildim. Daha sık görüştüğümüz bir arkadaşım ise daha geçen hafta “ne biçim edebiyat dergisisiniz, edebiyatla alakası olmayan bir sürü şey basıyorsunuz” deyiverdi!
Ne biçim arkadaşların varmış demeyin hemen, üçü de şahane insandır, ola ki onlar gibi düşünenler de vardır diye, sondan başlayarak soruları cevaplayayım isterim. Sevgili arkadaşlar, bu dergiyi basmıyoruz (en kolaydan başladım), çevrimiçi bir yayın bu. Virgül Dergisi çıktığı sürece tekrarlamaktan bıktığımız, ama sık sık da tekrarlamak zorunda kaldığımız cümleyi tekrar edeyim yine: Bir kitap dergisi bu, edebiyat dergisi değil. İçeriğinin önemli bir kısmının edebiyat eserleri dışındaki kitaplara dair olması da çok doğal. Bir edebiyat dergisi belli bir akımın, belli bir çevrenin ya da edebi yönelimin dergisi olabilir, oysa K24 gibi bir kitap-eleştiri dergisi, tabiri caizse bir “sektör dergisi”dir, bir platform yayınıdır. Eleştiri ve polemik dışında pek çok türde yazıya yer verir, ama kurgu ürünü yayımlamaz. Doğrudan üretimlere değil, bu üretimlere dair yazılanlara yer verir, örneğin şiir eleştirisi yayımlar ama şiire yer vermez…
Hayır, yayımlanan yazılar için yayınevlerinden bir şey almıyoruz, bunu yapan varsa da dergi çıkarmıyor, ticaret yapıyordur kendince. K24 tamamen tamamen bağımsız bir yayın, reklam sayfalarımıza reklam toplamak için bile pek gayret gösterdiğimiz söylenemez –yayıncıların hali malum. Reklam aldığımız zaman da bu, derginin yayın politikasını hiçbir şekilde etkilemez, biçimsel olarak reklamın yazıların okunaklılığını azaltmaması, yazıya karışmaması için bütün önlemlerimizi almış bulunuyoruz. (Tuzumuz kuru olduğundan değil, bir buçuk yıldır ekonomik kriz içinde olduğumuz için yazarlarımıza telif ödeyemiyoruz, ama bunun üzerinde durmak artık tekrarın da tekrarına girer.)
Evet, yazıları okuyoruz, hem de hepinizden önce. Her birine dokunuyoruz, dil birliğini oluşturmak, metinleri daha açık seçik, berrak hale getirmek için, gözden kaçmış küçük hataları ayıklamak, tekrarları yakalamak için… Yazarlarımızın bir kısmının (anlamı çıkarılamayan paragrafları sarıya boyayarak dosyalarını geri yolladıklarımız hariç) bu süreçten tamamen bihaber olması o kadar önemli değil; ama haberdar olunca o hataların bir kısmı sonraki yazılarda ortadan kalkabilir, bu da ileride tekrar döngüsüne girebilecek türden, apayrı bir konu.
Gevezeliği bırakıp yılın son haftasına haftaya bir bakış atalım: “Bence 2025’in Kitabı…” yazıları devam ediyor – haftaya da sarkıyor haliyle… Behçet Çelik bu yıl içinde yayımlanan Umut Dağıstan’ın aynı kitap üzerine yazdığı "Tavşan sonunda Türkçede de huzura eriyor" başlıklı denemesine de dikkat çekerek John Updike’ın Tavşan Huzura Erdi’sine dair yazdı. Ama kendisinin de itinayla vurguladığı gibi sadece bu kitaba dair değil, dörtlemenin oluşturduğu Tavşan Evreni’ne dair. Hemen ardından başka bir evrene geçiyoruz: Barış Ünlü’nün Frantz Fanon – Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi adlı kitabını ele alırken Tanıl Bora, “Yazar Fanon’la birlikte düşünüyor;” diyor, “Fanon’un düşünsel evrenini, dünya meselelerine ilişkin kendi dertleri eşliğinde kuşatıyor.”
Mahmut Temizyürek’e göre bu yılın kitabı Emily Dickinson’dan çevirdiği şiirleri özgün metinler, açıklamalar ve detaylarla bir araya getiren Nazmi Ağıl’ın Bana Hiç Yazmayan Dünyaya adlı derlemesi. “Türkçede bir benzeri yok bu kitabın” diyor Temizyürek.
Eylül Görmüş yılın kitabı olarak José Saramago’nun Lanzarote Defterleri’ni seçmiş. “Başka bir kitap olamazdı” diye yazıyor: “Bu defterlerde okuduğumuz şey bir büyük yazarın portresinin çok ötesinde: Zor zamanlarda ‘insan kalmanın’ ne demek olduğunu, vicdanın nasıl bir ahlaki pusula işlevi gördüğünü ve sorumluluk almanın bir bireyi nasıl daha bütünlüklü kılacağını öğrendim ben bu satırlardan.”
“Yeni sabahlar korkusu”nda Mehveş Bingöllü yepyeni bir yazara ve bir ilk kitaba dikkatimizi çekiyor: Oysa Kendinden Kaçamazdın.
Bu haftaki söyleşilerimiz kısacık: Emirhan Akman, Evren Yesari ile Vaker’i ve kentsel dönüşümü konuştu (Vaker üzerine Behçet Çelik’in yazdığı yazıyı geçerken hatırlatayım: "Vakerilmiş gerçekler, sosyal medyada hikâyeler"), Özlem Sipahioğlu da Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) Başkanı Gvantsa Jobava ile yayıncılığın durumu, kitap fuarları ve tabii ki ifade özgürlüğü üzerine söyleşti…
Behçet Çelik ta pandemi zamanında Deborah Levy üzerine K24’e uzun bir yazı kaleme almış ve bu yazının bir kısmını Levy’nin Sıcak Süt romanına ayırmıştı. Şimdi bu yılın ürünü sinema uyarlaması Sıcak Süt hakkında Nedim Dertli’nin yazısını okurken o eleştiriye de tekrar göz atmakta yarar olabilir.
Noel bizi ilgilendirmiyor olabilir, ama noel filmleri göz ucuyla da olsa seyredilir (benim bu kategoride son zamanlarda seyredip de tahammül edebildiğim ve sevdiğim tek film Holdovers, tavsiye ederim); defalarca yeniden çekilmiş Evde Tek Başına’daki evin Norman Rockwellin “Amerikan ruhunu” yakalamış tablo ve illüstrasyonlarından esinlenerek tasarlandığını Canan Arslantunalı’nın yazısından öğrenince, filme yeni bir gözle bakar mıyız dersiniz? Kızınız büyümüşse ve filmden mezun olmuşsanız o başka tabii...
Bir başka perde arkası hikâyesi: Küçük Kara Balık’ın Türkiye’deki ve Türkçedeki tam 50 yıllık serüvenini Doğan Gündüz anlatıyor, tanıklıklarla, gazete kupürleriyle…
Şule Kaynar Adam Phillips’in Houdini’nin Kutusu’nu, Süleyman Akın Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi’sini tanıttı (Gaye Boralıoğlu ile Ocak ayı içinde bir söyleşimiz de olacak kitaba dair, "seneye" yani)… ve yılın son haftasında 52. Vitrin de yayında. Demek ki bu yılı da tüketmişiz. Herkese iyi seneler. Nefes alabileceğimiz bir yıl olsun.
19 Aralık Cuma
Listeriye kapılmamak
Umberto Eco, bir röportajında listelerin uygarlığın temeli olduğunu söylemişti, kültürün de kökeni. “Kültür ne ister?” diye sorup “sonsuzluğu anlaşılır kılmak” diye kendi cevaplıyordu: “Kültür ayrıca düzen yaratmak ister –her zaman değil, ama çoğunlukla. Ya insanoğlu olarak kişi sonsuzlukla nasıl yüzleşir? Kişi anlaşılamayanı kavramaya nasıl çalışır? Listeler yoluyla, kataloglar yoluyla, müzelerdeki koleksiyonlar ve ansiklopediler ile sözlükler yoluyla…” Ve şu sonuca varıyordu: “Liste kültürü yıkmaz; onu yaratır. Kültür tarihinde nereye bakarsanız bakın birtakım listeler bulacaksınız.”
Yazı dediğimiz şeyin kökeni, listelere, mal sayımlarına, borç dökümlerine dayanmaz mı zaten?
Keyfi, nevi şahsına münhasır sonsuz sayıda liste yapılabilir, yapılıyor da –hatta sadece ve sadece çeşitli listelerin paylaşıldığı bir telefon uygulaması bile var – toksik olmayan bir sosyal medya örneği olarak ListNivo.
Herkes bu yıl okuduğu kitapların listesini yapabilir, ama K24’te keyfi listeleri nesnelmiş gibi sunmayı, acelece hazırlanmış, hatır gönüle ya da sadece tiraja bakarak yapılmış “en’ler” listesi yapmayı tercih etmiyoruz.
Daha önce de söylemiştim, listelere karşı olduğumuzdan, onları küçümsediğimizden değil. Tam tersine: Listeler kültürü yaratıyorsa, hazırladığınız listenin sorumluluğunu almalı, üzerinde çalışmalısınız. Bu gerçekten büyük projeye girişene kadar (bir gün mutlaka!), son yıllarda yaptığımız gibi, yılın “en”lerini değil, unutulmaması gereken kitaplarını ele almayı, yapılagelen listelerdeki boşlukları doldurmayı hedefliyoruz. Seçilen kitaplar K24’ün değil, K24’e düzenli katkı veren yazarların tercihi. Soruşturmanın adı da bir gösterge: “Bence 2025’in kitabı…”
Yıl içinde değinemediğimiz bazı kitapları ele almaya olanak veriyor yıl sonu soruşturması. Ailenin İlgası listemizde (evet, bu da hakkında yazılacaklar listesi!) olup bugüne kadar ele alamadığımız kitaplardan biriydi, Aksu Bora’nın denemesi bu eksiğimizi giderdi.
Tabii bazen de” çift dikiş” oluyor: Mesela Philipp Sarasin’in 1977’si üzerine Behçet Çelik’in ayrıntılı bir yazısını yayımlamıştık: "Ne yılmış ama!" Şükrü Argın’ın, Çelik’in yazısına da referans veren yazısı “1977: Geleceksiz şimdi’nin geçmişi” bu önemli kitaba bambaşka bir ışık tutuyor. Necmiye Alpay’ın “Bir feministin hayatına bakışı” başlıklı denemesi, tanınmış çevirmen Beril Eyüboğlu’nun yeni çıkmış olan özyaşamöyküsüne dair: Yolumu Ararken. Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri’ni Yalın Sürez’den sonra bu kez de Armağan Ekici ele aldı, Burak Kumpasoğlu’nun soruşturma çerçevesinde yazdığı “Hayat Denen Şu Hastalık” ise K24’te Dimitri Verhulst’a dair yazılan ilk yazı. Böylece listemizdeki bir eksiği daha kapatmış olduk. (yine liste, her yerde.) Hasan Cem Çal Mimi’nin Dehşet Öyküleri’ne dair yazarken aslında korku’nun kökenine inmeye çalışıyor – onu entropi ve bozulma gibi terimlerle ele alarak. Nuray Mert’in yazısı, Sacit Kutlu’nun, Didâr-ı Hürriyet–Kartpostallarla İkinci Meşrutiyet 1908-1913 adlı kitabı üzerine.
Bu dosyanın dışında da yazılar var K24’te elbette. Aslı Güneş geçen hafta Edouard Louis’ye dair Şule Çiltaş’ın başlattığı ("Édouard Louis balonu ya da burjuvazinin gizli çekiciliği") tartışmaya “Bu utanç kime ait ya da burjuvazinin açık ikiyüzlülüğü” başlıklı yazısıyla katılıyor. Ebru Ojen’in Belgrad Kanon’una dair Mahsum Çiçek’in yazdığı yazının ikinci bölümü “Çok-kişilikli bilincin kanonu” adını taşıyor. Ahmet Kutlu’nun Walid Siti ve Mahmut Celayir monografileri üzerine Fatih Tan ve Mahsum Çiçek'le yaptığı söyleşi ise, iki sanatçının üretimlerini ortak bir düşünsel çerçevede ele almayı hedefliyor… Son olarak da, haftalık vitrinimizde sizler için seçip listelediğimiz on kitap ve Olga Tokarczuk’un Türkçede son çıkan (aslında kendisinin ilk) kitabı Kitap’ın Yolcuları’na dair Adalet Çavdar’ın yazısı…
“Bence 2025’in kitabı…” soruşturması/dosyası önümüzdeki iki hafta boyunca devam edecek. Yazıları bize geliş sırasına göre yayımlıyoruz, ama çakışmalar oluyor, sıra değişiyor bazen, liste hazırlamak da zor, o listeyi canlı tutmak da…
12 Aralık Cuma
(Bizde) ne var, ne yok?
Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni’sine dair Şükran Yiğit’in geçen hafta K24’te yazdığı yazı çok okunmasının yanı sıra, sosyal medyada epey (benzer popülerlikteki yazılardan kat kat fazla) etkileşime yol açtı – yani gürültü kopardı.
O kadar ki, normalde her yazıya yapılmış ve hakaret içermeyen olumlu-olumsuz bütün yorumları tekrar paylaşırken bu sefer şikayetler almaya bile başladık, çok fazla paylaşım oluyor diye… Tabii sosyal medyanın tabiatı gereği yazıya gelen yorumlar yer yer ateşli tartışmalara ve hatta sataşmalara dönüşmedi değil. Sataşmaları hemen geçelim; bu yorum ve mesajlar arasında benim dikkatimi en çok çeken, “nihayet bir eleştiri!” ya da “eleştiri ölmemiş” kıvamında olanları… Bu kadar çok kişinin aynı şekilde düşündüğünü görmek, “bizde FilanFalan yok”çuluğun hâlâ bu ölçüde canlı olduğunu fark etmek şaşırtıcı doğrusu. Fethi Naci’nin “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman var” dediği günlerden bu yana futbol düşe kalka epey bir yol katettiğine göre “Bizde roman yok”u uzun bir süre önce aşmış olmalıyız. Eleştiri için biraz daha beklemek gerekecek galiba, ne de olsa çok sevilen ve çok okunan bir tür değil. “Bizde eleştiri yok” kanaatini taşıyanlar da ya eleştirel metinleri pek okumuyor ya da eleştiriyi sadece “bir tür eleştiri”yle sınırlı görüyor olmalılar.
Bu tepkilerin kaynağını belki de yayıncılık sektörünün bugünkü durumunda aramak daha doğru. Herkesin birbirini desteklediği, daha doğrusu ağırladığı, tanıtım ve kampanyaların çok öne çıktığı, star sistemine dayalı bir yayın endüstrisinin tepki çekmesi, “çekirdek okuru” küstürmesi doğal.
Bu hafta da Şule S. Çiltaş’ın “Édouard Louis balonu ya da burjuvazinin gizli çekiciliği” başlıklı yazısı Edouard Louis’ye dair bir tartışma açmaya müsait görünüyor. Mehveş Bingöllü’nün "Sessizlik" adlı denemesi, tam tersine usul usul ilerleyen bir iç konuşma gibi, bazı metinlere uğrayan. Usul usul deyince: Behçet Çelik her zamanki gibi sakinliği ve titizliğiyle bu kez Melike Koçak’ın öykülerini ele aldı. Mahsum Çiçek’in Ebru Ojen’e ve Belgrad Kanon’a dair yazısı, iki bölümlük küçük bir dizinin ilki. Devamı haftaya. Sarp Sözdinler “Parçaların görkemli komplosu” başlıklı incelemesinde Agustín Fernández Mallo’nun Nocilla Üçlemesi’ne, Volkan Hacıoğlu Levent Karataş’ın yeni kitabı Hayalet Jakoben’e dair dair yazdı… Onur Köybaşı’nın Kjersti Skomsvold ile yaptığı söyleşi kısacık ve çok ilginç: "Çizmesi en zor olan köpekler, en kolayıysa şeytanlar!"
Elvan Alpay'ın 3 Ocak tarihine kadar Sevil Dolmacı Gallery'de devam edecek sergisi Pánta Rheî üzerine Levent Yılmaz'ın sergi kataloğuna yazdığı denemeyi Tadımlık köşesinde bulabilirsiniz.
Necib Mahfuz’u 114. Doğum gününde anmak için, onun 1988’de Nobel ödül töreni için kaleme aldığı konuşma metnini yayına aldık: “Etrafımızdaki bütün karanlığa rağmen ben sonuna kadar iyimser kalacağım.”
Karanlık bir yıl sona ererken, K24'te bu hafta ayrıca: Türker Armaner’in Kanca’sı (Sedef Atik) Hande Ortaç’ın Daha İyi misin?’i (Mustafa Oğuz), Patrick Hamilton’ın Yalnızlığın Esirleri adlı klasik ormanı (Özlem Sipahioğlu), Turgut yüksel’in yazıp resimlediği Yedi Ölümcül Gün (Seher Cesur Kılıçaslan). Ve her zamanki gibi haftanın seçilmiş kitapları.
Son olarak: K24’teki herhangi bir yazıyla ilgili sosyal medyaya bir şeyler yazmakla yetinmek zorunda değilsiniz, düşündüklerinizi bir yazı haline getirip kritik24editor@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Eleştiri kimsenin tekelinde değil.
4 Aralık Perşembe
Neye göre, kime göre
Okurlarımızdan, ama daha çok da yazarlarımızdan sıkça gelen sorulardan biri: “Yazı önceliklerini ve yazı sırasını hangi ölçütlere göre belirliyorsunuz?”
Bazen “benim yazım neden bu kadar çok bekliyor” sorusunun nazik bir varyantıdır bu, her durumda açıklamak gerekir. Öncelikle, güncelliğe göre. Örneğin Şükran Yiğit’in eleştirel bir gözle incelediği Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni adlı son romanı çıkalı iki ayı geçti bile… İyi de, diyeceksiniz, Ahmet Güntan’ın ele aldığı Tonio Kröger o kadar da yeni sayılmaz; tam 123 yıl önce yayımlanmış olması bir yana, Türkçede bile 5. baskısını yapmış. Güntan’ın bu lezzetli denemedeki güncel dokunuşu, epeydir klasikleşmiş bir metnin günümüz okuruna neler söyleyebileceğini tahayyül etmek. Metne bakışımızı yenilemek. Bazen kitap değil de, kitabı ele alan yazı, ya da ona değinen deneme güncel ve yeni olabiliyor kısacası.
Ona kalırsa Ben Lerner’ın da yakınlarda yeni bir romanı çıkmış değil, ama Sarp Sözdinler’in (ışıktan çok sesle ilgilenmekle birlikte) başta Topeka Okulu olmak üzere Lerner’ın metinlerine ışık tutan doyurucu yazısı, K24'ün önemli bir eksiğini kapatıyor; şu ana kadar Ben Lerner’a, özellikle de romanlarına dair kapsamlı bir yazı yayımlamayışımızın ayıbını kapattığı gibi veritabanımızı güncel tutmamızı sağlıyor. Sözdinler K24’te ilk kez yazdı, ama düzenli olarak yazmaya devam edecek – nerden biliyorum, ikinci yazısı K24-Yeni Yazılar klasöründe şimdiden… Düzeltisi bile bitti, üçüncüsü için yazışmaya devam ediyoruz.
Thomas Mann’a, Ben Lerner’a –bu kadar ikna edici cümleden sonra– güncellik bakımından hâlâ kaş kaldıranlar bile Gospodinov’a bir şey diyemez sanırım. Şu aralar onun kadar kadar güncel ve gündemde pek az edebi figür var! Son kitabı Bahçıvan ve Ölüm’e dair geçen ay dört yazı birden yayımlamıştık. Eylül Görmüş’ün bu hafta yayımladığımız röportajı yazarın kitaplarındaki ortak motifleri ortaya çıkarıyor; röportaj gibi unutulmaya yüz tutmuş bir türün lezzetlerini de hepimize hatırlatıyor. (Maalesef Söyleşi kategorisinde emanet olarak duruyor röportaj; kategori sayısı sınırlı ve soru-cevaplardan oluşmuş hızlı bir e-mail trafiğiyle hazırlanan söyleşilerin aksine, o kadar az röportaj yapılıyor ki…)
Nedim Dertli’nin anma yazısı Roy Jacobsen’a ve kitaplarına dair. Bir yıllık bir aradan sonra yazmaya geri dönen Zeynep Rade’nin Edebiyat Coğrafyaları yazısı ise biricik ölçütümüzün güncellik olmadığının işareti. Tıpkı Bergman’ın adasını ziyaret eden R. Can Yamanoğlu’nun (aramıza katılan bir yeni yazar daha!) denemesi gibie…
Bu haftanın Tadımlık’ında Gaye Boralıoğlu'nun İletişim Yayınları'ndan önümüzdeki hafta çıkacak olan son kitabı Her Şey Normalmiş Gibi'nin ilk bölümünden kısa bir parça yer alıyor. Vitrin’de de bu hafta seçtiğimiz kitaplar. Kısa tanıtımlara gelince: Ömer Faruk, Enis Akın’ın Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu kitabı üzerine yazdı, Ezgi Alkan’ın "Deneyim" başlıklı denemesi Ágota Kristóf’un Okumaz Yazmaz’ı ile Julia Kristeva’nın Strangers to Ourselves kitaplarına değiniyor, Süleyman Akın Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik üzerine, Hayrettin Özen ise Atina’da Dört Uzun Gün’e dair yazdı. Cafer Solgun ise K24’te daha önce de üzerine yazılmış olan Bir Fırat Hikâyesi’ni tekrar ele aldı.
Güncellik gibi, çeşitlilik de bir ölçüt. K24 haftalık bir dergi; geçende yazdığım gibi, her hafta belli bir çeşitliliğe ulaşmaya, farklı okurların ilgisini çekmeye gayret ediyoruz. Bazı haftalar öbürlerinden daha iyi olur, bazıları orta karar… Bu haftaki çeşitlilikten ben memnunum. Bilmem siz ne dersiniz?
28 Kasım Cuma
Tutatis adına!
Bir yıl kadar önce K24’te Asu Aksoy’un Haydarpaşa ve Sirkeci’ye dair bir yazısı yayımlanmıştı: “Sivil toplum Haydarpaşa gar olarak kalmalı diyor; ya kültür ve sanat aktörleri?” Şimdi aynı tartışmanın devamı, “Haydarpaşa ve Sirkeci garları nereye gidiyor?” başlığıyla K24’ün bu haftaki geniş dosyasında devam ediyor: Beral Madra, T. Gül Köksal, Ekmel Ertan, Burçin Altınsay ve Asu Aksoy’un yazıları var. Ayrıca Haluk Gerçek ve Tugay Kartal ile yapılmış söyleşiler…
Geniş, ama yelpazesi dar bir dosya. Yani hep yapıldığı gibi “farklı ve karşıt görüşlere” yer vermek gibi bir işe kalkışmadık. (O işin bir karikatürünü, görüş bildirenleri “kullanma” raddesine getiren Oksijen Gazetesi yapmış). Bütün medya tek bir tarafın suyuna gidiyorsa, o tarafa bir de burada yer vermek lüzumsuz; ayrıca nüansların tartışılmasını engelleyeceği için zararlı da…
Yelpaze deyince: Sekiz yazılık bir dosyayla Perşembe’ye başlayınca her zamanki konu çeşitliliğini koruyabilmek için yazı sayısını arttırmak elzem oldu. Çünkü her hafta kitap-kültür-sanat dünyasından olabildiğince çeşitli konulara yer vermek, farklı okurlara, okurların farklı ilgilerine seslenebilmek önemli.
Mesela dosya sebebiyle öldürülmesinin 10. yılında Tahir Elçi’yi anmamak, onun hakkında yeni yayımlanmış kitaba yer vermemek olmazdı. K24’ün yayın kurulu üyesi, hukukçusu ve daha pek çok şeyi Behçet Çelik, Burcu Karakaş’ın Hakikatin Peşinde Tahir Elçi kitabını ele aldı: “Adalete ve barışa adanmış bir hayat: Tahir Elçi”.
Dilan Salkaya, Denis Johnson’ın Tren Düşleri’ni ve romanın sinema uyarlamasını ele alıyor: “Işıkla kül arasında”.
Hasan Cem Çal, dört yazıdan oluşan Deleuze ve Resim dizisinin sonuncusunu yazdı: “Çağdaş resim, sinyal-mekânlar ve modülasyonlar.” Sonraki haftalarda çağdaş edebiyat yazılarına dönecek.
Umut Dağıstan’ın denemesi, Richard Powers’ın Hayranlık adlı romanına dair: “Evrenin sessizliğinde bir baba ile oğula ağıt”. Richard Powers’ın öteki kitaplarına özellikle Her Şeyin Tarihi’ne önümüzdeki haftalarda yer vereceğiz.
Mazlum Vesek, son şiir kitabı Sonuna Yetiştiğim Şarkılar üzerine Hüseyin Köse ile konuştu. Vitrin’de her zaman olduğu gibi bu hafta bize gelen kitaplar var.
Haftanın pelesenki:
Yukarıda dosyadan söz ederken az daha, “konu çeşitliliğini koruyabilmek adına” diyecektim. Asteriks’in dediği gibi: Tutatis adına! İçin’lere üzere’lere kıran mı girdi de boyuna bir şeylerin adına davranıyoruz artık? Haftanın değil, yılların klişesi bu. Daha şık cümleler kurmak adına mı yapılıyor dersiniz, yoksa kendimizde hep bir vekillik mi vehmediyoruz? Belki de eylemlerimizi daha bir anlamlı göstermeye ihtiyacımız vardır, “çöp dökmek adına dışarı çıktım.”
Benim şaşırdığım, hiçbir şeyin yanlış kullanımlar kadar hızlı yayılmaması. Bir yazıda muhattap kelimesini görüp düzelttiniz, bir iki hafta içinde bütün muhataplarınız çift t’ye geçiyor, o kadar ki dört ayrı kurumun (Türk Dil Kurumu, Dil Derneği, Necmiye Alpay ve Nijat Özön) yazım kılavuzlarına bakıp kontrol etme ihtiyacı duyuyorsunuz: acaba çeşitli kelimelere fazladan t serpiştirmek gibi yepyeni bir kural mı çıktı? Eh, algıda seçicilik diye bir şey de var; arka arkaya bir dizi yazıda rastlayınca, muhattap’lar gözünüze batmaya başlıyor hızla. Doğrusu bile yanlışmış gibi görünmez mi bir de? Bulabilirsem evdeki Asteriks ciltlerinden birine bakayım şu cümleyi bitirip; Tutatis adına da tuhaf gelecek mi bu kadar gevezelikten sonra?
Ama önce çay demlemek namına mutfağa giderim. (Nasıl, şeker değil mi? Bolluk ve bereket tanrısıyla çay demleyip çöp dökmenin aynı seviyede eşitlenmesi...)
21 Kasım 2025
Kamu spotu
Ömer F. Oyal’ın kendine has yazılarını özleyenlere müjde: Sándor Márai, Olga Tokarczuk, László Krasznahorkai, Peter Sloterdijk, Javier Cercas, Hermann Broch, Ernst Jünger ve Claudio Magris’ten sonra, uzun bir aranın ardından Péter Nádas’ın Anılar Kitabı üzerine yazdı: "Beden, gerçeklik, Péter Nádas." Oyal’ın yazılarını takip edenlerin iyi bildiği üzere, her zamanki gibi kapsamlı bir metin bu: Anılar Kitabı’nın ötesinde bir Péter Nádas portresi… Oyal’ın K24’e daha sık yazacağını umarız – en azından roman yazma nedeniyle verdiği araların daha kısa olmasını. (K24’teki bütün Ömer F. Oyal yazılarına ve kendisiyle romanlarına dair yapılmış söyleşilere buradan erişebilirsiniz.)
Ebru Bilun Akyıldız’ın renkli ve ilginç yazısı “Başka Zihinler”, zekânın sadece insana özgü olmadığına ilişkin tartışmalara dair. Yanlış bir ifade oldu bu, zekânın sadece insana özgü olup olmadığından öte, öteki canlılardaki (cansızlardaki?) farklı zekâların niteliği ve çeşitliliği üzerinde duruyor Akyıldız. Önceki ay yayımladığımız denemesi “Bitki, hayvan, insan ve makine zekâsı ...ve bizim kibirli ahmaklığımız” ile başlattığı bu hatta yol almaya, yeni kitapları ele alan yeni yazılarıyla devam edecek.
Hasan Cem Çal, “Diyagramın limitleri” yazısıyla Deleuze ve Resim dizisini sürdürüyor. Dizinin dördüncü ve son yazısından sonra rotasını resimden edebiyata çevirecek yeniden.
Öykü Tekten’in İlhan Sami Çomak’la yaptığı söyleşi, şiirden ve edebiyattan önce özgürlüğe dair. Çomak hakkındaki önceki yazılarda kullanmak zorunda kaldığımız hapishane fotoğrafları yerine, şairin değişik yerlerde çekilmiş gülen portrelerini seçebilmek, doğrusu mutluluk vericiydi.
Sepin Sinanlıoğlu’nun Peygamberin Şarkısı üzerine Paul Lynch ile yaptığı upuzun röportaj ("Çehov'un çekiciyle okura vurmak") daha çok iki yazarın diyaloğu şeklinde ilerliyor. Bu güzel söyleşide dikkatimi çeken şeylerden biri, yazarın romanı hakkında biraz fazlaca konuşması, romanını anlatması oldu. Ayfer Tunç söyleşisinde de aynı şey söz konusu; böyle örneklerde bir yayıncı olarak ilginç malzemeden, spoiler’lardan (spoiler sadece olaylara dair bir şey sayılmamalı, nasıl ki roman da olay örgüsünden ibaret değil) memnun olmam gerekirken (memnunum) bir okur olarak bana bırakılan alanın daraltıldığı hissine kapılıyorum. Hoş, o alanın açılması güç değil, yeter ki okur kitapla baş başa kalabilsin! Öte yandan, söyleşilerin yazarlar, şairler ve sanatçılar için bir nevi serbest kürsü olduğunu da unutmamalı.
Erhan Altan’ın denemesi "Ne pahasına olursa olsun yenmemek" bu kez doğrudan şiir üstüne değil, Haydar Ergülen’in Eskişehir’e ve Eskişehirspor’a adanmış kitabına dair; elbette Ergülen’in şiirlerine de. Dilan Salkaya’nın yazısı ise büyüyen, serpilen ama zaanla çürüyebilen miselyum sandalyeler üzerine: "Bir sandalye büyütmek"
Hüseyin Bul, Muzaffer Kale’nin Dönüşte Yağmura Yakalandık’taki öyküleri üzerine yazdı, Seda Belkıs, İlker Hepkan’ın Sizi Kaçırıyorum’daki şiirlerine dair… Cafer Solgun, Carlo Levi’nin İsa Bu Köye Uğramadı adlı romanını ele aldı, Çağla Çiçek Güney Çeğin’in Re-Bellum’unu incelerken Proudhon’dan Kropotkin’e, anarşizme dair literatüre de değindi.
Bu yılın 47. vitrininde her zaman olduğu gibi bize gelen ve dikkatimizi çeken yeni kitaplar var.
Haftanın bütün yazılarını böyle sıralamak gibi sıkıcı bir işin bana ilginç gelen bir tarafı var. Yaptığım işe başka bir gözle tekrar dönüp bakmış oluyorum, sıcağı sıcağına. Bu satırları okuyanlar içinse şöyle bir yararı olduğunu umarım: Dijital bir dergide yazılara çok kolay ve her an erişilebiliyor ama yazıların gözden kaçabilmesi de çok kolay. Editörden sayfasının işlevlerinden biri de, yazıları bir de burada gündeme getirmek, bazen eski yazıları hatırlatmak, ilgili bağlantılara dikkat çekmek. Reklam değil de, kamu spotu.
14 Kasım Cuma
K24’ün vitrinleri
Bu hafta: Aslı Güneş “Kültürle sınıf atlamak mümkün mü?” diye soruyor, edebiyatta sınıf atlama örnekleri kadar atlayamama örnekleri üzerinde de durarak; Behçet Çelik usta yazar Necati Tosuner’in son deneme kitabını ele alıyor, literatüre yeni bir terim (“Tosuner iması”) ekleyerek; Hazal Bozyer’in yazısı ise Suat Derviş’in 1930’lardaki gazete röportajlarını bir araya getiren Önce Kadınlar ve Çocuklar adlı kitaba dair: “Önce Kadınlar ve Çocuklar yalnızca bir röportaj derlemesi değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sessiz bırakılmış toplumsal sınıfların ve cinsiyetlerin hikâyesini anlatan, tarihsel bir tanıklıktır. Ve ne yazık ki, bu tanıklık kırmızı bir iple bugüne teyellenmiş gibidir.”
K24’e ilk kez yazan –son olmayacağını umarım– Ogan Güner, bizleri hem Benan Dinçtürk’ün Sağanak Yağmurlar Gibi Blues-Siyah Amerika’nın Şarkıları kitabına hem de blues’un dünyasına davet ediyor ve blues’un hüznünün ve sızlanmalarının ardındaki alaycı oyunlara, bıyık altından sırıtışlara dikkat çekiyor; Hasan Cem Çal “Deleuze ve Resim dizisi”nde bu hafta “Bir diyagram nedir?” sorusunu Ömer Uluç ve Ahmet Doğu İpek’in eserleriyle örnekleyerek yanıtlıyor. Sema Vatansever’in denemesi Emine Sevgi Özdamar’a dair. Dilara Yıldız, Melih Özeren’in Kopuk’u üzerine, Ahmet Kutlu da Erdoğan Zümrütoğlu’nun “Meçhul Öğrenci Anıtına Modüller” sergisine dair yazdı.
Ayrıca Andrey Kurkov’un Gri Arılar’ı, Kemal Varol’un Onu Sevdiğim Zamanlar’ı ve Pelin Esmer’in O da Bir Şey mi adlı filmi de bu hafta K24’ün merceği altında.
Her hafta olduğu gibi, vitrinimiz var, yılda 520 kitabın tavsiye edildiği, ama otomatikleşmiş bir şekilde her hafta yayında olduğu için –kendim hazırladığım halde– benim de sözünü etmeyi hep unuttuğum bu köşede yine sizler için 10 kitap seçtik. Krizlere rağmen bu kadar çok kitabın yayımlandığı bir ülkede haftada 10 kitabı seçmenin kolay olduğunu sanmayın… Sayıların ötesinde, bir kitabı tavsiye etmek bir sorumluluk almak demektir, bu yüzden sadece kefil olduğumuz kitapları vitrine koymaya özen gösteriyoruz. Her kitabı bir tıklamayla o kitabın yayıncısına yollamaya da… Bazı kitaplarda link yoksa, bilin ki o yayınevinin bir internet sitesi yoktur, ya da web sitesi olduğu halde yeni çıkan kitapları oraya koymuyordur (garip ama gerçek).
Önemli olan, kitabevlerinin azaldığı, kitapların vitrine ve kitap satış sitelerinin ön yüzüne kolay kolay çıkamadığı bir zamanda, dikkate değer bulduğumuz, okunmasını arzuladığımız, kaybolmasını istemediğimiz kitapları öne çıkararak okura yardımcı olmak. Çünkü kitap seçmek, her yaştan okur ve okur adayı için gerçekten zorlu bir iş.
8 Kasım Cumartesi
Ne kadar uzun, o kadar geç
Yazısının aynı gün, mümkünse hemen, şimdi yayımlanmasını isteyen, hatta aynı anda birkaç yere gönderip işini sağlama alan sabırsız yazarlardan önceki haftalarda söz etmiştim. Öte yandan K24’te bazı yazılar –yayın programına alındıkları halde– yayın için haftalarca bekleyebiliyor. Yazarlarıyla sık sık yazışsak da bu bekleyişin sabır gerektirdiğinin farkındayım. E-maillerde sık sık vurgulamak zorunda kaldığım gibi, yazının yayına girmesi güncelliğine bağlı her şeyden önce. Yeni çıkmış bir kitaba, sürmekte olan bir sergiye ya da polemiğe dair olanların önceliği var. Güncel konular, dosyalar ve tartışmalar araya girdikçe bazı yazılar uzun süreler bekleyebiliyor maalesef.
Bu hafta örneğin, öncelik 25 Kasım’da bitecek olan Bienal’di: Anja Söyünmez’in yazısı 18. İstanbul Bienali’ni birkaç ay önce yapılan 13. Berlin Bienali’yle karşılaştırıyor, ayrıca önceki hafta yayımladığımız "Bir Vicdan Meselesi" başlıklı denemesinde Nilüfer Kuyaş’ın “günümüz sanatında avangard eksikliği”ne dair söylediklerine bir soruyla cevap da veriyor: “Bienal gibi direktör, kurum ve küratör tarafından şekillendirilmiş bir formatın ve küratöryel bir konsept için örülmüş bir ağın içinde sanat, nasıl olur da avangart bir nitelik taşıyabilir?”
Aksu Bora’nın “Yazmak Özgürleştirir” adlı denemesi ile Elif Doğan’ın Gloria Steinem ile yaptığı söyleşinin bir ortak noktası, Heval, Sen Daha Özgürleşmedin mi? ve Gerçekler Sizi Özgürleştirir ama Önce Öfkelendirir’in son bir ay içinde basılması. (Bir başka ortak nokta da, her iki kitabın kadın özgürlüğüne dair olması tabii.) Özlem Sipahioğlu’nun Kerem Işık’la yaptığı söyleşi de geçen ay yayımlanan Öteki Dünya’ya dair.
Yayımlanan yazılardaki kitapların yeni olduğunu okurlarımız zaten fark edecektir, gelgelelim Erhan Altan’ın tutanak üzerine kaleme aldığı etkileyici denemesinin –kitap beş yıl önce basılmış olduğu için– birkaç aydır beklediğini kimseler bilmez – bundan suçluluk duyan ve yazardan özür dilemek zorunda kalan editör dışında.
Haliyle, yazıların yayına girme sırasını belirleyen başka faktörler de var: Metin uzunsa yayına hazırlamak vakit alır (kısaltmak daha da çok vakit ister), sipariş edilmiş yazıların önceliği vardır, davetsiz yazılara her zaman kapımız açık ama onları yayın planına uydurmak süreyi uzatır, hele dil ve anlatım problemleri çoksa, yazarla yazışma faslı başlar, yayın vakti iyiden iyiye ötelenir… İşte böyle.
Haftanın pelesenki:
Hani herhangi bir kelimeyi yeterinden fazla tekrar ettiğinizde artık anlamsızlaşır ya, okurken de aynı şey oluyor – hele düzeltmek üzere bazı cümleleri tekrar tekrar okuyorsanız ve aynı kelimeler, aynı cümle yapıları iki cümlede bir karşınıza çıkıyorsa… Hele hele aynı kalıplara bir dizi yazıda boyuna takılıyorsanız…
Son zamanlarda gözüme takılan şey, bazı yazılardaki “değil”lerin çokluğu. Tekrar edip duran bir cümle yapısı: “X kesinlikle Y değil, Z’dir.” O değil budur… Bir, iki, üç… Bilgisayarda saymak kolay, bazı yazılarda üç haneli sayılara yaklaşan bir “değil” bolluğu var; mantıktaki “değilleme” bu değildi hatırladığım kadarıyla! Değilleme yerine çeşitleme moda olsa keşke, çünkü bu kadar yeknesak kurulmuş yazıları sonradan müdahale ile ‘okunaklı’ hale getirmek pek güç.
31 Ekim Cuma
Yine Gazze
Yine Gazze. Bütün dünyanın gözleri önünde soykırım ve direniş devam ediyor çünkü… Yine Gazze, ama Filistin meselesinin pek çok farklı veçhesi var; biz de tekrara düşmemek için her yazıda, incelediğimiz her kitapta konunun başka bir yönüne dikkat çekmeye çalışıyoruz. Behçet Çelik’in ele aldığı Rashid Khalidi’nin kitabı, Filistin’in yüz yıldan fazla bir süredir Siyonizm tarafından sömürgeleştirilmekte olduğunu gösteriyor: “Tarih 7 Ekim’de başlamadı.”
“Sanatsal bir duruştan çok politik olan bu bienalin hayata geçirilmesiyle, Filistinli sanatçılar[ın] bienalin kurallarını yeniden” tanımladıklarını söyleyen Anja Söyünmez’in Depo’da halen devam eden “Elimde Bir Bulut” sergisine dair söyledikleri de, daha önce Gazze Bienali hakkında Nâzım Hikmet Richard Dikbaş’ın yazdığı "Bir ahizenin ucunda Gazze" denemesine bir ekleme niteliğinde.
Necmiye Alpay ilk kitabından başlayarak Hayriye Ünal’ın şiirini değerlendiriyor: “Şiir alanında 2000’ler dönemecinin yükselenleri arasında ‘kadın şairler’ ile ‘deneysel şiir’ öne çıktı. Hayriye Ünal bu iki eğilimi şahsında birleştiren şairlerden biri. Aradan geçen çeyrek yüzyıla bakınca, batmayan yıldızlardan diyebiliriz.”
Gerçeküstücülüğe ayırdığımız bir söyleşi, bir de yazı var bu hafta. Her ikisi de sürrealizmin temelde politik bir hareket olduğuna dair. Nilay Özer’in, Siyahın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabına dair Nurhan Avcı ile yaptığı ilginç söyleşide “gerçekle hayalin, rüya ile politik olanın birbirine karıştığı” Jan Švankmajer filmleri enine boyuna tartışılıyor. Ezgi Alkan’ın Gerçeküstücülük Neden Önemlidir? adlı kitaba dair denemesinde de sürrealizmin iki kaynağından birinin Freudçu bilinçdışı ise ötekinin politika olduğu vurgulanıyor. Kitabın yazarı Mark Polizzotti’nin söylediği gibi, günümüz dünyasında olup biten pek çok şey, “tedirgin edici biçimde” gerçeküstücülüğü doğuran atmosferi anımsatıyor üstelik.
Şule S. Çiltaş’ın denemesi, Feryal Saygılıgil’in Arkadaşlık Üzerine adlı derlemesinden yola çıkıyor: “Çünkü o oydu, çünkü ben bendim”.
Bu hafta sanırım ilk kez bir Cumhurbaşkanının yazısını yayımlamış olduk; üstelik emekli olduktan sonra yazmaya başlayan bir siyasetçi değil söz konusu olan, halihazırda, çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı… Çıtayı yükselttik diyebilir miyiz? Bu neyin çıtası diye sormayı unutup “sayılmaz”, diyeceksiniz belki, çünkü Evvel Zaman bölümünde yayına aldığımız söz konusu yazıyı Tufan Erhürman 11 yıl kadar önce, Cumhurbaşkanı seçilmeden yazmış… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yeni Cumhurbaşkanı seçilen Erhürman’ın –fırsat bulduğu takdirde– K24’ye yazacağı yepyeni bir yazıyla bu eksikliği de telafi edebiliriz belki. Sonra sıra –maazallah– öteki Cumhurbaşkanlarına, başkanlara (sınıf başkanı olan daha genç yazarlara) bile gelebilir (diploma şartı aramıyoruz).
Şaka bir yana, K24’ün her yaştan (şu anda 16 yaşında yazarımız da var, 86 yaşında da), her kesimden, her görüşten yazara açık olduğunu tekrar hatırlatalım. Tabii gönderilen yazıların derginin editoryal gereklerini karşılaması şartıyla…
24 Ekim Cuma
Haftanın yazıları ve ricası
K24’teki sanat yazılarının biraz farklı bir tonda olmasına dikkat ediyoruz. Üç hafta önce Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın "Bir ahizenin ucunda Gazze" yazısında ya da bu haftaki Nilüfer Kuyaş’ın 18. İstanbul Bienali izlenimlerinde olduğu gibi… Belli şeyleri sadece belli bir tarzda ve tonda söylemenin gerekliliği üzerine neredeyse oybirliğiyle yapılmış sessiz anlaşmalara aldırmayan, herkesin konuştuğu, ama asla yazıya dökülmeyen konuları rahatça dile getiren bir deneme Kuyaş’ınki; bienal izlenimlerinin yanı sıra üslubu ve ortaya attığı sorular açısından da okunmaya değer…
Mohamed Mbougar Sarr’ın İnsanların En Gizli Hatırası adlı romanını ele alan Aslı Güneş, postkolonyal edebiyatın düştüğü özcülük tuzaklarına ve yeniden ürettiği şarkiyatçı imgelere dikkat çekiyor.
Hasan Cem Çal’ın Farocki’ye dair yazısı bir önceki yazının devamı niteliğinde. Gazetecilikteki “fikri takip” dergicilikte de geçerli: Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü üzerine önceki hafta Nedim Dertli'nin bir yazısını yayımlamıştık. Bu hafta üç yazı birden yayında: Doğu Kaşka’nın “romanmış gibi davranan kişisel itiraf metni” olarak tanımladığı Gospodinov’un romanını Ümit Yılmaz Ortaçağdan kalan bir metinle karşılaştırarak okuyor, Tuğçe Isıyel ise Vigdis Hjorth’un Annem Öldü mü kitabıyla yan yana…
Asuman Kafaoğlu-Büke’nin Nesrin Topkapı’nın Otobiyografi’sine dair yazdıkları, kitabı okuma arzusu uyandırıyor. Umut Dağıstan’ın Tavşan Huzura Erdi için yazdıkları da öyle… John Updike’ın Tavşan dizisine dair daha kapsamlı bir yazı da önümüzdeki haftalarda yayına girecek.
Bize ilk kez yazı gönderenler yeni yazarlarımızdan ricam, biraz sabırlı olmaları. K24 haftalık bir yayın; yazılar düzenli olarak her Perşembe akşamüstü dolaşıma giriyor. Ayrıca gelen yazılar üzerinde düzeltme ve redaksiyon yapılması, grafiklerin eklenmesi… bunlar hep zaman alan şeyler. Oysa bize geldikten iki üç gün sonra yazının başka bir yerde yayımlandığı oluyor, bu da tabii insanı biraz paranoyaklaştıran bir acelecilik. Belki aynı yazı birden çok yere yollanıyor, belki bir gün içinde cevap gelmezse başka bir mecra deneniyor, bilemiyorum. Maalesef artık yepyeni bir yazardan gelen metni web sayfalarında tarayarak bizden önce başka bir yerde yayımlanmış mı diye kontrol etmek zorunda hissediyorum kendimi.
Anlıyorum, sosyal medya çağında noktayı koyar koymaz cümlelerini yayında görmeye ve “etkileşim almaya” alıştı herkes; ama unutmayalım ki burası bir kitap-eleştiri dergisi, sosyal medya platformu değil.
Haftanın klişesi: Epey oluyor, gelen yazılarda “Falanca kitap Filanca yayınevi tarafından basıldı” gibi cümleler bir anda yerini “Falanca kitap Filanca yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı” ifadesine bıraktı… Bütün klişeler ve yanlışlar gibi inanılmaz hızla yayılıyor, bir yazıda değiştirseniz ötekinde yine karşınıza çıkıyor… Biraz futbol spikerlerinin “topu havaya dikti” yerine “topa yükseklik kazandırdı” demesine benzemiyor mu?
1 Eylül 2025
Bir açıklama
Son günlerde gündeme gelen ifşalarda K24’ün de adının anıldığı bazı paylaşımlar oldu. Şeffaflık ilkemiz gereği kamuoyunu bilgilendirmek, sorumluluklarımızı kabul etmek ve olası yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak için bazı hususları açıklamaya çalışacağım.
Pandemi sırasında online yaptığımız yayın kurulu toplantılarından birinde, o zamanki yayın kurulu üyelerinden Sıla Tanilli, yine o sıra yayın kurulu üyesi olan Ahmet Ergenç tarafından bir arkadaşımızın taciz edildiğine dair bir ifşada bulundu. Tanilli’nin tvitlerini okuyanlar tacize uğrayanın kendisi olduğunu sanabileceği için tacize uğradığı dile getirilen kişinin Tanilli olmadığını, konu hakkında konuşmayı reddeden başka birisi olduğunu belirtmek isterim.
Ergenç’in suçlamaları net bir şekilde reddedememesi üzerine kendisine yayın kurulundan ayrılmasının gerektiği söylendi ve o da istifa etti. Tanilli ise bu olaydan 6 ay kadar sonra, aktif olarak katkı sunmadığı için yayın kurulu dışında bırakıldı. Dolayısıyla Tanilli’nin yayın kurulundan ayrılmasıyla ifşa hadisesinin hiçbir ilgisi yoktur; “ifşa ettim, onun yerine beni uzaklaştırdılar” açıklamaları kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Yayın kuruluyla ilişkisinin bitmesiyle birlikte Ergenç’in K24’ü temsil yetkisi kalmadı. Fakat yazıları bir yıl kadar sonra K24’te yayımlanmaya devam etti. Yazıların yayımlanmasında birincil sorumluluk editöre aittir, yani bana. Bunun için özür dilerim. Son günlerde kendisi hakkında ortaya çıkan yeni bilgiler doğrultusunda K24’te bundan böyle herhangi bir yazısına yer verilmesi de elbette söz konusu değil.
Yine bazı tvitlerdeki ifadeler, yanıltıcı olarak K24 ile T24’ün aynı kurum olduğu zannını uyandırabilir. K24 ile T24 en baştan beri editöryal açıdan birbirlerinden bağımsızdı; iki buçuk yıl öncesinde K24’ün T24’ün web sitesinde misafirliği de sona erdi. Şubat 2023’ten bu yana K24 ile T24 arasında isim benzerliğinden başka herhangi bir bağlantı yoktur. Şubat 2023’e kadar K24’ün arşivindeki yazıların mükerrer bir şekilde T24’te hâlâ bulunması da kafa karışıklığına yol açıyor olabilir, ama bu ayrı bir konu…
16 Ağustos 2025
Tuhaf zamanlar
Bu hafta Alia Trabucco Zerán söyleşisiyle yeni bir diziye başladık. Sena Akalın bu ilk söyleşinin sunuşunda da belirttiği gibi “İspanyolca yazan çağdaş kadın yazarların düşünce dünyalarını, yazma serüvenlerini, metinlerinde odaklandıkları meselelerle ilgili fikirlerini, ilham kaynaklarını Türkiye’deki okurlarla beraber keşfetmek” üzere röportajlar hazırlıyor K24 okurları için. Yakında İspanyolca edebiyata dair hacimli bir dosyamız olacak demektir… Biliyorsunuz, bazen belli bir haftanın yazılarının tamamını (ya da çoğunu) tek bir dosya konusuna ayırıyoruz, bazen de zaman içinde biriken yazılar ve yazı dizileri sonradan bir dosya oluşturuyor – sonradan yazılara erişimi kolaylaştırmak için. Dizi yazı derken, fazlasıyla uzun oldukları için birkaç parçaya bölüp (ama her parçanın kendi başına bir bütünlüğü olmasını gözeterek) yayımladığımız uzun ve kapsamlı metinleri kastetmiyorum. Hoş, bu bölme işini de her zaman yapmak mümkün değil; örneğin geçen hafta Aslı Güneş’in Pınar Kür yazısında olduğu gibi. Yazarın hakkını veren ve kapsamlı bir değerlendirme içeren bir anma yazısı da varsın, normalden biraz uzun olsun…
Zerán söyleşisi Şili’deki Pinochet faşizminden, hemen yanındaki Behçet Çelik’in Némirovsky yazısı da Nazizmin dehşetinden izler taşıyor. Dilan Salkaya'nın geçen haftaki “Eva Braun’un ev filmlerinde Hitler faşizminin gündelik hali” denemesini de bunlara ekleyince K24’ü iç karartıcı bulanları anlayabiliyorum. Daha iç ferahlatıcı, eğlenceli yazılara yer vermeyi kim istemez? Kafayı kuma gömmeden bunu yapmanın yolları da yok değil tabii ki. Ama işte, bir yandan Filistin topraklarındaki eko-kırıma dair bir yazıyı yayına hazırlarken yazıyorum bunları…
27 Temmuz 2025
“Mükemmel harita”
K24’te bir dizi kategori var, ama bazı yazıların (hatta yazıların epey bir kısmının) ait oldukları kategorilere tam uymadığını fark etmişsinizdir. Mesela Nilüfer Kuyaş’ın bu hafta Deneme kategorisinde çıkan “Mrs. Dalloway 100 Yaşında” başlıklı yazısı: Bir yanıyla yakında yapılmış bir seyahatin anlatısı, bir yanıyla da romanın ince ince didiklenmesi… Kuyaş bir yandan Mrs. Dalloway’in neden önemli olduğunu, nasıl hâlâ önemini koruduğunu anlatıyor, bir yandan da romanın yazıldığı günleri, atmosferi anlamaya, hissetmeye çalışıyor. Kritik kategorisinde de olabilirdi bu yazı, Seyahat kategorisinde de – böyle bir kategorimiz olmamasına rağmen... Sonuçta, bütün düzyazı türlerinin anası olabilecek Deneme’de karar kıldım. Yanlış olduğunu sanmıyorum, ama tam da ‘oturmuş’ gibi görünmedi bana.
Öte yandan her yazının bir kategoriye oturması mümkün mü? Ait oldukları kategorilere uysunlar diye güzelim yazıları kırpıp bir örnek hale getirmek anlamlı mı? Sınırlı sayıdaki kategori bütün yazıları tanımlamaya yetebilir mi? Yetmeyeceği kesin, dolayısıyla “fala inanma, falsız da kalma” dedikleri gibi, web ortamında yazıların sınıflanması için kategorileri kullanıyoruz, “beni kategorize etme” diye gözümün içine bakan yazılar da dahil… Ama bunların sadece bir sınıflama meselesi olduğunu hatırdan çıkarmayalım diyorum. Kategoriler sınırlı, yazılardaki çeşitlilik sonsuz.
Bir örnek vereyim: Söyleşi ile artık yok olmaya yüz tutmuş bir tür olan röportajı birbirinden ayırmak için yeni bir kategori yaratmayı düşünmüştüm, hatta bunun için yazılımın altyapısında küçük değişiklikler bile yaptık, ama bütün bu çabanın nihayetsiz olduğu kanaatine vardım sonunda. Borges’in öyküsünde olduğu gibi: Hani, bir imparatorlukta haritacılar o kadar mükemmel bir harita yapmaya karar verir ki, bu harita artık ülkenin tamamını birebir ölçekte kapsar. Bir sorun vardır, bu devasa ve mükemmel harita, pratikte kullanılamayacak kadar büyük ve hantaldır haliyle. Ülkenin güneşini bile keser.
Demek istediğim, kategorileri keskinleştirmek için sayılarını arttırmak, bir süre sonra hemen her yazı için bir kategori yaratmak zorunda kalmamıza yol açacak… Keskinlik mükemmel olacak, kullanışlılık sıfıra yakın.
Sonuçta, siz yazıların kendisine bakıyorsunuzdur zaten, kategorisine değil. Tıpkı haritaya bakmak yerine telefonunuzdaki GPS’e başvurmanız gibi, K24’teki arama kutusunu kullanıp sitenin sağını solunu karıştırıyorsunuzdur. Arayan bulur, arıdıklarını da, bazen aramadıklarını da: Emin olun, beş buçuk yıldır panelin başında bizzat durmama rağmen, bazı arama sonuçlarından bulduğum yazılara hâlâ hayret ediyorum…
5 Temmuz 2025
Kitaplar, filmler, oyunlar, diziler, sergiler…
Dikkatli okurlarımız fark etmiştir; kısa kitap tanıtımlarının yer aldığı Kitaplar sekmesinin adı değişti: KİTAPLAR yerine orada artık KİTAPLAR / FİLMLER / OYUNLAR / DİZİLER / SERGİLER… ibaresi yer alıyor. Bu sekme tıpkı ana yazıların yer aldığı bölüm gibi sadece kitaplara dair olmaktan çıktı; burada yine çoğunlukla kitap tanıtımlarına ve değinmelere rastlayacaksınız, ama –son birkaç haftadır gördüğünüz gibi– filmlere, dizilere, tiyatro oyunlarına ve sergilere dair tanıtımlara da…
K24 kitaplara adanmış bir yayın. Ama nasıl ki her kitap başka kitaplarla ilişkiliyse ve bir kitabı ele almanın yolu neredeyse her zaman başka kitaplardan geçiyorsa, kitapların dünyasıyla sinemanın, tiyatronun, sanatın, artık “8. Sanat” olarak nitelenen televizyon dizilerinin dünyası arasında da kesişimler ve ortaklıklar var.
Mottomuzun kitap/kültür/kritik olması, yazılı kültürü görselliğin ve sanatın üstünde tuttuğumuz anlamına gelmiyor. İfade biçimleri arasındaki katı ayrımlara inanmıyoruz.
Ama yayımlanan yazılar için bazı kesin kurallarımız var. K24’e e-mail yoluyla çok yazı –ve daha önce de söylediğim gibi çok daha da fazla söyleşi– gelmeye devam ediyor. Posta kutusuna gelenler arasında denemeler, şiirler, düzyazı şiirler ve fragmanlar halinde yazılmış metinler de var. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, bunları yayımlayamıyoruz. Çünkü K24’te yayımlanacak bir yazının bir ya da birkaç esere (kitap, film, oyun vb.) ya da bir ya da birkaç yazara (sanatçıya, yönetmene…) dair olması gerekiyor. Deneme seviyoruz sevmesine, ama denemelerin de birkaç kitaptan yola çıkan ya da bazı eserlere değinen metinler olmasını istiyoruz.
Doğrudan edebi ürün yayımlamadığımızı fark etmek için siteye şöyle bir bir göz atmak yeterli. Bize öykülerini ve şiirlerini yollayan yazarların K24’ü okumadıklarını ya da bir edebiyat sitesi sandıklarını varsayabilir miyiz? Öyleyse, kısır bir döngünün içindeyim demektir: Bu satırları da okumayacaklar.
Alt tarafı format meselesi, diye dudak bükmemeli. Dergi söz konusuysa format, neredeyse her şeydir.
16 Haziran Cuma 2025
Eleştirilme hakkı
Okur tepkilerinden ve sosyal medya paylaşımlarından öyle anlaşılıyor ki son haftalarda K24’te en çok anma yazıları (en son Ahmet Güntan’ın Edmund White’a dair denemesini yayımladık) ve polemikler dikkati çekmiş. Belli kategorilerin bazen öne çıkması doğal; arka arkaya kayıplardan sonra anma ve portre yazılarının gelmesi, başlayan polemiklerin karşılıklı yazılarla birkaç hafta boyunca sürmesi…
Süha Oğuzertem’in ansızın aramızdan ayrılışından sonra “kaybettiklerimizin kıymetini onları kaybetmeden önce de bilmek”ten söz etmiştim. En önemli yazarlarımız bile ölümlerinden epey (nedense tam 70 yıl) sonra tekrar gündeme gelebiliyor, konuşuluyor. Kitapları pek çok yayınevi tarafından basılıyor. Önceki yıl Memduh Şevket Esendal yılıydı, şimdi Sait Faik senesini idrak ediyoruz. Telif hakkının sona ermesi gibi sebeplerle olsa bile, bu da bir şeydir. Telif hakkı biter bitmez aynı yazarın çok sayıda yayınevinden kitaplarının çıkması, yayıncılık açısında tartışılır; ama yazarın tekrar gündeme gelmesini sağladığı da açık…
Son zamanlarda düzenlenen sempozyum ve kollokyumlarınsa değerbilirlik açısından çok daha dolaysız ve önemli olduğu söylenebilir. Edebiyata adanmış bir ömrün hakkını teslim etmek, eleştirinin öğelerinden biri olsa gerek.
Eleştiri demişken: Geçen ay, Selahattin Demirtaş’ın son kitabı Jamal üzerine birkaç yazı yayımlamıştık, hatırlarsınız. “Yazar hapiste olduğu için rahatlıkla eleştiremeyeceği” gerekçesiyle yazmayı reddeden de oldu: Buradaki iyi niyeti elbette anlayabiliyorum, ama özgürlüğü elinden alınmış birinin elinden eleştirilme hakkını da (bu bir haktır neticede) almış olmuyor muyuz böylelikle? Eleştirinin bir tür saldırı olduğu fikri yok mu bu tutumun altında?
Sert polemikler eleştirinin bir saldırı olduğu sanısını yaratabilir. Hoş, kişisel hücum içeren herhangi bir polemik yayımlamıyor, tartışmaların kişiselleşmemesini, ilkece tutarlı olmasını gözetiyoruz. Reddedilen ya da yazarıyla görüşülerek yeniden yazdırılan, kısaltılan… yazılar belli bir düzeyi korumamızı sağlıyordur umarım. Ama yazıların tonuna karışmayız, bazı yazarlarımızın üslupları daha sert olabilir, cevabi yazılarda ise ölçüyü biraz daha geniş tutuyoruz; cevap hakkı önemli.
Birkaç yazı yayımlandıktan, taraflar görüşlerini ortaya koyduktan sonra, tartışmanın çekişme haline gelmemesi için o polemiği sona erdiriyoruz; tartışmalar genellikle yazarlar arasında e-mail trafiği ile devam ediyor.
Evet, bazı kitaplara dair birden çok yazı/söyleşi yayımlanıyor K24’te. Örneğin bu hafta Cem Sorguç’un İstanbulin üzerine yazısı var, daha bir buçuk ay önce Gaye Keskin’in İstanbulin yazarı Ertuğ Uçar’la yaptığı söyleşiyi yayımlamıştık. Tek sebep kitabın ve Sorguç’un yazısının güzel olması değil; söz konusu söyleşiyle yazının aynı kitaba farklı açılardan bakması. Birbirinin tekrarı yazılardan olabildiğince kaçınıyoruz, orası doğru.
Bu arada, Cem Sorguç da tıpkı Aslı Güneş ve Figen Şakacı gibi K24’te düzenli olarak yazmaya başlayan yazarlarımızdan. Umarım Aksu Bora da…
Hayır, Türkiye'nin dünyanın çivisi çıkmış, ikide bir yeni savaşlar patlak verirken bunlarla kendi kendimizi oyalıyor değiliz. – Yoksa durum tam da böyle mi? Başka pek bir şey yapamamak o kadar bunaltıcı ki...
16 Mayıs Cuma 2025
Kıraathane Kitap Şenliği
Kıraathane’nin müdavimleri bilir, K24’ün de içinde yer aldığı binamızda Cuma günleri etkinlik olmaz. Cumaları olsa olsa bir sergi açılışı vardır, ya da bugün olduğu gibi Kitap Şenliğinin açılış partisi. Evet, Kıraathane Kitap Şenliği'nin yedincisi bugün açılıyor. İlk altı yıl Eylül-Ekim aylarında yapılan şenliği bu yıl sonbahardan bahara çektik: 16-25 Mayıs tarihleri arasında herkesi Kıraathane kitap Şenliğine bekliyoruz.
Bilmeyenler için: Bu bir fuar değil, şehrin merkezinde, okur, yazar, çevirmen ve yayıncıları buluşturan, bağımsız ve butik yayınevleriyle ortaklaşa düzenlediğimiz bir kitap şenliği.Bu yıl tam 30 yayınevinin katıldığı şenlikte tabii ki kitap da satılıyor ama daha önemlisi, on gün boyunca ziyaretçilerin otuzdan fazla farklı etkinliğe katılabilmeleri... (Etkinlik listesi için Kıraathane'nin sitesine bakabilirsiniz.)
Bu yılki kitap şenliğine katılan yayınevleri: 160.km, Alef Yayınevi, Aras, Beyoğlu Kitabevi, Çeviribilim Yayınları, Encore, Epona, Espas Sanat Kuram, Habitus Kitap, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, İstos Yayın, Kolektif Kitap, Kontr Éditions, Kıraathane Kitapları, Lis Yayınevi, Manifold, Metinlerarası Kitap, Metropolis Kitap, Muhtelif Kitap, Nûbihar Yayınları, Obiçim Yayınlar, Otonom Yayıncılık, Raskol’un Baltası, Sanat Kritik Yayınları, Siren, Telemak, Tefrika Yayınları, Tetes Kitap, Umami Kitap, Z Yayınları.
Her şeyden önce bir mekân olan, yıl boyunca yazarlara, çevirmenlere, yayınevlerine, sanatçılara sunulmuş mekânın temel olduğu Kıraathane ile mekânsız, sadece dijital ortamda var olan K24 bu bakımdan birbirlerini tamamlıyorlar. Her ikisinin ortak özelliğiyse, ana akım medyaya alternatif ve bağımsız olmaları… K24 ve Kıraathane ayakta oldukları sürece, her ne olursa olsun (ekonomik ve siyasi krizler, problemler vb.) değişmeyecek şey de bu.
8 Mayıs Perşembe 2025
Gidenlerin ardından
Virgül dergisinin ilk sayısı matbaadaydı, demek ki 1997 Eylül’ünün son günleri. Matbaaya gidip basılan birkaç formayı görmüştüm ve seçmek zorunda kaldığımız kâğıdın yol yol oluşu yüzünden doğrusu paniğe kapılmıştım. Gecenin bir yarısı ne yapacağımı bilemez halde İhsan’ı aradım, baskıyı durdurup kâğıdı değiştirmeli mi, yoksa devam mı etmeli? İhsan’ın konuyla bir ilgisi yoktu oysa, ne derginin içindeydi ne de kâğıdı ve matbaayı görmüştü… Ama o davudi sesiyle beni kısa zamanda teskin etti. Zaten bu sebepten aramış olmalıyım onu, her zamanki netliği ve sağlamlığıyla beni rahatlatması için. (Nitekim dergi ciltlenince sarı kâğıdın üzerindeki yollar hiç de kötü durmadı.)
Aynı fikirde olmasanız da İhsan’ın netliğinde, tavizsizliğinde, radikalliğinde rahatlatıcı bir şey vardı hep. Onu arıyorum, hepimiz arıyoruz, özlüyoruz. Ölümünün üzerinden üç yıl geçmiş bile…
Üçüncü ölüm yıldönümünde İhsan Bilgin’i anmak için üç yazıyı yayına hazırlarken önce Sırrı Süreyya Önder’i kaybettiğimiz haberi geldi, sonra da Süha Oğuzertem’i. Tesadüf, Süha'yı da son kez İhsan'ın cenazesinde görmüştüm... Bu hafta K24’te anma yazıları ağırlıklı oldu. Sağlık olsun… Öğrencilerinin yazdıkları bir araya geldiklerinde, tıpkı Süha'nın sevdiği yapbozlar gibi bir Süha Oğuzertem portresi çiziyor. Önümüzdeki haftalarda Sırrı Süreyya Önder’in sinemayla ilişkisine dair bir yazı da yayına girecek. Aynı şekilde İhsan Bilgin için Burak Boysan ile Tansel Bilgin’den gelecek yazılar da önümüzdeki günlerde yayında olacak.
Kaybettiklerimizin kıymetini onları kaybetmeden önce de bildiğimize emin olsak, o da bir avuntu.
2 Mayıs Cuma 2025
Söyleşelim, ama kısa kısa da yazışalım...
K24’e ‘dışarıdan’ çok yazı geliyor; dışarı-içerisi diye bir ayrımımız olmadığına göre ‘dışarısı’ sipariş verilmeksizin gelen yazılar demek olsa olsa. Bunlar içinde söyleşi oranı da dikkat çekici bir şekilde, giderek artıyor. (Dolayısıyla söyleşilerin yayın için bekleme süresi giderek uzuyor.)
Başka bir eğilim, gelen yazıların gittikçe daha uzun olması (onların da bekleme süresi daha uzun; bir yazının uzunluğuyla yayına girmesi için gereken vakit arasında bir doğru orantı olması gayet tabii değil mi?) ve kitap tanıtımlarına, kısa yazılara pek az kişinin rağbet etmesi. Kitap tanıtımı önemsenmediği, hatta küçümsendiği için mi, bilemiyorum.
Bir kitap dergisi için eleştiri, deneme, “ağır yazılar”, polemikler kadar önemlidir kitap tanıtımları oysa. Kısa bir metnin kitaba iştahınızı açması, ya da tam tersine size uygun olmadığını göstererek o kitaptan sizi ‘kurtarması’ az nimet değildir. Dünyanın en zor şeyidir kitap seçmek – hele kitap ve kitap-dışı bu kadar bol seçeneğin olduğu bir zamanda… Tanıtımın kitabın iyi ya da kötü olduğuna dair bir yargı içermesi (eleştirinin bu olduğunu, hatta bundan ibaret olduğunu sananlar az değildir) gerekmez, henüz hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kitabın havasını, suyunu, ruhunu yansıtabilen kısacık bir yazı sayesinde onun bana uygun olup olmadığını anlayabilirim. Her kitap herkese göre değildir.
Ama işte, kısa yazı yazmak daha kolay değil, daha zor. Belki yazıların giderek uzamasının, bir türlü bitmemesinin (bu sitede okuduklarınızın çoğunlukla kısaltılmış versiyonlar olduğunu da hatırda tutun) bir sebebi de budur: Yazmak güç, ama yazdığının bir kısmından vazgeçmek, kısaltmak çok daha güç.
Söyleşi bu açıdan en kolay yol gibi görünüyor, Orhan Koçak’ın Birikim’deki bir yazısında hicvettiği şekliyle:
“Önümde iki yol vardır o zaman: ya kitabı (ve yazarın önceki işlerini) okuyarak iyi kötü bir yazı yazacağımdır, ya da zahmetsiz olanını, söyleşi “formatını” yeğleyeceğim. Vaktim yoktur, şahsın bütün kitaplarını elden geçiremem; zaten ne dediği pek iyi anlaşılamıyordur; ya da sahiden çok sıkıcıdır. Onunla “Proust anketi” tarzı bir söyleşi, beni de berrak ve belli uzunlukta cümleler kurma mecburiyetinden kurtaracaktır.
Yazardan kitabını anlatmasını, onu hangi saiklerle yazdığını açıklamasını, kitabın sırrını ifşa etmesini ister. Kitap bir kez daha benim anlayacağım cümlelerle temsil edilmelidir. Bunu yapmaya dünden razı olan yazarlar da zaten oradadır.”[1]
Koçak'ın itirazı burada belli ki esas olarak "söyleşelim"den çok "sevişelim"e; al gülüm ver gülümcülüğe... İyi bir söyleşinin, hele hele iyi bir röportajın (artık tamamiyle unutulmuş bir tür maalesef) ‘zahmetsiz’ olduğu söylenemez. Tam tersine. İki ya da üç kişinin diyaloğu beklenmedik şeylere gebedir her zaman. Söyleşi bir performanstır: Romanlarını özetleyenler, kitabının nasıl okunması –hatta nasıl okunmaması– gerektiğini anlatanlar her zaman olur, ama bazen de iki kişinin diyaloğundan beklenmedik kıvılcımlar çıkabilir… Söyleşicinin karşısındakiyle uyum içinde olması her zaman şart da değildir, saf ama cesur röportajcılar ya da safmış gibi soranlar, karşısındakini iyice açabilir: Mesela kendisine sorulan çoğu soruya Foucault’nun uzun uzun gülmesi, kitaplarında yapmadığı açıklamalara mecbur kalması, bazı soruları reddetmesi, doğrudan güncel siyasete referans vermesi, yazdıklarını anlamamızı, kitaplarına girmemizi kolaylaştırır.
Gencecik bir yazarın ilk kitabı için Ataç’ın deyimiyle “zarını atan” eleştirmen nadirdir. Evet, o zaman da 'işin kolayına kaçmak'tan, yazarı tanıtan, ona sesini duyurma imkânı veren bir söyleşi yapmaktan başka çare yok, eski klişeyle rotatifler beklemez. Bir kitabı hiç “görmemektense” kısa bir söyleşiyle ele almak yeğdir.
Tuhaf şey, K24’e çok söyleşi ve az sayıda kısa tanıtım yazısı gelmesinden yakınmaya oturmuşken (azimliydim) söyleşi formatını savunurken buldum kendimi. Orta(?) yaşlı bir kültür işçisi olarak bu konuda Koçak’la kısa bir söyleşi mi yapmalıyım dersiniz?
[1] Orhan Koçak, “Söyleşelim sevişelim”, Birikim, 10 Temmuz 2023
15 Nisan Pazar 2025
X yerine BlueSky
Son bir ayın olağanüstü koşullarında herkes sokaktayken, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi olağan yazıları yayımlamaya devam etmek tabii ki imkânsızdı. Olağanüstü koşullarda yayına ara vermek bir çözüm değil: Demokrasinin askıya alındığı, otokrasiye giden Türkiye’nin, giderek faşizme yönelen dünyanın olağanüstü koşulları biter mi?
K24 bir haber sitesi olmadığı için doğrudan olaylara yönelik yayın yapmamız söz konusu değil. Ama mutlaka, derginin formatına uygun olduğu sürece –örneğin belli bir kitap, kavram, tartışma dolayımıyla yazıldıktan sonra– çoğunlukla bile isteye, bazen de doğallıkla olan biten her şey yazılara sızıyor, sızmalı da.
Benim asıl sorunum sosyal medyayla: K24’ün yeni yazılarını böyle zamanlarda sosyal medyada duyurmak, yazıları tanıtan duyurular pek çok acil mesajın arasına girdiği için neredeyse insana bir suçluluk duygusu veriyor… Sosyal medyanın zaten hayli gürültülübir yer olduğunu biliyoruz, haberleşmenin, anlık iletişimin önem kazandığı koşullarda bu gürültünün bir parçası olduğunu hissetmek doğrusu pek rahatsız edici.
Rahatsız edici bir başka şey, X adını alan Twitter’da hâlâ bulunuyor oluşumuz. Halihazırda K24’ü BlueSky’da da takip edebilirsiniz, BlueSky’daki izleyici sayısı biraz daha artarsa kelimenin tam anlamıyla “toksik” bir yer haline gelen X’ten memnuniyetle ayrılacağız
Hemen ayrılamayışımızın sebebi, okurların büyük kısmının yeni yazıları bu mecradan izlemesi. Peki okurla aramızda niye hep bir sosyal medya köprüsü olmak zorunda? Pek çoğumuzun internete sosyal medya gözlükleriyle bakması aslında tuhaf değil mi? Dikkat dağıtıcı, pek çok şeyi çarpıtan, manipüle eden gözlüklerle...
K24’teki yeni yazılardan sosyal medya aracılığıyla haberdar oluyorsanız, muhtemelen pek çok yazıyı atlıyorsunuzdur. Aslında sosyal medya uygulamalarının kerameti kötü ünlü algoritmalardan ve kendinden menkul timeline’larına teslim olmaktan daha kolay yollar var: Mesela ana sayfanın en altındaki “Bültene Kaydol” ibaresinin üstüne e-mail adresinizi yazıvermek. Böylece her hafta düzenli e-maillerle yazılar posta kutunuza gelecek, neyi ne zaman öne çıkaracağı belli olmayan algoritmanın insafına kalmayacaksınız.
Daha basit ve pek eski moda bir yol da var aslında: k24kitap.org adresine sık sık uğrayıp siteye bir göz atmak, “dergiyi karıştırmak”, bir yazı dolayısıyla başka bir yazıya rastlayıp arşivde gezinmek… Menüden Yazılar'ı seçerseniz (https://www.k24kitap.org/yazilar) en sondan başlayarak sırayla bütün yazılara ulaşmanız işten bile değil.
An itibariyle tam 6257 yazı sizi bekliyor. Hiç trol yok hem de!
9 Mart Pazar 2025
“Kapağa böcek çizilmesin”
Belgrad Kanon adlı romanı yeni yayımlanan Ebru Ojen, bu hafta K24’teki söyleşide Yasemin Çongar’ın sorularını cevaplarken “okurun metinle önyargısız buluşması” gerektiğini söylüyor:
Kapağın sade, dümdüz olması ve onu alelade bir yazı biçimiyle sunmak da benim tercihim. Kitap kapağı pornografisi bana sıkıcı ve rahatsız edici gelmeye başladı. Bir yandan yayınevlerinin, bir yandan yazarların ve tasarımcıların yarış halinde kitap kapaklarına bu kadar odaklanmasını tuhaf buluyorum. Satışa yönelik aşırı bir çaba söz konusu. Yazar artık eserinin ve anlattıklarının üzerinden değil de, kendini sunduğu ya da sunulduğu şekliyle değer buluyor. Bundan rahatsızlık duyduğum için okuyucunun benimle değil, yazdıklarımla karşılaşmasını istiyorum.
Mektuplara bakılırsa Franz Kafka Dönüşüm’ün kapağında kesinlikle böcek kullanılamayacağını yayıncısına net bir dille ifade etmiş. O ilk baskıda gerçekten de böcek yok kapakta, ama şimdi bu gezegende her dilde basılmış binlerce Dönüşüm’ün kapağı çeşit çeşit böcek kaynıyor! Demek ki yazarın tercihleri de bir yere kadar, bir zamana kadar. Kitap elbette yazarınındır ama, “halka mal olmak” diye bir şey var. Ve yayın endüstrisine…
Ayrıca Ojen “dümdüz” olduğunu düşünebilir ama Belgrad Kanon’un kapağı bir tasarım eseri. (Az daha nesnesi diyecektim!) Fitzcarraldo’nun ve Helikopter’in yayımladığı bütün kitaplar da öyle.
Doğrusu “kitap kapağı pornografisi” aşırı bir ifade. Kitabın ruhunu açığa vuran, metni belli bir şekilde yorumlayan, belleğimizde eserin kendisi gibi bir yer tutabilen nice güzel kapak, nice şahane tasarım vardır ki o metni artık kolay kolay o tasarımdan bağımsız düşünemezsiniz. Belki de mesele, çoğu kitap kapağının o kitaba tam oturmayışındadır; çeviri kokan çevirilerden bile fazla sayıda tasarım kokan kitabın ortalığa doluşmasında...
Fırsat bulmuşken metaforumun (takıntımın) peşinden gideyim: Kitap bir makineyse, tasarım da bir teknoloji işi olsa gerektir. Her gelişkin teknoloji görünmezleşir, bir problem çıkana kadar elektriğin ya da kombinin farkına bile varmazsınız. Görünüyorsa, yeterince iyi ve gelişkin değildir, problemlidir. İşlemiyordur.
Tasarıma odaklanmanın pornografi sınırlarına varıp varmadığı tartışma götürür, bu arada tasarım inkârcılığına meyledip iyi tasarlanmış bir kitabın okura verdiği hazları yok saymış olmayalım. İş ki bu tasarımlar makineyi yavaşlatıp okumayı güçleştirmesinler, metni öne çıkarmak yerine gizlemesinler…
Son zamanlarda “yazara özel tasarım” eğilimi yaygınlaştı. Önemli/ünlü bir yazarın bütün kitapları bir koleksiyon olarak tasarlanıyor ve her yeni kitap o dizinin bir halkası oluyor. Tasarlanan koleksiyonların gerçekten çok güzel olanları var – haliyle, olmayanları da. (Hatta endüstriyel hızla, kopyala-yapıştır’la üretilenleri...) İşin bu kısmı öznel, ama okur olarak gayet nesnel bazı sorularımız yok değil: Kitap elbette yazarınındır ama çok öne çıkardığınız yazarın kendi kitabını gölgelemesine yol açmış olmuyor musunuz? Annie Ernaux’nun bütün kitapları, kapakların ima ettiği kadar mı birbirine benziyordur, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sıyla Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu arasında okura çıtlatacağımız hiç mi bir fark yoktur? İsmi ve cismiyle yazarın en önde olduğu bu koleksiyonlara yeni bir kitap katıldığını daha kolay fark etmemiz gerekmez mi? Tasarımdan bütünlük kadar, güzellik kadar kitaba uygunluk, metnin ruhuna sadakat gibi şeyleri de beklememeli miyiz?
Bu sorular tartışılabilir, tartışılsa keşke. “Okurun metinle önyargısız buluşması” hususundaysa endişeye mahal yok aslında: Ön kapaktan arkaya, kitaba kendi damgalarını vurmak isteyen hevesli editörler ve tasarımcılar okurla kitabın arasına girmek için yarışsalar bile, bir kez okumaya koyulup kitabın dünyasına gömüldüğümüzde, yani makine bir kez işlemeye başladıktan sonra artık metinle, metnin dünyasıyla baş başayızdır.
Kitap ne editörünündür ne tasarımcısının. Yazarına bile ait değildir bir süre sonra, doğrudan okurunundur.
2 Mart Pazar 2025
Tasarımcının Notu sergisi vesilesiyle: “Kitap, bir makine”
Geçen haftalarda kapanan SALT Beyoğlu’ndaki Tasarımcının notu sergisine birkaç kez gittim. Yolumun üstüydü, ayrıca gezmesi çok zevkliydi – sergiden çok, zaman tüneliyle kitabevi arasında bir yer: Çoktan unuttuğunuz, sergide kapaklarını görünce hatırladığınız yayınevleri ve diziler, çok iyi hatırladığınız kapaklar, evde hâlâ duran bazı kitaplar, hiç bilmedikleriniz, sayfalarda –belli bir yaşın altındakilerin fark edemeyeceği– pikaj izlerine rastlayınca nostaljiyle dolmak… Kapanmasaydı birkaç kez daha yolumu düşüreceğim serginin, insana pek çok konuda ilham vermesi de cabası.
Kitapları satın alamadığınız, hatta elinize alıp karıştıramadığınız bir kitapçı. Görevlilerin çok sık uyarmak zorunda kalmalarından da belli ki insanlar kitabevi alışkanlığıyla kitabı alıp bir tartmaktan, sayfaları karıştırmaktan kendilerini alamıyorlar. Burada gerçekten de bir imkânsızlık var. Sergilerde nesnelere dokunulmaması gerektiğini herkes bilir, gelgelelim bir kitabı tanımak, tasarımından zevk almak için de onu elimizde tutmaya, karıştırıp göz gezdirmeye alışkınızdır. Çaresiz, bir süre sonra reflekslerinizi dizginlemeye, sergiyi eller cepte gezmeye alışıyorsunuz.
Girişte sergi şöyle tanıtılıyordu:
“Tasarımcının Notu, 20. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’de grafik tasarım alanında yaşanan hızlı ve etkili değişimi kitap üzerinden ele alıyor.
Kültür yayıncılığının yükselişe geçip grafik tasarımcının bir özne olarak öne çıktığı sürece bakan sergi, kitabın yaygın unsurunun kapak olduğu 1970’li yıllardan bütüncül bir tasarım nesnesine dönüştüğü 1990’lara uzanıyor.”
K24’te "Nesne Olarak Kitap ve Kitap Kapağı Tasarımı" diye bir dosya var, arşivde bulabileceğiniz. “Bütüncül tasarım nesnesi” dendiğinde ne kastedildiğini anlamasına anlıyorum, yine de “nesne olarak kitap” denmesinde, kitabın bir “tasarım nesnesi” olarak tarif edilmesinde rahatsız edici, yanlış bir şeyler var sanki. Tasarımcıların işine karışmak gibi olmasın diye, yine bir tasarımcıya başvuracağım, sergideki panolardan bir tanesinden, Ersu Pekin’in görüşlerini alıntılayacağım:
“Font seçiminde kitabın konusu belirleyici midir? Kitabı bir sanat nesnesi olarak düşünmüyorsanız, kullanılan yazı karakterine tek bir işlev yüklemekte sakınca yok: Metnin rahat okunabilmesi, okurun şifre çözmeye çalışmaması. Örneğin, tasarımını yaptığım Levni ve Surname ile Hitit Sanatı kitaplarında font seçiminin Levni’yi ya da Hitit sanatını anlamaya ne katkısı olurdu? Buna bir yanıt bulamıyorum ben. Metnin niteliğine –yoğunluğu, seyrekliği, rakam içerip içermemesi, paragrafların kısa ya da uzun olması, ara başlık kullanımı vb.– ilişkin kararlar font seçiminde etkilidir. Böylece oluşturacağınız gövdenin dokusunu anlamlandırmış olursunuz. Salt metinden oluşan, yani yazı karakterinin sayfa üzerinde tek başına kendini göstereceği bir kitap söz konusuysa, orada bu harf denilen işaretlerin de söyleyeceği bir söz var demektir.”
Elbette! Ersu Pekin’in “sanat nesnesi” olan kitapları dışarda tuttuğunu vurgulayarak, birkaç ifadeyi cımbızlayalım: “Metnin rahat okunabilmesi”, “okurun şifre çözmeye çalışmaması”, “harf denilen işaretlerin de söyleyeceği bir söz” olması… Kitabı bir “tasarım nesnesi” olarak görüp ona kendi damganızı vurmak istiyorsanız, bunları kolayca unutabilirsiniz. Tasarladığınız kitap da etkileyici, gösterişli ve/veya minimal bir tasarım nesnesi olabilir – okurun metni rahat okuyamadığı, şifre çözmeye mecbur kaldığı.
Bana sorarsanız tasarım söz konusu olsun olmasın, her durumda kitabı tanımlayacağımız anahtar sözcük makine olmalıdır, nesne değil.
Makine kelimesinin pek çoklarımıza antipatik geleceğini bilmez değilim (öyle bakarsanız aslında nesne daha antipatik), ama unutmayalım, e-kitap okuyucuların, tabletlerin gündelik hayatımıza girdiği, okuma biçimimizi az çok değiştirdiği bir zamandayız. Kitap dediğimiz şey – şu bildiğimiz kâğıttan mamul kitap– cansız bir nesne değil, çalışan, tıkır tıkır işleyen, işlemesi gereken bir “okuma makinesidir”. Elektronik gereçlerin hâlâ demode hale getiremediği bir makine. Bu kez bir amatör tasarımcıdan(!) alıntı yapmama izin verin:
E-kitap dediğimiz şey, aslında iki ayrı parçadan oluşuyor; bir “metin okuma makinesi” (donanım) ile sayısız e-metin (yazılım), yani gövde ve ruh! Bildiğimiz basılı kitap ise, gövdeyle ruhla kıyaslanamayacak kadar yekpâre bir analog makinedir –her kitap farklı bir makinedir–, basılı metnin kendisi kâğıda ve mürekkebe bürünmüş, makinenin asli bir parçası olmuştur. Fontlar, puntolar, satır aralıkları vb. kelimelerin giysileridir, dikkat dağıtıcı dışsal unsurlar değil. McLuhan’ın ifadesiyle “tipografik insan” olduğumuz için, bir kitabın yarısını farklı bir baskıdan okumak kimseyi şaşırtmaz, giysileri değişse de arkadaşlarımı, hurufatı değişse de kelimeleri tanıyabilirim; maskeli baloya gidecek tarzda giyinmemişlerse tabii. (Teknopolis, s. 422)
Yayın endüstrisinin, tipografinin birkaç yüzyıldır oluşturduğu, bir metnin rahat okunmasını sağlayan çok sayıda denenmiş kural ve standart var; istatistiklerle, tecrübeyle sabit. Ki bunların her birini de tasarımcılara, bu işe yıllarca emek verenlere borçluyuz. Dolayısıyla yepyeni bir nesne tasarlamaya çalışmak bazen keyfi seçimlerle okuma işini zora sokabiliyor. Amerika'nın yeniden keşfi herkes için zahmetli bir iş.
İlk iki sayıdan sonra görsel olarak hızla bozulan dergiler vardır. İlk sayıda pırıl pırıl görünen makine birkaç ay içinde neden işlemez olmuştur; uygulamacıların hatası ve özensizliği mi, yoksa başlangıçtaki tasarımın farklı metinlere, farklı görsel öğelere göre yeterince esnek olmayışı mı?
Kitap ya da e-kitap. Eskisine, geleneksel ve kâğıttan olanına çok âşina olduğumuz bu iki makinenin de temel işlevi, “harf denen işaretlerin bize söyleyeceği sözleri” rahatça algılamamızı sağlamaktır. Kitap bir nesne değil de makineyse, tasarım metnin önüne geçen, yer yer onu gölgeleyen bir bezeme olamaz, makinenin daha iyi işlemesini sağlamakla yükümlü hale gelir, öyle değil mi?
5 Şubat Çarşamba 2025
K24’ün 10. yılı: Teşekkürler
Bugün 5 Şubat 2025. K24’teki ilk yazı 5 Şubat 2015’te yayına girmiş, kısacası K24 tam on yaşına basmış demektir bu. Az şey değil: On yıl boyunca yayın yapan, veritabanında her an erişilebilir ve taranabilir durumda 6000’den fazla yazı, eleştiri, deneme ve kitap tanıtımı bulunan bir site bu.
Nice senelere diyelim… Başta Yasemin Çongar, Nilüfer Kuyaş, Sibel Oral olmak üzere, kuruluşundan itibaren K24’e emeği geçmiş herkese çok teşekkürler. Yayın kurulu üyelerimizi unutmayalım; özellikle de Virgül’den beri –demek yaklaşık 30 yıldır– desteğini esirgemeyen sevgili Behçet Çelik’i. Ayrıca K24’ü yaparken hayatımı kolaylaştıran arkadaşlarımı anmalıyım: Feza Kürkçüoğlu, Alper Zorlu, Coşkun Ak.
K24 okurlarına da teşekkür etmeli – varlıklarını çoğunlukla sadece site istatistiklerinden bilsek de… Okurla yazar arasında keskin bir ayrım yaparsak okurlarımıza bu şekilde haksızlık etmiş oluyoruz, oysa sessiz çoğunluğun dışında kalıp bir şekilde bize katkı veren okurlarımız kısa sürede yazarımız olabiliyorlar. Hep sorulan, sık sık cevapladığım soruyu (“Dışarıdan yazı alıyor musunuz?”) bu vesileyle başka türlü cevaplayayım: Alıyoruz da diyemem, almıyoruz da… Çünkü bizim için dışarısı ile “içerisi” arasında kesin bir ayrım yok, okurla yazar arasında olmadığı gibi…
Bence en çok K24 yazarlarına şükran borçluyuz. Şu sıralar her zamankinden daha çok: Eylül 2024’ten beri bütçe ve kriz nedeniyle telif ödeyemeyen K24’ün en önemli sponsoru (belediyeler, yayınevleri ve kültür kuruluşları değil), gönüllü katkılarını esirgemeyen, telifsiz yazmaya devam eden yazarlarımız. En kısa zamanda durumun düzelmesini umarak hepsine teşekkürler ve sevgiler – yazısını minik değişiklik ve farklı versiyonlarla defalarca göndermeden duramayanları da dahil olmak üzere…
EDİTÖRÜN NOTU [2024] için lütfen buraya tıklayınız.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 3
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Dikey Devinim / Faydalı İşsizlik Hakkı / Güller Tepesinde / İnsanın Eskimişliği / Kürt Sağı / Modernizm Barikatlarda / Senin Ütopyan / Şüpheli Hal ve Hareketler / Toprağa ve Güneşe Saldırmak / Unutulmaz Süit