Edebi metinlerin görünmezlerini görünür kılan
Hayali coğrafyalar
“Çok değil, bundan on yıl önce tek bir mekâna odaklanırken, bugün Edebiyat Coğrafyaları sayesinde zaman, uzam, hatta zihin haritaları oluşturmakta, bunların bile analizini yapabilmekteyiz.”
Bath şehrinde bir Roma Hamamı.
Biraz İngiliz klasikleri okuduysanız, kahramanların hava değişimi için sık sık Bath şehrine gittikleri dikkatinizi çekmiştir. Mesela Jane Austen, kadın roman kahramanlarını hava ve su terapisi için Bath’a gönderen yazarlardan biridir. Kahramanlar burada öngörülemeyen bir zaman, genellikle ailenin yazlık evi olarak gecen malikânesinde veya zengin akrabalarının şatosunda konaklar. Bir süre sonra Bath okur için görkemli kaplıcalara, Roma hamamlarına sahip, İngiltere’nin güney sahilinde yer alan popüler bir şehirden, asabı bozulmuş kadınların “iyileşme, kafa dinleme” mekânına dönüşür. Kısaca Bath, artık kent ile kahraman arasında kurulan duygusal bağla birlikte, kırılganlığın, duygusal çöküşün, hassasiyetin imgesidir.
Yazarların coğrafyayı metinlerinde nasıl kullandığına dair kafa yormak filozoflarla başlamış, günümüzde fizik alanından sosyal bilimlere taşarak sınırsız bir sahaya dönüşmüştür. Yüzyıl önce coğrafya, öykünün arka planını oluşturan betimleyici bir unsurken disiplinlerarası bir alana dönüşmüş, edebiyatı olağanüstü bir noktaya taşımıştır.
Hümanist
Galler Aberystwyth Üniversitesi’nde 20. Yüzyıl Edebiyatı konusunda dersler veren Neal Alexander, Literary Geographies[1] (Edebiyat Coğrafyaları) kitabındaki “Thinking Space”(Düşünce Mahalli) makalesinde, beşeri coğrafya uzmanlarının ve edebiyatçıların uzun zamandır insan ile insan harici ortamların arasındaki ilişkiyi incelediklerinden ve mekân, din ve manzaranın edebi metinlerdeki izdüşümüne kafa yorduğundan bahseder. Bir yer/mekân asla tarafsız olmaz; hafıza, kimlik ve hayal gücüyle bağlantılıdır. Coğrafya ve edebiyatçılar iki farklı koldan çalışmalara devam etmiştir. Beşeri coğrafyacılardan Yi-Fu Tuan ve Douglas Pocock 1970 ve ‘80’lerde hümanist yaklaşımlar ortaya sürer. Edebiyattaki coğrafya, tarihî ve siyasi unsurlar kadar dikkate alınmamaktadır. Halbuki çağdaş edebiyat teorileri üretmek için coğrafi gelişmelerin diğerleriyle eşzamanlı olması gerekir. Tuan’ın Topophilia: A study of environmental perception, attitudes, and values (1974) ve Space and Place: The Perspective of Experience (1977) adlı çalışmaları, edebi analizi derinden şekillendirir. Tuan, mekânın deneyim, hafıza ve anlam yoluyla bir “yer” haline geldiğini savunur.
Aynı şekilde, Raymond Williams’ın Türkçeye henüz çevrilmemiş The Country and the City (1973) kitabı kültür coğrafyacılarını kayda değer biçimde etkilemiştir. Williams’ın yazdıkları dönemin ufuk açıcı edebiyat teorileri arasına girmiş, kent ve kırsala bakış açısındaki sorunsalı ilk defa gözler önüne sermiştir. Williams kırsal ve kent arasında karşılaştırmalar yaparken, kendinden önce yazılan aynı konudaki kaynakları neredeyse hiç referans almaz. Kent onun için Londra’dır. Londra ise kapitalist üretim, işgücü ve sömürüyle beslenen bir düzendir. Kırsalı cennete benzetirken, kent için “gelişmişlik ve çokbilmişliğin yanı sıra yalnızlık ve kaybolmuşluk hissi veren bir ‘kara ayna’dır” der. Dolayısıyla, bu özellikler oralarda geçen metinlere de etkimiştir. Williams bundan ötürü disiplinlerarası araştırmaların ciddiye alınması gerekliliğine dikkat çeker. Kırsal ve kent insanı arasındaki farklara salt cahil-okumuş, zengin-yoksul karşıtlıklarıyla değil, sosyolojik ve psikolojik açıdan da bakılması gerekir. Çocuklukta anımsanan kırsalın bizlerin damağında bıraktığı zamansız tat, nostaljik bir öykünmeden fazlası değildir ona göre. Yani insan da, mekân da zaman içinde değişime uğrar ve kırsal kişinin hafızasındaki nostaljiyle o zamanda donakalır. Kırsal ve kent arasındaki kontrast gerçekte yaşam tecrübemizin ve toplumumuzdaki krizin farkındalığıdır bir bakıma.
Benzer bir başka söylem de Edward Said’e aittir. Edebi metinlerdeki ‘coğrafi ifadelendirme’ (geographical articulation) için, tarafsız ve çok yönlü araştırmalar ortaya koyan coğrafyacıların çalışmalarının okunması gerektiğini söyler (Said, 1993:61). Birbirine eklenerek giden teorilere “edebiyat haritaları” ile keskin bir damga vuran Franco Moretti’nin katılımıyla anlatılardaki mekânların çözümlenmesi yeni bir boyut kazanır. Susan Stanford Friedman ile Moretti, Bahtin’in çalışmalarına farklı açılardan yaklaşır. Romanlardaki atmosferin belirgin anlatıları ön plana çıkardığını ve kimi anlatıların ancak hikâyenin geçtiği kimi mekânlarda inandırıcı olduğunu belirtirler. Atlas of the European Novel’da[2] Moretti, 1800-1900 yılları arasında yazılmış İngiliz romanlarında geçen mekânların haritalarını çıkarır ve bunu birçok romana uygulamak suretiyle metinlerdeki mekânlar arasında ortaklıklar keşfeder. Bath örneğini giriş kısmında vermiştim. Buna benzer başka bir örnek de İngiliz romanlarındaki trajedilerin hep ‘uzakta’ yaşanmasıdır. İngiliz bir kahramanın başına çok kötü bir şey gelecekse, bu kendi ülkesinde değil, uzaklarda, yabancı bir ülkede olur. Buralar sınır ötesi yerlerdir; Fransa başta olmak üzere, İspanya, İtalya, Kuzey Afrika. Gelelim aşka… Birbirine âşık bir çiftin ayrılması gerekiyorsa, erkekler Hindistan, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda gibi sömürgelere gider. Zira bu mekânlarda muhakkak ortak tanıdıklar vardır ve bu sayede çevre edinilir. Sömürgeler kahramana bütünüyle yabancılık hissi ve lisan sıkıntısı çektirmeden yaşama imkânı tanır. Moretti bu manevraları yazarın başvurduğu sembolik ve mutlak yollar olarak değerlendirir. Coğrafya ile kurgu ilişkisini mekân haritalarıyla ispatlar ve buna da ‘edebiyat coğrafyası metodu’ der.
Andrew Thacker, Moving Through Modernity: Space and Geography in Modernism[3] kitabında, edebiyat coğrafyası tanımının bu kadarla kalmadığını, mekân ve topoğrafyanın önemli olduğu kadar modernitenin de bu kapsama dahil edilmesi gerektiğinde ısrar eder. Thacker’a göre Ford, edebiyat coğrafyaları konusunda müthiş bir önsezi göstermiştir. Ford, Londra için, “bir dünya şehridir” der. Londra’nın ruhu, ulaştırma ve taşımacılığın süratiyle oluşmuştur. Hikâyelerin içindeki tramvay, otomobil ve demiryolları da bu anlamda modern şehir atmosferini temsil eder.
Edebiyat coğrafyalarının hayalî coğrafyalar, edebiyat kartografyası, jeokritisizm,[4] ekokritisizm[5] gibi başka birtakım adları da var. Michel Foucault, Gilles Deleuze, Henri Lefebvre, Mikhail Bakhtin ve bir grup edebiyat düşünürü, uzamın (space) genelgeçer sınırları ihlal eden yepyeni kavramlarını gündeme getirmiştir. Birey, mekân ve diğer her şey arasındaki ilişkiler sil baştan yorumlanmalıdır. Fransız düşünür ve edebiyat eleştirmeni Foucault, “Başka Mekânlara Dair”[6] adlı makalesinde başkalaştırılmış mekânları “heterotopya” olarak nitelendirir. Heterotopya, olması gereken yerde olmayandır. Yer değiştirmiş bir organ bile olabilir bu. Somut bir örnekle, çift kişilik anne-baba yatağı çocuklar için bir heterotopyadır mesela. Asıl görevi üstünde uyumak olan bu ev eşyası, çocuklar tarafından üstünde hopla zıplaya kullanılan bir oyun alanına dönüştürülmüştür. Masa altlarının, masa üzerine serilen uzun bir örtü yardımıyla çadır görevi görmesi de heterotopyaya örnektir. Foucault, “Artık mekân yoktur, uzam vardır; uzam ise konuşlandırmalara ya da mevkilere (emplacement) dönüşmüştür” der. Çünkü mekânın sabit olma durumu Galileo’nun dünyanın dönüşünü resmen açıklamasıyla son bulmuş, artık yerküre üzerindeki her şey için hareket dönemi başlamıştır. Hareket sayesindeyse yer dediğimiz olgunun sabitliği ortadan kalkar. Bu varsayımıyla Foucault mekân ve uzama 1967 yılında yeni bir bakış kazandırır.
Avangard teorilerin en sonuncusu 2007 yılında Geocriticism isimli çalışmasıyla Fransız akademisyen Bertrand Westphal’e aittir. Jeokritisizm, edebiyat teorisi, coğrafya ve haritacılığı birleştirir ve dört ana ilkeyi esas alır. Mekân-merkezcilik (adı üstünde – metnin odağı mekândır), Sınır Aşımı (edebiyat alanı melezdir: kısmen gerçek, kısmen hayal ürünü), Çok Odaklılık (asla tek bakış açısı yok; farklı yazar aynı şehri farklı duygularla anlatsa da, metinlerarası bağ hep var), Çoklu Duyu (edebiyat, ses, dokunma, koku ve hafıza yoluyla hissedilir. Yani okuma alanı, duyusal ve duygusal deneyimin tüm yelpazesini içerir).
Edebiyat Coğrafyası tam olarak ne işe yarar?
Edebiyat Coğrafyası[7] edebi metinlerdeki manzarayı edebiyat, coğrafya, tarih, dilbilim gibi bilimlerarası ya da disiplinlerarası branşlar yardımıyla inceleyerek anlamaya çalışır. Karakterler, alışkanlıklar, ulaşım, bitki örtüsü ve iklim; bunların tümü hikâyenin manzara’sıdır, yani landscape’i. Landscape, İngilizce land+scape yani yerküre parçası anlamındaki kara ve uzantı kelimelerinin birleşimidir. Bu uzantı dikey de olabilir. Landscape dilimize peyzaj olarak çevrilse de, edebiyatta kullanımında belli bir kara parçası üzerindeki her şeye verilen isimdir. Peyzaj çoğunlukla ‘alan düzenleme’ manasında kullanıldığı için ben manzara demeyi tercih ettim.
Manzara (edebiyatta) bir metnin bağlı bulunduğu topografik kesit (bu kesit kara parçası da olabilir, su parçası da) ile onu ilgilendiren her şeyi kapsamaktadır. O halde setting, manzaranın ait olduğu hem zaman hem mekândır. Setting’in kelime anlamı kurulum, kurmak, dizgi ya da ‘hikâyenin geçtiği yer’dir.[8] Ancak bu tanıma zaman unsuru da eklemelidir ki, 21. yüzyıl edebiyat anlayışı yakalansın. Zaman ve mekân hikâyeyi bir çerçeveye soktuğu için, setting’in Türkçe karşılığını çerçeve olarak alacağım.
Edebiyat coğrafyalarından ve teorilerden bahsetmişken, bir metot olarak kartografyadan da bahsetmek gerek. Kartografya geometriye dayalı, topografik şekillerin kâğıda aktarılmasına, yani harita haline getirmesine ve bununla ilgili ölçme, hesap ve çizim işlerinin hepsine verilen isimdir ve giderek yaygınlaşan bir araştırma metodu olma yolundadır. Zürih, ETH Üniversitesi Kartografya & Geoinformation Enstitüsü öğretim görevlilerinden Dr. Barbara Piatti, Moretti’nin Avrupa romanının haritasını çıkaran çalışmasını genişletmiş ve Avrupa’nın Edebiyat Atlası[9] (Literary Atlas of Europe) adında çok önemli bir projeye imza atmıştır.
UZH Zürih Üniversitesi İngilizce Profesörü Christina Ljungberg ile tamamladığı bu projede, Avrupa romanlarının kartografya aracılığıyla edebi haritalarını çıkartır. Bu çıkarım sırasında metni doğru tahlil edebilmek için önce mekânlar, ardından çerçeve yani kültürel unsurlar çıkarıldıktan sonra kalan veriler üç grup altında toplanır, ki Piatti’nin çalışmasını kendinden öncekilerden ayıran da budur. Piatti bu üç grubu ‘Doğru, Dönüştürülmüş, Hayalî’ olarak üç başlık altında toplar. Örneğin, Agatha Christie’nin romanlarındaki St. Mary Mead kasabası sevimli bir köy olarak görünmekle birlikte, birçok cinayete ev sahipliği yapar (Christie, İngiliz okurlarını hayal kırıklığına uğratmamak için bu isimde bir köy uydurmuş). Yani köyün adı hayal ürünüdür. İçinde yer alan market, pansiyon, otel, bar, lokanta gibi mekânların Birleşik Krallık’ta hemen her kasabada rastlanan Red Lion, Kings Arms, The Meadow House gibi sıradan isimleri vardır. Ancak orada yaşayan insanlar, bitki örtüsü, ulaşım imkânları, günlük alışkanlıklar o coğrafya insanına, yani İngilizlere aittir. Şu halde, bu metindeki kartografya hayalîdir, çerçeve dönüştürülmüştür, kısmen gerçek ya da kısmen hayalîdir, kültürel unsurlar ise doğrudur.
Uzam (Space) ve Uzamsal Hareketlilik (Spatial Turn)
Uzamsal hareketlilik, ‘80’lerin sonlarında ortaya çıkmış, insan eliyle değişen ortama ve o doğa parçasında meydana gelen dönüşüme verilen ad. Beşeri ve sosyal bilimlerde tespit edilmiş, başta coğrafya ve mimarlık olmak üzere hemen hemen tüm bilim dallarında süregelen varoluşçu ve epistemolojik yanlılığın tahtını sarsmış bir terim.
Newton, uzamı “Tanrı’nın mekânı” olarak kabul eder, Descartes ise, “Tanrı ruhanidir, uzam değil” der. Öte yandan, Aristotales mekânı “her şey” olarak adlandırmış, Kant ise uzamın nesnel ve maddi bir şey değil, hissedilebilir ve nesnesiz olabileceğini savunmuştur. Kant’a göre nesnesiz uzam olurken, uzamsız nesne olmaz.
Sosyal bilimciler, örneğin Kültürel ve Post-kolonyal Çalışmalar uzmanı Prof. Iain Chambers,göçmenleri bir çeşit heterotopik varlıklar olarak ifade eder. Çünkü göçmenler, asıl kültürel ve coğrafi koşullarının dışında, sınırları aşarak başka yerlerde konumlanmıştır ve bundan ötürü heterotopik bir kimliğe bürünmüştür.
Said, Şarkiyatçılık’ta[10] Batının Doğuyu betimlemesini “hayalî coğrafya” olarak adlandırmıştır. Ona göre hayalî coğrafyalar (imaginary geographies) güç, bilgi ve coğrafya üçgeninden meydana gelir. Otoriteler beşeri ve sosyal bilimleri domine ederek, doğuyu her boyutta şekillendirerek suni bir kültür yaratır. İnsan eliyle haşince gerçekleşmiş bu oluşumlar otoriter rejimler için kıymetli kılınmak adına milletleri iyiden iyiye başka rollere sokar. Ve bu başka insanların, başka diyarların, başka manzaraların, peyzajların geri dönüşümü yine otoritenin ekmeğine yağ sürecektir. Şarkiyatçılığın temel taşı olan hayalî coğrafya, üç boyutlu dönüşüm araştırmalarının vazgeçilmez ana konularından biridir.
Kendini siyahların beyaz ışığı sanan işgalciler
Hayalî coğrafyalardan bahsetmişken göç edebiyatından bahsetmemek olmaz. Göç edebiyatı, göçmen, göç alan mekân, göç edilen mekân (ki edebiyatta buna manzara demiştik) ve yerel halk arasındaki dörtgen içindeki ilişkileri anlatır. Burada birçok taraf, birçok mağdur vardır. Kazanansa yoktur.
16. yüzyıldan itibaren Avustralya, Güney Afrika, Yeni Zelanda veya Kanada gibi Birleşik Krallık sömürgelerine rütbe ve para vaat edilen memur aileler göç etmek zorunda bırakılmıştır. Bu insanlara, İngilizcede ‘iskân edilen bir yere yerleştirilen kimse’ anlamına gelen settler ya da settlers denir. Bu yazımda settler kelimesine karşılık olarak işgalci-göçmen sözcüğünü kullanmak isterim.
Sil baştan bir yaşam kurma derdindeki insanlar, Birleşik Krallık’ın serin ve yağmurlu havasından sonra çöl şartlarına, kavurucu güneşe, yılanlara, devasa örümceklere, kuraklığa, susuzluğa, erkeksiz evlerini haraca kesen eşkıyalara (erkekler yeni yerleşim yerlerinde çalışmak üzere sezonluk işçi olarak çalışır. Yani bir denizci kaptanı gibi aylarca evden uzak kalabilir), zehirli bitkilere, ıssızlığa alışmaya çalışır. Prof. Iain Chambers’ın söylediği tam da budur. Heterotopik kimliğe bürünen pembe-beyaz ciltli İngilizler, Avustralya’yı oluşturmaya zorlandıktan sonra, ciltleri daha önce hiç görmedikleri kuvvette güneş ışığına maruz kalır. Günümüzde cilt kanserinin en fazla Avustralya’da görülmesinin sebebi budur; halkın beyaz ırka ters düşen bir coğrafyada yaşaması.
Bulletin dergisi,
17 Temmuz 1880, Sydney.
Hatırlayalım, Avustralya koloni yaşamına ülke çapında bir hapishane olarak başlar (1788 sonrası). Ardından gelen 80 yıl içinde 160.000 kadar idam mahkûmu Birleşik Krallık’tan buraya sürülür. Şartlar ve iklim o kadar acımasızdır ki, mahkûmların çoğu kendiliğinden ölür. Bugünkü nüfusun % 20’si mahkûmlardan kalan nesillerdir.
1890’larda Avustralya’nın nüfusu bir milyona yakınken, yerleşim mesafeleri birbirinden hayli uzaktır. Bu durum yönetimin halkla, halkın da birbiriyle irtibatında aksaklık yaratır; kimsenin olan bitenden haberi olmayınca basılı yayın organları devreye girer. Bunlardan en meşhuru Bulletin (Bülten) adında bir dergidir. Bulletin ilk defa 31 Ocak 1880’de, Sydney’de basılmıştır. Politika, iş dünyası, edebiyat, karikatür, resim, illüstrasyon içeren dergi milli duygular uyandırmak ve insanları aynı çatı altında toplamak hedefine kısa süre içinde ulaşmıştır. Dergi aynı zamanda Avustralya kültürünü ve siyasetini de şekillendirmiştir. Derginin Red Pages[11] adındaki kısa öykü/şiir bölümünde Barbara Baynton, George Lewis Becke, Christopher Brennan, Mary Gilmore, Henry Lawson, Dorothea Mackellar, Andrew Barton ‘Banjo’ Paterson gibi genç yazarlar vardır. Derginin tutulmasıyla bu yazarlar da hızla popüler olur ve başta anakara olmak üzere, dünya edebiyatında seslerini duyururlar.
Henry
Lawson
Derginin asıl manifestosu milli duyguların oluşumudur. İlginçtir, burada bahsedilen milli duygu, ABD’nin tersine, hedonizmdir. Bir tarafta ABD göçmen toplamak için limitsiz bireysel zenginlik sözü verir, “Amerika’ya gel, zengin ol!” sloganları atarken, Avustralya’daki işgalci-göçmenlere “yarının derdiyle uğraşmayı bırakıp yaşamaya bak” denir. Avustralya zaten beyaz adamındır, yani “Avustralyalıların”! Louisa adında feminist bir yayıncıyla altın avcısı bir babanın oğlu olan Henry Lawson bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Bu genç adamın kalemi diğerlerinden farklıdır; gerçekçi (trajik) ve komik. Çöl kırsalına mahkûm olmuş insanların sesi Lawson’dur artık. Öykülerinde soyluları, zenginleri ve mevki sahiplerini değil, alelade karakterleri anlatmıştır. Cinsiyetsiz yaklaşımı onu avangard, hatta feminist bir yazar olarak tanıtır. Farklı öykülerde farklı karakterlere aynı isimleri kullanması (Mary, Tommy, Joe, vb.), çiftçi ailelerinin tekdüze yaşantılarına, insanların benzerliğine bir göndermedir. Bu benzerlik fiziki değil, kader benzerliğidir. İmkânsızlık sınıf farkına da izin vermemiştir ki… Şartlar aynı, para aynı, olanaklar ve olanaksızlıklar aynıdır. ‘Güneşyanığı ülkenin’[12] kültürel çıkmazını gözler önüne seren Lawson’un yüzü, hatta eserlerinin kapakları posta pullarına basılır. “A Day on a Selection” öyküsünde inek sağmayı beceremeyen çiftçiler tam bir realizm parodisi, tam bir Avustralya mizahıdır. Ve nihayet 1892’de yayınlanan ve bir annenin eve giren zehirli yılanın uyuyan çocuklarını sokmaması için bütün gece başında beklemesini anlatan Drover’s Wife[13] kendinden sonra gelecek pek çok hikâyeye ilham kaynağı olur.
Yazar öykünün kahramanı olan kadına ad vermez. Çünkü bu kadın her köylü kadını gibi güçlü, vefalı, anaç ve kanaatkârdır. Gıyabında diğer tüm köylü kadınları temsil eden bu hikâye Avustralya’nın ikonu haline gelir. Hatta yıllar sonra Avustralyalı meşhur ressam bu kadın kahramanı tuvale aktararak ona bir de görsellik kazandırır.
Kanada edebiyatı Avustralya edebiyatına bir o kadar benzer ve benzemez. Benzerlik anavatandan kopmaları, şehirden yabana atılmaları, benzemezlik ise olmayan kimlikleridir. Salt yabancılama değildir bu, bu yok’a gidiştir. Öylesine yoktur ki, yerlerin isimleri konmamıştır daha. Daha iyi bir gelecek için kıta değiştiren insanların kim olduğu uzun süre muğlaklığını korur. Kanadalı kimdir? İstila sırasında soykırıma uğrayan ilkel kabileler mi, istilacılar mı, yoksa beyaz adamların ardından hükümet teşvikiyle dünyanın dört bir yanından oraya yerleşenler mi?
Kanada’da 1960 yılına kadar büyük devlet adamlarının biyografileri hariç, edebiyata dair bir şey bulmak zordur. “Milli” edebiyat 1960’tan sonra göçmenler tarafından yazılmaya başlanmıştır. Yani Kanada edebiyatı göçmen edebiyatıdır bir bakıma. Geldikleri toprağı değil, göçtükleri toprağı kimi ‘yaban’ olarak görür, kimi ‘vatan’. Bugün Kanada iki dilli bir federasyondur. Hükümet, barındırdığı etnik gruplara “kökenini kaybetme” der ve farklı dillerde gazeteler çıkartır. Böylece halk ortak bir dil oluşana dek, geride bıraktığı topraklardan ve yeni vatandaki aynı dili konuştuğu insanlardan haberdar olabilecektir.
Kanadalı yazar ve şair Margaret Atwood böcekbilimci bir babayla, beslenme uzmanı bir annenin üç çocuğundan ortancası. Babasının işi nedeniyle çocukluğu Quebec’in kuzey ormanlarının içinde geçen Atwood, 1970 yılında yayınlanan ve üç bölümden oluşan The Journals of Susanna Moodie[14] adlı şiir kitabında, 1832-1969 arasındaki dönemin sesi olur. İlki 1832-1840, ikincisi 1841-1870 ve üçüncü günlük 1969 yılına aittir. Bu şiirlerden “Path and Thingscape” insanların Quebec’e ilk adım attığı zamanı, bitmeyecek gibi görünen uzun ve zorlu bir gemi yolculuğunun ardından medeniyete kavuştuğunu sanan beyaz adamın çok geçmeden nasıl bir bilinmezin içine düştüğünü anlatır. Kanada adeta dekorunu bekleyen, devasa bir sahnedir ve bu sahnenin üstündeki herkes biçaredir.
Günümüzde coğrafya ile kültür çalışmalarının paralel yürütülmesi edebiyat araştırmacılarına devasa bir pencere açar. Tarih, coğrafya, sosyoloji, antropoloji, ekoloji, siyaset tarihi gibi sosyal bilimlerin de yardım ettiği bu çözümlemeler bize disiplinlerarası çalışmaların önemini bir kere daha gösterir. Çok değil, bundan on yıl önce tek bir mekâna odaklanırken, bugün Edebiyat Coğrafyaları sayesinde zaman, uzam, hatta zihin haritaları oluşturmakta, bunların bile analizini yapabilmekteyiz. Edebiyat Coğrafyaları bize metinlerin görünmezlerini görünür kılar, araştırmacıları özgürleştirir. Edebiyat ve göç ilişkisini doğru anlamamızı; milli duyguları besleyen, tarih bilinci altında “öğretilmiş tarihin” diğer yüzünü görmemizi sağlar. Bunun için de disiplinlerarası çalışmaları önemsememiz şarttır.
“Literary Geographies-Immigrant Literature” (Edebiyat Coğrafyaları-Göçmen Edebiyatı) dersinde irdelediğim Margaret Atwood’un Kanada manzaralarını içeren şiirlerini, işgalcilerin kimseye göstermek istemediği yaralı yanlarını duyumsattığı için çok sevmiştim. Bu nedenle, yazımı beni derinden etkileyen bu şiirle sonlandırmak isterim.
Paths and Thingscape
Those who went ahead
Of us in the forest
Bent the early trees
So that they grew no signals.
the trail was not
among the trees
but the trees
and there are some who have dreams
of birds flying in the shapes
of letters; the sky’s
codes;
and dreal also
the significance of numbers (count
petals of certain flowers)
In the morning I advance
through the doorway; the sun
on the bark, the inter-
twisted branches, here
a blue movement in the leaves, dispersed
calls/ no trails; rocks
and grey tufus of moss
The petals of the fire-
weed fall where they fall
I am watched like an invader
who knows hostility but
not where
The day shrinks back from me
When will be
that union and each
thing (bits
of surface broken by my foot
step) will without moving move
around me
into its place
NOTLAR
[1] Neal Alexander, Thinking Space On Literary Geography, Aberystwyth University, United Kingdom, Vol 1, No 1, 2015.
[2] Moretti Franco, Atlas of the European Novel 1800-1900, Verso, London, 1999.
[3] Thacker Andrew, Moving Through Modernity: Space and Geography in Modernism, Manchester University Press, 2003.
[4] Jeokritisizm: Coğrafya, mimari, şehir çalışmaları veya sınırsızlaştırma gibi felsefe bağlantılarına denir.
[5] Ekokritisizm: Edebiyatta doğanın rolünü inceler.
[6] Des espaces autres: Foucault’un 1967 yılında verdiği konferansın başlığı.
[7] İng. Literary Geography.
[9] Die Geographie der Literatur: Schauplätze, Handlungsräume, Raumphantasien. Göttingen: Wallstein, 2008.
[10] Edward Said, Şarkiyatçılık, çev. Berna Yıldırım, Metis Yayınları, Mart 1999, 416 s.
[11] (İng.) Kırmızı Sayfalar.
[12] Avustralya’nın isimlerinden biri de güneşyanığı ülke anlamına gelen Sunburnt Country’dir.
[13] Sığır Çobanının Karısı.
[14] Susanna Moodie’nin Günlükleri.
KAYNAKÇA
Neal Alexander, “Thinking Space” www.literarygeographies.net, 2015.
Margaret Atwood, Eating Fire, Selected Poetry 1965-1995, UK: Virago Press, 2010.
Göksel Göker, “Dijital Heterotopyalar: Başka Bir Bağlamda Yeni Medya”, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi, 2017, 9(4):164-188.
Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü (1880-1918), çev. Ali Selman, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.
Henry Lawson, The Drover’s Wife, www.ebooks. adelaide.edu.au, 2016.
Christina Ljungberg, “Maps Mapping Minds”, Litteraria Pragensia, 2005, s. 185-199.
Franco Moretti, Atlas of the European Novel (1800-1900), UK: Verso, 1999.
Barbara Piatti ve diğ., “Mapping Literature: Towards a Geography of Fiction”, Cartography and Art (Lehn, Gartner, Cartwright), Berlin: Springer-Verlag Berlin, Heidelberg, 2009.
Edward W. Said, Orientalism, UK: Penguin Modern Classics, 2003.
Andrew Thacker, Moving Through Modernity-Space and Geography in Modernism. UK: Manchester University Press, 2009.
Bertrand Westphal, Geocriticism-Real and Fictional Spaces, USA: Palgrave Macmillan, 2011.
EDİTÖRÜN NOTU
Bu yazı, Kasım 2019 tarihli, Bağlam Yayınları’ndan çıkan Edebiyatın İzinde: Edebiyat ve Coğrafyalar kitabında yer alan makalenin güncellenmiş ve genişletilmiş halidir.
Önceki Yazı
Georgi Gospodinov ile röportaj:
“Romanlarımda şiir kaçakçılığı yapıyorum...”
“Neredeyse kolektif bir alzheimer yaşıyoruz. Toplumlar geçmişlerini unutunca, onlara kolayca farklı bir geçmiş satabiliyorsunuz. Veya aynı geçmişi biraz süsleyerek, üzerine biraz fıstık serperek sunabiliyorsunuz.”