Kjersti Skomsvold:
“Çizmesi en zor olanı köpekler,
en kolayıysa şeytanlar!”
“Çocuk’u yazma süreci; dil yaşadıklarımızı anlatmak için kifayetsiz görünse bile, şayet kendimizi ona teslim edersek, yine de onun yeterli olduğunu keşfedebileceğimize dair bir inanç aşıladı bana.”
Kjersti Skomsvold
Norveç edebiyatının en kırılgan, en içe dönük ama aynı zamanda en keskin seslerinden biri olan Kjersti Skomsvold, Türkçedeki yolculuğunu uzun süredir Jaguar Yayınları’yla sürdürüyor. Hızlandıkça Azalıyorum ile okurların kalbinde yer eden; 33 ile zamanı, kaybı ve varoluşu benzersiz bir matematikle yeniden kuran Skomsvold, şimdi yeni kitabı olan Çocuk ile Türkçede bir kez daha karşımızda. Sözün nabzını, sessizliğin ritmini ve kırılganlığın katmanlarını duyabilen bir yazar olarak Skomsvold, her eserinde insanın hem en yalın hem en karmaşık haline dokunmayı başarıyor. Biz de onunla Jaguar Yayınları’ndan çıkan bu son kitabını, yazma biçimindeki ısrarcı incelikleri ve edebiyatına yön veren karanlık-ışık dengelerini konuştuk. Bu söyleşi, Skomsvold’un dünyasına açılan taze bir kapı niteliğinde.
Skomsvold
Sanki sizinle birlikte ormanda, büyük bir ağacın gölgesine yaslanmış oturuyormuşuz gibi hissediyorum; her şeyi olduğu gibi kucaklayan, sakince nefes alan bir ormanda. Hoş geldiniz sevgili Kjersti. Söyleşimize başlamadan önce, bize eşlik etsin diye bir şarkı istesem sizden?
Teşekkürler sevgili Onur. Roman yazma sürecinde ormanda olmak benim için çok mühim; bu yüzden bir ağacın altında oturup sohbet etme fikri çok hoşuma gitti. Şimdi aklıma geliveren şarkı Bill Callahan’ın Too Many Birds’ü. Bu şarkıyı çok seviyorum.
Çocuk, Jaguar Yayınları etiketiyle ve Deniz Canefe’nin çevirisiyle Türkçede yayımlanan üçüncü kitabınız. Öncelikle hayırlı olsun. Hızlandıkça Azalıyorum sizinle tanıştığım ilk kitaptı; o metinde yalnızlık ve ölüm temaları insanın içini titreten bir açıklıkla yer alıyordu. Yalnızlık ve ölüm, insanın kendi içine eğildiği o derin ve sessiz yarıkları görünür kılıyordu. Çocuk’ta ise bambaşka ama bir yandan da benzer bir dünyaya açılıyoruz: Hayatın gürültüsü, yalnızlığı ve yarım kalmışlıkları arasından bir bebeğin doğumu beliriyor; sanki o kordon hiç kesilmemiş gibi zamanın akışını durdurup kendi geçmişinizi, ilişkilerinizi, hastalıklarınızı ve sevgiyi yeni bir başlangıcın ışığıyla yeniden birbirine bağlıyorsunuz. Bu iki kitap arasındaki bu duygusal salınımın içinde Çocuk’un size geliş hikâyesi nedir? Bu kitabı yazmaya sizi hangi kırılganlık, hangi ihtiyaç, hangi çağrı götürdü?
Herkesin sınırları vardır, ancak yazmak bu sınırları aşmak demek. İlk çocuğumu doğurduğumda uzun süre yazamadım; hayatın sınırlarımı esnettiğini fark ettim ve bu sınırları muhafaza etmeye çalıştım. Etrafımdaki her şey değişirken, yazmanın dayattığı değişimi yakalayabilmek güçtü.
Yazmaya dönmemi sağlayan şeyin ne olduğunu tam olarak söylemem zor, ama bir şekilde yavaş yavaş yazmaya başladım. Öte yandan bulunduğum yerde bir roman için yeni, kurgusal bir evren yaratamadığımı, bütünsel bir anlatının uçsuz bucaksız çizgilerini kontrol edemediğimi fark ettim. İşin özü, “muhayyilemi kullanamıyordum”. Yaşadığım deneyim çok güçlüydü. Filozof Han Fei-tzu’ya atfedilen eski Çin metni Hanfeizi’de, kralın bir sanatkâra en kolay ve en zor çizilen konunun ne olduğunu sorduğu bir anekdot vardır. Sanatkârın yanıtı şöyledir: Köpekler çizmesi en zor, şeytanlarsa en kolayıdır. Demek istediği, bizim için en somutu yakalamanın hakikaten meşakkatli olabileceği.
Bu yüzden, bana yakın olan bir şey hakkında yazmak istesem bile, bunun külfetsiz olacağı anlamına gelmiyordu. Ancak korkuyu bir kenara bırakıp, yazmaya çalıştığım koşulların metne sirayet etmesine izin verdiğimde bir şeyler şekillenmeye başladı. Açıkçası hayatımda ve yazdıkça ortaya çıkan öyküde zamanı tutabilmekten âcizdim; sanki zaman hiç var olmamış gibiydi ya da en azından bildik mantığını terk etmeye karar vermiş gibiydi. Yazdıklarımın parçalı olduğunu, oradan oraya atlayıp durduğunu, anlatının içerik ve karakter bakımından başkalaştığını kabul etmek zorundaydım, çünkü zaten hayatım böyleydi. Şaşırtıcı bir şekilde keşfettim ki, kalemden dökülenler hem biçim hem ifade açısından kendi deneyimlerime daha çok yaklaşıyordu ve daha gerçekçi bir hal alıyordu. Bir noktada bu parçalar bir araya gelerek Çocuk’u meydana getirdi.
33 kitabınızda, sayıların soğuk çizgisinden uzaklaşıp (“Matematik dışında bir şeye bağlanmak istiyorum”) insan sıcaklığına, bir sesin ya da bir varlığın yanınızda sürmesine duyulan arzuyu dile getiriyorsunuz. Sizce insan kendini bulmak için hep bir yere mi tutunur; bir dala, bir ruha, bir yankıya? Ve o dizelerde sezilen otobiyografik titreşimden yola çıkarak sormak isterim: Edebiyat, hayatın ortasında uzanan bir el gibi, sizi bir insanın yakınlığından daha mı çok tuttu hayata? Bu bağlanma ihtiyacının sizin iç dünyanızdaki karşılığı bugün nedir?
Edebiyatı nasıl keşfettiğimi ve yazmaya nasıl başladığımı anlatırken her zaman Finli-İsveçli yazar Willy Kyrklund’a müracaat ederim:
İnsanlar hayatları için bir dayanak noktası ararlar, hem kendi içlerinde hem de dışlarında. Eğer çıpanız dışınızdaysa şanslısınız demektir. Yok çıpanız kendi içinizdeyse zenginsinizdir. Tüm dayanaklar çöktüğündeyse insanlık durumunu tartışmaya başlayabilirsiniz.
Benim başıma gelenler; hastalanışım, eğitimimi yarıda bırakmak zorunda kalışım, ilişkimin sona ermesi ve arkadaşlarımla vakit geçiremeyişimdi. Başka bir deyişle, dışsal çıpalarımı yitirmiştim. Bu yüzden kendime bir dayanak yaratmak zorunda kaldım, bu da edebiyat ve yazmak oldu.
Şair Marianne Moore, “Yabancılaşma yalnızlığa yol açar ve bunun çaresi bir başınalıktır” der. Edebiyat, belki de yalnızlıkla yüzleştiğiniz ve buna çare bulduğunuz tek yerdir. Bir başınayken okuyup yazdıkça, kendinize yettiğinizi anlarsınız.
Ancak, tekrar dışarıda ve diğer insanlarla birlikte olabildiğim için mutlu olduğumu da eklemeliyim.
Metinde yaraların yalnızca acı değil, aynı zamanda bir devamlılık zemini olduğundan; derinleşen bir yaranın içine bir çocuğun, hatta iki çocuğun dikildiğinden söz ediyorsunuz. Yaranın bu kadar merkezî bir yer tuttuğu bir dünyada çocuk iyileştirici bir filiz mi olur, yoksa yarayı taşıyan yeni bir kök mü? Sizce insan kendi içindeki o hiç kapanmayan yarayı bir bahçeye çevirip çocuklarını oraya ekerken iyileşmeyi mi umar, yoksa bu yaranın bir miras gibi geleceğe devredilmesinin kaçınılmazlığına mı teslim olur? Acıdan bir orman mı büyür, yoksa çocuk acıya yeni bir kök mü salar?
Yazarken bana en çok keyif veren anlar, gerçek ya da doğru olduğunu hissettiğim şeyleri yazdığım anlardır. Yaralar hakkındaki şu cümlem de böyle bir anda kuruldu:
Birbirimize açtığımız yaralarda (ya da belki de her seferinde biraz daha büyüyen, biraz daha derinleşen aynı yarada) bir çocuk, iki çocuk ektik ve bu yaralardan çocuklarımız büyüyecek.
Bunun gerçekçi gelmesinin bir nedeni, sanırım bunun gerçekte ne anlama geldiğini hâlâ gözümün önüne getirebiliyor oluşum. Romanda birbirlerine büsbütün yaklaşmak üzere olan ve bunu yaparken kaçınılmaz olarak birbirlerini incitecek olan iki yetişkini anlatıyorum. Bir başkasına yaklaştığınızda, birbirinizi incitmemek imkânsızdır. Aynı zamanda, yeni bir insanı, çocuğu var eden de işte tam olarak bu yakınlıktır.
Metinlerinizde duygu bazen bir sis gibi yükseliyor, bazen de derine çekilen bir akıntı gibi kendisini saklıyor. T.S. Eliot’ın, “Şiir, duygudan ve kişilikten kurtuluştur” sözünü hatırlattığınızda, sanki yazının içindeki gizli bir kapıyı aralıyorsunuz. Bu bağlamda sormak isterim: Şiir sizin için neyin eşiğidir? Duyguların ağırlığını geride bıraktığınız bir geçit mi, yoksa kendi benliğinizin gölgesini başka bir forma dönüştürdüğünüz bir aynalık mı? Yazarken şiirle nasıl bir alışverişiniz, nasıl bir gizli trafiğiniz var?
Bence sorunuzun kendisi başlı başına bir şiir! Roman türünün en sevdiğim yanı, her şeyi içerebilmesi – şiirsel dili de.
Yazarken geçmiş deneyimlerimi bir şekilde dile dönüştürüyorum ve böylece bu deneyimler bir şekil alıyor ve benim dışımda bir şey haline geliyor.
Çocuk’u yazma süreci; dil yaşadıklarımızı anlatmak için kifayetsiz görünse bile, şayet kendimizi ona teslim edersek, yine de onun yeterli olduğunu keşfedebileceğimize dair bir inanç aşıladı bana.
Türkiye’de hiç bulundunuz mu? Türk edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Tanıdığınız Türk yazar ve şairler var mı? Size göre Türkiye ve Türk modeli nedir?
Evet diyebildiğim için çok mutluyum! Türkiye’de bulundum! Tam bir yıl önce Bursa’da düzenlenen bir edebiyat festivaline davet edildim. İstanbul’da da birkaç gün geçirdim ve harika Türk yayıncımla ve ailesiyle tanıştım. Ayrıca birkaç meslektaşım ve okurumla da tanıştım. Benim için gerçekten çok önemli bir deneyimdi.
Gönül isterdi ki daha fazla Türk edebiyatı okumuş olduğumdan bahsedebilseydim, ama beni özellikle derinden etkileyen bir romanın altını çizmek istiyorum: Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri. Olağanüstü bir kitap.
En çok nelerden sıkılıyorsunuz bugünlerde; neler yapıyorsunuz kendinize ait zamanlarda ve son okuduğunuz kitap hangisi?
Aslında pek sıkılmam; sıkılmaya başladığım anda yazmayı düşünmeye başlarım. Yazmadığım zamanlardaysa çocuklarımla birlikteyim. İkisi de hem çok küçük hem de çok büyükler. Onlara öğle yemeği hazırlıyorum, saçlarını tarıyorum ve futbol idmanına götürüyorum.
Dag Solstad’ın son romanını yeni bitirdim. Solstad roman yayımlanmadan önce vefat etti ve yazarın ardında bırakacağı son eser olduğunu bildiği bir şeyi okumak çok etkileyici. Dag Solstad’ın romanlarının Türkiye’de de popüler olduğunu biliyorum ve bu romanı bilhassa tavsiye ederim.
Ve son olarak: Hadi dünyayı kapatıyoruz hanımlar beyler diye anons geçiyor, durum çok ciddi. Çantanızı hazırlıyorsunuz, bir yandan gidiyoruz artık. En son ne bırakmak isterdiniz dünyaya?
Barış.
Türkçe çeviri: RİFAT ÖZÇÖLLÜ