Pánta Rheî:
Elvan Alpay’ın işleri üzerine notlar
Elvan Alpay'ın 3 Ocak tarihine kadar Sevil Dolmacı Gallery'de devam edecek sergisi Pánta Rheî üzerine Levent Yılmaz'ın sergi kataloğuna yazdığı yazıyı Tadımlık olarak sunuyoruz.
1.
Şeylerin dilbilgisi
Elvan Alpay’ın yapıtlarında beliren ögeler —yusufçuk, mantar, yaprak, kömür, diken, çiçek— birer semboller sözlüğü değildir, onlar, maddeye dair bir dilbilgisi oluşturur. Bunlar çözümlenmeyi bekleyen alegoriler değil; davranış alanlarıdır. Her seçilmiş varlık, dönüşümün farklı bir kipini (modunu), phûsis’in geniş sözdizimi içinde ayrı bir unsuru temsil eder.
Yusufçuk, cam gibi kanatları ve kararsız hareketiyle, hava ile su, algı ile hız arasındaki fasılanın canlı halidir. Bir an belirir, duraksar, yok olur —ışık ve yönelimden yapılmış bir organizmadır. Alpay’ın kompozisyonlarında, yusufçuk dikkatin kendisinin simgesi gibidir: Kırılgan, bir orada bir burada, geçici. O, asla sabit durmayan bir göz gibidir.
Mantar, bunun tam tersine, hayatın gizli dünyasına aittir. Çürüyüşten doğar, karanlıktan beslenir. Toprağın üstünde gördüğümüz mantar, yeraltında uzanan ağ ya da şebeke benzeri zekânın yüzeydeki yansımasıdır. Elvan Alpay’ın bireysel olanla kolektif olan arasındaki farkı yeniden yazan o miselyum yapısına duyduğu hayranlık, mantara duyduğu bu sürekli ilgi, bir anlamda bu paradoksun yankısıdır. Çözülerek büyümek, kırılganlıkla dayanıklılık kazanmak. Mantar, kendini tüketen bir sürecin en maddî organizmasıdır.
Yaprak, hava ile mineral, hareket ile yapı arasında bir ara bölgeyi işgal eder. Damarları ve zarları, doğanın çizimleridir —Alpay’ın akrilik bazı ve pigmentleriyle aynı akış mantığını paylaşan sistemler. Bir yaprak, fotosentezin haritasıdır; düz ama sonsuz bir alışveriş alanı. Onun resimlerinde yaprağın izi kimi zaman soyutlamaya kaçar; sanki yaşamı sürdürme eylemiyle resim yapma eylemi ayırt edilemezmiş gibi. Bir yaprağı resmetmek, solunumun geometrisini yeniden üretmek olabilir mi?
Kömür ve diken, belleği ve gerilimi içeri alır. Kömür, fosilleşmiş ışıktır —zaman içinde sıkışmış kara madde. Alpay’ın ellerinde endüstri ya da kirlilik sembolü olmaktan çıkar; dönüşümün kaydı haline gelir: Bitkiden minerale, enerjiden kalıntıya, yaşamdan pigmente geçiş. Diken ise bunun karşıt gücü, küçük bir direnç jestidir. Çiçek açarken diken büzülür; ikisi de aynı metabolik mantığa aittir —koruma ve açığa çıkma arasında gidip gelen bir denge. Bu ikilik, Alpay’ın bütün işlerinde işleyen diyaloğun özüdür: Geçirgenlik ile savunma, saydamlık ile opaklık arasında sürekli bir salınım.

Ve çiçek… Sanat tarihinin en fazla yük taşımış imgesidir: Ortaçağ elyazmalarından Hollanda natürmortlarına, Cy Twombly’nin Güller dizisinden Anselm Kiefer’in yanık ayçiçeklerine kadar. Alpay, çiçeği klişeden kurtarır; ona maddî zekâsını geri verir. Onun çiçekleri, güzelliğin estetize edilmiş simgeleri değil, kimyasal “cereyan”lardır. Akrilik ya da cam tozuna bulanmış taç yapraklar, fotosentez hâlâ sürüyormuş gibi ışığı kırar. Rengin sadece bir görünüş değil, bir tepkime olduğunu —ışığın maddeyle karşılaşması olduğunu— hatırlatırlar. Böylece çiçek, algının küçük bir laboratuvarına dönüşür: Fiziğin duyuyla buluştuğu bir nokta.
Alpay, konularını ne anlama geldikleri için değil, ne yaptıkları için seçer. O yüzden de örneğin Yusufçuk’un hangi kültürde neye tekabül ettiği onu çok ilgilendirmez. Aslında her motif bir süreç dersidir: Işığın saydamlıkta nasıl davrandığı, biçimin basınçtan nasıl doğduğu, zamanın yüzeyi nasıl değiştirdiği üzerine. Yusufçuk süzülür; mantar çoğalır; yaprak nefes alır; kömür hatırlar; diken savunur; çiçek yanıt verir. Ortak paydaları güzellik değil, metabolizmadır — hareket halindeki maddenin zekâsı.
Bu doğal biçimlerin kullanımı, Alpay’ın pratiğini gözlemle icat arasında bir yere yerleştirir. Bir bilim insanı gibi olguları değil, süreçleri sınıflandırır. Ama bilimden farklı olarak amacı öngörü değil, katılımdır. Her motif küçük bir birlikte-varoluş deneyi, biçim aracılığıyla düşünen maddenin bir örneğidir. Böylece onun ikonografisi, Herakleitos’un ve daha sonra Bell’in farklı dillerde dile getirdiği fikri açığa vurur: Gerçek olan, etkin olandır — “cereyan” eden. Yusufçuğun kanadıyla bir fotonun dönüşü aynı farklılık dilbilgisine uyar.
Dolayısıyla Alpay’ın seçtiği varlıklar süsleme değil, mevcudiyeti anlamaya ilişkindir. O, doğa hakkında değil, doğayla birlikte resim yapar; her biçim neyi temsil ediyor, neye tekabül ediyorsa, cümle öyle kurulur, malzemenin konuşmasına izin verilir. Bu imgeler, her biri kendi aksanıyla, phûsis’in masalsı (bir varmış bir yokmuş) anlatısında dile gelirler. Onlar aracılığıyla Alpay, dünyanın bir dilbilgisini kurar —sanatın, bilimin ve yaşamın aynı fiili paylaştığı bir dilbilgisi: Cereyan. Buna daha yakından bakalım; ama, genel kuramsal bir çerçeve çizip Alpay’ın işlerini zorla oraya sokup o çerçeveyle açıklamak için değil, fakat, karşı karşıya geldiğimiz bu resimleri anlamlandırabilmek için.
2.
Herakleitos ve şeylerin akışı
Efesli Herakleitos “karanlık” ya da “ağlayan” filozof olarak anılır; bu sıfatlar, aslında ondan çok, ondan sonra gelenlerin tavrını ele verir. Düşüncelerinden bize yalnızca kısa cümleler, ani parlamalar, bilerek yarım bırakılmış bilmeceler kalmıştır. Sonraki düşünürler, bu kadar eksiklik, parça pinçiklik karşısnda huzursuz olmuş ve onun sesini tek bir fikre indirgemeye çalışmışlardır. İşte o çabanın sonucu olarak o ünlü söz, hatta slogan doğmuştur: Pánta rheî — “her şey akar.” Oysa Herakleitos’un böyle bir cümlesi yoktur. Bu söz fazla düzgün, fazla dengeli, fazla huzurludur. Onun dünyası, sakin bir akarsu değil, kendi kıyılarını aşındırarak ilerleyen bir nehirdi —kendini tam da kendi içindeki gerilim sayesinde bir arada tutan bir evren.
Herakleitos’un dünyasında var olmak, mücadele etmekti: Dönüştürmek ve dönüşmek. Durağanlık ve hareket, birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan iki ilkeydi. “Savaş her şeyin temelidir” fragmanı, bir çatışma yüceltmesi değil, gerilimin yaratıcı olduğu yönünde bir gözlemdi. Hareket, şeylerin arka planı değil; varoluşun dilbilgisiydi. Dünya “akış” içinde değil, dünyanın kendisi akıştı.
Modern diller, bu etkin dönüşüm duygusunu tam karşılayamaz. İngilizcedeki flow, yumuşak, kesintisiz bir akışı çağrıştırır. Oysa Herakleitos’un flux’u asla yumuşak değildir. Türkçedeki cereyan kelimesinin çok daha uygun bir tercüme olabileceğini düşünüyorum. Cereyan, hem akımı hem de olayı, bir “vuku bulmayı”, hatta tenin üzerinde hissedilen esintiyi anlatır. Pencereler açık kalır, “cereyan”da kalınır. Hem fiziksel hem de deneyimlenen bir harekettir bu; görünmez ama hissedilir bir şeydir. Şeyler cereyan eder dendiğinde, onların yalnızca meydana gelişi değil, bizden geçtiği, bizde iz bıraktığı da ima edilir. Bu kelime, harekete yeniden sürtünme, değişime yeniden yakınlık kazandırır.

Elvan Alpay’ın resimleri, bu madde anlayışının somut halidir. Doğayı dışsal bir manzara olarak betimlemezler; kendi içinde hareket eden kapalı sistemler gibi işlerler. Pigment akrilik içinde süzülür; cam tozu ışığı hem dağıtır hem hapseder; renkler yoğunlaşır, taşar, geri çekilir. Her yüzey, sanatçının ne gördüğünü değil, malzemenin ne yaptığını kaydeder. Tuval, kimyasal, kütleçekimsel, entropik ve optik kuvvetlerin dengesini aradığı bir alana dönüşür. Bu anlamda Alpay, resmetmez; şeyler onun tuvalinde “cereyan” eder.
Onun pratiği, modern “doğa” kavramımızdan önce gelen Yunanca phûsis düşüncesini yeniden canlandırır.Phûsis, phuō (filizlenmek, meydana gelmek) fiilinden gelir. Var olanların toplamını değil, ortaya çıkışın bizzat kendisini, belirme eylemini adlandırır. Herakleitos’un phûsis kruptesthai philei —“phûsis gizlenmeyi sever”— sözünde anlatmak istediği, dünyayı sürdüren süreçlerin onun içinde gizli olduğudur; görünüş ile oluş ayrılmazdır. Alpay’ın çalışması, bu sırrın perdesini, İsis’in örtüsünü aralar. Biçimler haller arasında titreşir; hiçbir şey bütünüyle sabit kalmaz. Bu resimler doğanın nasıl göründüğünü değil, görünür hale gelirken nasıl davrandığını gösterir.
Bu davranışsal boyut, Alpay’ın sanatını Batı manzara geleneğinden ayırır. O gelenek doğanın düzenini ya da güzelliğini temsil etmeye çalışırken, Alpay doğal olanı bir bilgi sorusu haline getirir: Madde nasıl düşünür? Zekâ yalnızca insana mı özgüdür, yoksa malzemelerin içinde de formlar (eidon ya da morphe) halinde yaşar mı? Alpay’ın yanıtı kuramsal değil, işlemseldir. Her yapıt bir deneydir, hem de bitmeyen bir deney. Akrilik dengesiz bir biçimde kurur; ışık beklenmedik biçimlerde kırılır. Sonuç ne rastlantısaldır ne de bütünüyle denetim altındadır —müzakere edilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, Alpay’ın tuvallerinde bir tür “süreçsel bilgi” modeli belirir: Ustalıkla değil, ayarlamayla ilerleyen bir kavrayış. Bu resimler bize algının da zamansal olduğunu hatırlatır: Dünyayı bir defada değil, arka arkaya gelen değişimler, düzeltmeler ve dengelemelerle kavrarız. Onun resimlerine bakmak, bu dinamiği prova etmektir —görmenin ardındaki yeniden ayarlama ritmine katılmaktır.
Herakleitos’un fragmanları burada yeni bir yankı bulur. “Aynı nehre iki kez giremezsin,” der, “çünkü her defasında başka sular akar.” Bu söz, yitip giden bir dünyanın değil, dönüşerek süren bir silsilenin ifadesidir. Alpay’ın resimleri, bu metafiziği görsel bir olguya dönüştürür. Malzemeler, tıpkı cereyan gibi, hiçbir zaman aynı değildir ama hareketleri kimlik duygusunu sürdürür. Yapıt, değişerek kalır, cereyan eder.
Böylesi bir sanat anlayışı, hem resme hem de doğaya atfedilen kalıcılık beklentisini sorgular. Her daim kaynayan, saklı bir düzenle titreşen phûsis dünyası, tıpkı Alpay’ın yüzeyleri gibi, hiçbir nihai biçim sunmaz. Görmek, izleyiciden önce başlayan ve onu aşan bir cereyana kapılmaktır. Önemli olan anlık biçim değil, parçalar arasındaki sürekli ilişkidir. O ilişkide, “kendi kendini örgütleyen canlılık” anlamındaki kadim phûsisdüşüncesi yaşamaya devam eder. Ve bu süreklilik sayesinde Alpay’ın çalışması, sanatın sunabileceği en derin devamlılığın durağanlık değil, değişimin sürekli tekrarlanışı olduğunu öne sürer.
3.
Doğanın icadı
1989 yılında antik bilim tarihçisi Geoffrey E. R. Lloyd, Oxford’daki Herbert Spencer Dersleri’nin açılışında, göründüğünden çok daha sarsıcı bir sav ortaya attı: Yunanlılar doğayı keşfetmediler — onu icat ettiler. Bu ayrım, Lloyd’un vurguladığı gibi, hayatî önemdedir. Keşif, dünyanın zaten önümüzde durduğunu, sadece bulunmayı beklediğini varsayar. İcat ise inşa etmektir; deneyimi düzenleyen bir kavramın aktif biçimde kurulmasıdır. Yunanca phûsis —bugün “doğa” ya da “tabiat” diye çevirdiğimiz kelime— hiçbir zaman fiziksel dünyanın nötr bir etiketi olmadı. O, insanların oluş, değişim ve nedensellik üzerine düşünmeye başladıkları zihinsel bir çerçeve sunuyordu sadece.
Erken dönem Yunan düşünürleri —özellikle phûsikoi, yani doğa üzerine yazanlar— için doğa, nesnelerin durağan bir envanteri değil, onların nasıl mevcudiyet kazandığını gösteren dinamik bir örüntüydü. Phûsis, özden çok ortaya çıkışı, belirişi, varlıktan çok davranışı anlatıyordu; “cereyan”ı, “akış”tan ayıran tam da buydu. Bir tohumun filizlenmesi, bir nehrin taşı aşındırması, biçimlendirmesi, ateşin odunu yakması — bunlar hayatın mecazları değil, bizzat hayatın kendisiydi; dünyanın dönüşme yetisinin gösterileri. Doğayı düşünen kişinin görevi, şeylere uzaktan bakmak değil, geçişlerine tanıklık etmek, büyüme ile çürüme arasındaki gizli ilişkiyi tarif etmekti.
Lloyd’un bu tezi, “doğa” kavramının evrensel ve zamandan bağımsız olduğu yönündeki inancı sarsar. Onun Yunan ve Çin düşüncesini karşılaştırmalı biçimde incelediği çalışmalarında gösterdiği gibi, neyin “doğal” sayılacağı dilsel, kültürel ve pratik tercihlere bağlıdır. Yunanlılar doğayı adlandırarak görünür kılmışlardı; başka kültürler ise onu adsız bırakarak kutsal ve toplumsal düzenlerle iç içe ele aldılar. Phûsis’i icat etmek, gözlemlenebilir olanla kutsal olan arasında, tekrarlanabilir ile mucizevî arasında bir sınır çizmekti. Bu adlandırma eylemi, hem felsefenin hem bilimin önünü açtı ama aynı zamanda kalıcı bir gerilim de yarattı: Dünyayı nasıl tarif edebiliriz, hele de onu bir kavrama hapsetmeden?
Dil, bu tarihsel değişime olağanüstü bir hassasiyetle tanıklık eder. Yunanca phûsis, phuō (“filizlenmek”, “meydana gelmek”) fiilinden türemiştir ve doğayı kendi kendini başlatan bir eylem olarak tanımlar. Bir yaratıcıya ihtiyaç duymaz; ilkesi içkindir. Latince natura ise nasci (“doğmak”) fiilinden gelir ve böylece bir köken, bir ilk olay, bir “doğuran”ı varsayar. Büyümeden doğuma geçişte ince bir hiyerarşi belirir: Bir şey doğuyorsa, onu doğuran biri olmalıdır. Bu yüzden Latincede natura naturans (“doğuran doğa”) ifadesi, farkında olmadan ilahî bir yazarlığı (yaratıcıyı, auctor’u) ima eder. Dünya, kendiliğinden işleyen bir süreç ağı olmaktan çıkar, bir iradenin yavrusu haline gelir.
Kavram Arapçaya ṭabīʿa biçiminde geçtiğinde —ṭabʿa (“basmak”, “damgalamak”, “mühürlemek”) kökünden— anlam bir kez daha değişir. Burada doğa, dünyaya vurulmuş bir mühür olarak anlaşılır: Hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı bir fail tarafından kurulmuş düzenin izi. Ṭabīʿa’da madde, özerklik değil, tasarımın kanıtını taşır. Böylece kelimenin tarihi olağanüstü bir güzergâh çizer: kendiliğinden örgütlenmeden (phûsis), doğuşla türemeye (natura), oradan da damgaya (ṭabīʿa). Her aşama, içkinlikten dışsal denetime (tahakküme) doğru bir adım demektir.
Bu zincire bir de Sanskritçe’yi eklediğimizde —prakṛti kavramı— yön bir kez daha değişir: pra- (“önce”) ve kṛ (“yapmak”, “biçim vermek”) köklerinden türeyen prakṛti, doğayı ön-biçimlendirilmiş bir ham madde olarak tanımlar (etimolojik olarak ayrı olsalar da, bu kavramla praxis’in paralelliği ilginçtir). Bu anlamıyla ṭabʿa köküne yaklaşır: Her ikisi de bir “biçim verme” eylemini ima eder, biri Tanrı’nın bastığı mühür, diğeri evrenin kullandığı kalıptır.

Bu farklılıklar yalnızca dilbilimsel ayrıntılar değildir; dünyanın karşısında takınabileceğimiz üç kalıcı tavrı özetler. Yunanlı doğayı etkin (neredeyse kaynayan bir kazan!), Romalı yaratılmış, Ortaçağ düşünürü ise yönetilen olarak görür. Modern bilim, bu üç tavrı miras alır ve melez bir dünya görüşü üretir: Doğayı hem özerk hem kurallı, hem kendiliğinden hem yasa uyarınca işler gibi inceleriz. “Doğa yasaları” ifadesi, yöneticisiz bir yönetimi, niyetsiz bir düzeni ima eden bu ikircikli mirasın kalıntısıdır. Aynı şeyin tekrar ettiğine inancımız tamdır.
Elvan Alpay’ın sanatı bu ağır miras içinde konuşur ama onu sessizce yeniden örgütler. Onun atölyesi, Yunan düşüncesi bağlamında, bir gözlem mekânıdır —dâhil olunmuş, katılınmış bir alan— ancak kullandığı sentetik ve endüstriyel malzemeler, Roma-sonrası üretim dünyasına aittir. Kendiliğindenlikle tasarım, büyüme ile imalat arasındaki pazarlık, her akrilik katmanda, her kalıntıda sürer. Her madde belirli bir özne payı taşır; her biri kendi mikro-yasalarına göre tepki verir.
Bu bakımdan Alpay’ın pratiği, phûsis’in örtük bir tarihçesi olarak okunabilir. Yunanlıların felsefe olarak ele aldığını, o süreç olarak kavrar; Romalıların kutsallaştırdığı yaratımı, o işbirliğine dönüştürür. Yapıtı, özerklikle inşa arasında seçim yapmayı reddeder. Doğayı icat etmek, onu sahteleştirmek değil, onunla ilişki kurma yollarımızı görünür kılmaktır. Her fırça darbesi, her kimyasal reaksiyon, hem keşif hem icattır; hem gözlem hem katılımdır.
Bu bağlamda Lloyd’un tezi artık yalnızca tarihsel değildir. Şunu ima eder: Doğa fikri her kuşakta yeniden icat edilmelidir; her dönem, “doğal” olanın ne sayılacağını, yapma ve görme pratikleriyle yeniden tanımlar. Bu farkındalıkla yoğrulmuş Alpay resimleri, doğayı temsil etmez; onun yeniden icadını sahneler. Böylece, keşif ile icat arasındaki sınırın —yani bilimi sanattan ayıran o çizginin— aslında baştan beri sanatsal bir kurgu olduğunu hatırlatır.
4.
Oyunun yitimi
Milano’da bir incir ağacının gölgesinde imana gelen Augustinus’un teolojisinde doğa, Pantakrator’un yazdığı bir kitaptı. Var olan her şey —taş, yaprak, sinekkuşu, yusufçuk, yıldız, ışık— bu kitabın bir sözcüğüydü. Doğayı incelemek, ilahî niyeti okumaktı (her ne kadar “esrarlı”, hatta belki “kavranılamaz” olsa da. Bu anlayışın güzelliği, iç tutarlılığındaydı: Görünür dünya ile görünmez olan örtüşüyordu. Ama aynı zamanda bu kusursuzluk bir tuzaktı; eğer her neden ve sonuç zaten yazılıysa, gerçekten yeni hiçbir şey olamazdı. Evren bir deney değil, bir arşiv haline gelmişti.
Rönesans’la birlikte bu kesinlik çatlamaya başladı. Ampirik gözlemin yeniden keşfi ve mekanik anlayışın yayılması, doğayı okunabilir değil ölçülebilir bir şey olarak tanımladı. Galileo’nun teleskobu, Newton’un kalkülüsü, Bacon’ın tümevarım yöntemi, bilginin vahiy olmadan da ilerleyebileceğini ima ediyordu. Augustinus “Tanrı zamanı da yarattı” diye yazmıştı; Galileo ise zamanın ölçülebileceğini, bölünebileceğini, öngörülebileceğini gösterdi. Doğa kitabı yakılmamıştı —sadece dil değiştirmişti. Bir zamanlar mecazlarla yazılan şey, artık hareketle hesaplanabiliyordu.
On yedinci yüzyıla gelindiğinde Tanrı, sanki inzivaya çekilmişti. Yazarlık eğretilemesi yerini makine eğretilemesine bıraktı. Dünya artık yorumlanacak bir şiir değil, işletilecek bir saat mekanizmasıydı. Bu mekanik dünya görüşü olağanüstü bir açıklama gücü kazandırdı ama aynı zamanda sessiz bir umutsuzluk da taşıyordu. Evren ne kadar anlaşılır hale geldiyse, o kadar da kayıtsızdı. Pascal, hatta, korkuyordu: “Bu sonsuz uzayın ebedî sessizliği beni korkutuyor.” Madde, kusursuz bir kesinlikle ama amaçsızca davranıyordu. Yasa, anlamın yerini aldı. Modern bilimin doğduğu yüzyıllar, aynı zamanda modern yabancılaşma duygusunun da doğduğu yüzyıllardı.
Bu boşluğu insan doldurdu. Gözlemci, deneyci, mühendis —insan özne— tanrısal yaratıcı rolünü üstlendi. “İlerleme” yeni bir inanç biçimi oldu; yaratımı teknolojik zamana çevirdi: Sonsuz bir yenilik zinciri. Tanrı yedinci günde dinlenmişti; insan ise sonsuz çalışmaya mahkûm edildi. Modern dünya artık duramıyordu. Onu tanımlayan duygu, huzursuzluktu.
Bu çerçevede “oyun”, yavaş yavaş felsefî saygınlığını yitirdi. Antikçağ ve Ortaçağ düşüncesinde oyun, boş zaman etkinliği değil, bir bilme biçimiydi. Oyunların kuralları vardı ama aynı zamanda doğaçlama içerirlerdi. Yeni keşifler, tekrar, varyasyon ve hata yoluyla yapılırdı. Oyun, sınırsızlıkla değil, sınırla mümkündü; özgürlüğü anlamlı kılan çerçeve, tam da bu sınırlamaydı. Oysa modernlik sınırdan kuşkulandı. Sonsuz genişleme —kaynak, veri, büyüme— peşinde koşarken, sınırsızlığı özgürlükle karıştırdı. Oysa sınırlar ortadan kalkarsa, özgürleşme mi gelir, bıktırıcı bir yorgunluk mu? Her şey mümkünse, hiçbir şey ilginç değildir.

Elvan Alpay’ın pratiği, oyunun fikrî ciddiyetini geri kazandırır. Onun resimleri keyifli oyalanmalar değil, maddenin sınırlar konduğunda nasıl davrandığını test eden yapısal deneylerdir. Atölyesinde kurallar ne baskıcıdır ne süsleyici —onlar, ortaya çıkışın, “cereyan”ın koşullarıdır. Akrilik kendi temposunda kurur; pigment ve malzeme artıkları sıcaklık ve ışığa göre salınır. Şans rol oynar ama boşlukta değil. Elvan Alpay çerçeveyi kurar; malzemeler onun içinde davranır. Denetim ve öngörülemezlik arasındaki denge bir uzlaşma değil, eserin özüdür.
Bu açıdan bakıldığında, Alpay’ın hamlesi, bilimin en yaratıcı olduğu anlardaki yöntemine paraleldir: Hipotez, gözlem, şaşkınlık, revizyon. Fakat laboratuvarın aksine, atölye, olasılıkları ortadan kaldırmak değil, onlarla ilişki kurmak ister. Alpay’ın resimleri, niyet ile rastlantı, biçim ile olay arasındaki diyaloğu görünür kılar. Onlar, Johan Huizinga’nın Homo Ludens’te söz ettiği “kültürün oyun öğesi”ni sahneye taşır: Her gerçek yaratımın içinde risk, merak ve baştan bilmemekten gelen bir haz bulunur.
Bir Alpay resmine bakmak, bilginin alanına oyunun yeniden girişine tanıklık etmektir. Eser, ne mekanizmanın belirleyiciliğini ne de rastlantının kaosunu kabul eder. Anlamın ustalıktan değil katılımdan —oyunun içinde kalmaktan— doğduğunu gösterir. Bu anlamda özgürlük, kuralsızlık değil; kurallar arasında akıllıca hareket edebilme yetisidir. Modernliğin “oyunun kaybı” diye andığı şey, burada nostaljiyle değil, pratikle tersine çevrilir. Alpay’ın sanatı, dünyayı anlamanın onu gözlemekle değil, süreçlerine katılmakla mümkün olduğunu hatırlatır. En derin düzen, paradoksal biçimde, ancak onun içinde oynamaya razı olduğumuzda görünür hale gelir.
5.
İki doğa: Kiefer ve Alpay
Elvan Alpay’ın doğaya yaklaşımındaki özgünlüğü kavramak için, onun yapıtlarını Anselm Kiefer’in çalışmalarıyla yan yana koymak faydalı olabilir. Her iki sanatçı da görsel dünyalarını yoğun fiziksel maddelerden —toprak, metal, kül, reçine, akrilik— inşa eder ve maddeyi nötr bir araç değil, belleğin taşıyıcısı olarak ele alır. Ancak yüzeyde benzer görünen bu malzemeler, bütünüyle farklı ontolojiler içinde işler. Kiefer’in dünyası, olup bitenlerin ardından kalandır; Alpay’ınki ise başlangıç halidir.
Anselm Kiefer, savaş sonrası Almanya’da, kendi tarihinin ahlakî ve fiziksel enkazıyla yaşayan bir kültürün ortasında yetişti. Kurşun, saman, kil ve yanmış kitaplarla kaplı devasa tuvallerinde ve heykellerinde manzara temsil edilmez, taşınır. Her unsur hem fiziksel hem etik bir ağırlığa sahiptir. Kiefer’in en karakteristik malzemesi olan kurşun, modernizmi tanımlayan şeffaflık metaforunu reddeder: Işığı yansıtmaz, emer. Yoğunluğu, aydınlanmayı bir yüke dönüştürür. Onun simyevî arzusu —aşağı olanı değerliye dönüştürmek— hiçbir zaman masum olamaz. Bu dönüşümün içinde her zaman suçun, yıkımın ve kefaretin gölgesi bulunur. Kiefer’de sanatçının rolü tanık, arkeolog ya da yas tutandır.
Kiefer’in kozmolojisinde doğa, artık özerk bir canlılık değil, bir travma deposudur. Onun toprağı, insan şiddetinin yaralarıyla dolu bir bellektir. Tarlalar verimli değil, savaş alanıdır. Büyüme ile çürüme döngüsü, yaratılışla yıkım arasında donmuş bir alacakaranlıkta durur. Eğer Yunanca phûsis, doğanın kendi kendini var etmesini ifade ediyorsa, Kiefer’in doğası farklı bir soyağacına aittir: Arapçadaki tabi‘a kavrayışına, yani dünyanın ilahî ya da tarihsel bir mühürle damgalanmış olmasına (tabii ki bu damga, Hegel’de geist, Marx’ta ise büyük T ile Tarih’tir). Onun yapıtlarında her malzeme bir damga taşır: Suçun, olmuş olanın, geri döndürülemezliğin damgasını.
Elvan Alpay’ın malzemeleri bambaşka biçimde davranır: Aynı anda hem dalga hem parçacık gibidir. Akrilik baz, cam tozları, pigmentler, organik kalıntılar —hepsi hafif kütleli ama değişken davranışlıdır. Anımsatmak yerine etkileşirler. Kiefer’in kurşunu dönüşüme direnç gösterirken, Alpay’ın maddeleri dönüşümü dayatır. Sertleşir, büzülür, dağılır, kırılır; her biri kendi mikro sıcaklıklarına göre tepki verir. Onun yüzeyleri, olmuş olanın kayıtları değil, hâlâ olmakta olanın mekânlarıdır. Belleği kazımaz; süreci düzenler. Kiefer’in maddesi fosilleşmişse, Alpay’ınki dinamiktir.
Bu fark yalnız estetik değil, aynı zamanda felsefîdir. Kiefer’in vizyonu “Düşüş” teolojisinden türemiştir. Malzemeleri, madde ile ruh (geist), ağırlık ile lütûf (gratia) arasındaki gerilimi taşır. Onlar kefaret sorusuyla yüklüdür: Anlam, yıkımdan sonra yeniden yükselebilir mi? Alpay’ın işi ise bambaşka bir varsayımdan başlar: Yaratılışın nihaî bir anı yoktur; her son, yeni bir biçime doğru bükülür, kıvrılır. Onun varlıklar hakkındaki bilgisi işlemseldir, ilanihaî bir ötedünyadan, zaten belirlenmiş bir biçimde gelmez. Prêt-à-porter değildir. Dünya onun gözünde düşmüş değil, kendi kendisiyle sürekli müzakere halindedir.
Bu ayrım, iki farklı zaman anlayışı olarak da okunabilir. Kiefer olaylardan sonrayı resmeder —zamanın tortusunu, birikmiş kaybın maddeye dönüşmüş katmanlarını. Alpay ise olurken olanı yani, “cereyan”ı resmeder —dönüşümün anlık gerçekleşmesini. Kiefer’in dünyası ağırlığın fiziğine, Alpay’ınki akışın fiziğine aittir. Onun mekânı jeolojik, Alpay’ınki meteorolojiktir. Kiefer’de toz çöker; Alpay’da parçacıklar dolaşır.
Işık bu karşıtlığı tamamlar. Kiefer’in ışığı geriye dönüktür: Yangından arta kalan solgun bir parıltı. Aydınlanma, yas tutmanın biçimidir. Alpay’ın ışığı ise üretkendir; yarı saydam malzemelerin içinde dağılır, sürekli hareket halindedir, hiçbir zaman bütünüyle yakalanamaz. Onda ışık, yüzeylere düşmez; içlerinden yayılır. Parlaklık, vahiy değil, solunumdur —malzemenin kendi kimyasının bir işlevi.

Her iki sanatçı da kadim bir sorunun modern mirasçılarıdır: Madde nasıl can taşır?
Kiefer bu soruya ciddiyetle, Alpay ise dikkatle yanıt verir. Onun doğası trajiktir, kendi yarasının belleğinde donmuştur. Alpay’ın doğasıysa pragmatik, meraklı ve deneycidir. Kiefer’in dünyası yaratılışın tükenişini, Alpay’ınki onun sürekliliğini ima eder. Her ikisi de maddeyle çalışmanın zamanla çalışmak anlamına geldiğini, sanatın hâlâ bir tür, ötesiz bir metafizik olabileceğini gösterir.
Yan yana yerleştirildiklerinde, pratikleri modern doğanın iki zıt ama birbirini tamamlayan vizyonunu çizer: Biri mühürlenmiş, diğeri dolaşımda. Kiefer kapanışın anıtsal teolojisini, Alpay yenilenmenin alçakgönüllü epistemolojisini sunar. Bu, bir rekabet değil, olanaklar spektrumunda yürüyen bir diyalogdur. Kurşunun ağırlığıyla akriliğin saydamlığı arasında kalan soru ise ikisini de birleştirir: Madde nasıl düşünür, nasıl hatırlar, nasıl yeniden başlar?
6.
Maddeden yaratım
Batı sanatının en kalıcı imgelerinden biri —ve en yanıltıcılarından biri— sanatçının bir “yaratıcı” olarak sunulmasıdır. Bu imge, kökenini elbette teolojiden alır. Yahudi-Hristiyan düşüncesinde yaratılış ex nihilo, yani “hiçlikten” meydana gelir. İlahî irade, bir sözle varlığı çağırır: F(iat) lux. Eylem tek taraflı, anlık ve mutlak bir kudret gösterisidir. Yüzyıllar boyunca bu otorite modeli estetiğe de sızmıştı: Ressam, şair, besteci —hepsi küçük tanrılar olarak tahayyül edildi; yokluktan biçim çıkaran muhayyele sahipleri olarak. Yaratmak, buyurmaktı: Kün, ol.
Ne var ki bu mecaz, maddî gerçeklikle temas ettiğinde çöker. En vizyoner sanatçı bile hiçlikten işe başlamaz. Her yaratma edimi, direnci ve potansiyeli olan bir maddeyle başlar. Toz, pigment, kâğıt, kömür, renk —bunlar boş unsurlar değil, sürecin etkin katılımcılarıdır. Sanatın gerçek mucizesi, yoktan var etmekte değil, var olanın hâlâ neye dönüşebileceğini keşfetmektir. Ressamın kudreti, ilahî bir sözde değil, dikkatli bir dinlemededir.
Elvan Alpay’ın atölyesi, bu ex materia ilkesinin örneğidir. Onun işi maddeye biçim dayatmaz; onunla müzakere eder. Akrilik yoğunlaşır, toplanır; pigment dağılır, kurur; cam tozu ışığı kırar, sonra çöker. Sanatçı gözlemler, ayarlar, müdahale eder, bekler. Her karar, malzemelerin kendilerine özgü bir halleri olduğunu kabul eder —onların da en az niyet kadar karmaşık iç yasaları vardır. Ortaya çıkan şey önceden belirlenmiş bir kompozisyon değil, bir işbirliğinin kaydıdır. Yapıt, insanla insan-olmayan aktörler arasındaki konuşmanın görünür izi haline gelir.
Bu tutum, Alpay’ı histoire critique’den (Louis Cappel’in çizgisi) ve modern süreç felsefesine uzanan bir silsilenin içine yerleştirir. Spinoza’nın natura naturans kavramı —doğayı etkin, kendi kendini düzenleyen bir ilke olarak görmek— kutsal yaratılış modeline bir alternatif sunar. Spinoza için Tanrı ile doğa ayrı değildir; yaratılış geçmişte olmuş bir olay değil, varoluşun sürekli bir kipidir. Dünya bir kez ve sonsuza dek yapılmamıştır; her an kendini tekrar ve tekrar yapmaktadır. Bu anlamda eylemek, düşünmek, resmetmek —hepsi natura naturans’ın biçimleridir. Alpay’ın pratiği bu fikre çağdaş bir ifade kazandırır. Onun resimleri, natura naturata’nın —tamamlanmış varlıklar dünyasının— değil, natura naturans’ın süregiden hareketinin konusudur. Doğayı betimlemezler; onun mantığını icra ederler.
Bunu doğru anlamak, sanatçıyı her şeye kadir bir özne olarak görmekten vazgeçmeyi gerektirir. Alpay’ın işlerinde otorite (auctoritas) paylaşılan bir şeydir. Malzemeler de en az sanatçı kadar karar verir. Fırça darbesi, tuvalin eğimi, akriliğin kıvamı —her biri sonuca katkıda bulunur. Resim, sayısız küçük müzakerenin toplamıdır. Modern kuramın “edimsellik” (agency) dediği şey burada çoğul, paylaşımlı, diyalojiktir. Yapıt, bir nesne ya da mesaj değil; zaman içinde geçici olarak dengelenmiş bir ilişkiler sistemidir.

Bu açıdan Alpay’ın atölyesi, bir tür laboratuvara benzer —ama kontrol için değil, gözlem için kurulmuş bir laboratuvar. Parametreler —ısı, ışık, süre— ortadan kaldırılamaz; yalnızca kayda geçebilir. Her yeni madde katmanı, bir sonrakinin koşullarını yeniden tanımlar. Süreç yinelemelidir, kendi kendini düzeltir ve en önemlisi, açıktır. Yapıt, mükemmelliğe ulaşıldığında değil, sistem dengeye vardığında biter —yani unsurlar arasındaki konuşma geçici olarak sustuğunda.
Bu yöntem, yaratıcılığa ilişkin yerleşik hiyerarşilere meydan okur. Romantik dâhi (deha, ingenio) kültü, anlamın yukarıdan, tekil bir zihinden indiğini varsaymıştı. Alpay’ın yaklaşımı, anlamın aşağıdan, şeylerin etkileşiminden doğduğunu ima eder. Onun sanatı, bazı çağdaş bilim felsefecilerinin “maddî zekâ” (material intelligence) dediği şeyi eyleme döker: Maddenin kendini örgütleme, tepki verme ve hatırlama kapasitesi. Resimlerindeki zekâ, temsilde değil, davranıştadır.
Onun yapıtına bakmak, tefekkürün madde içinde ve aracılığıyla gerçekleştiğini görmektir: Dağılma bir argümandır, yapışma bir vurgudur, saydamlık bir tereddüt. Yüzey bir fikri anlatmaz; onu sahneye koyar. Bu sahnelemenin doruk noktası yoktur; zamanla, ışığın değişimiyle, (sentetik de olsa) reçinenin yaşlanmasıyla, izleyicinin hareketiyle sürer. Yapıt, zamanın gözeneklerinden nefes alır.
Böylece Alpay, yaratılış teolojisinin yerine bir süreç ekolojisi koyar. Mucize artık yokluktan biçim doğurmakta değil, güçlerin karşılıklı etkileşiminde yatar. Yaratım, katılım sanatına dönüşür. Sanatçı kadir-i mutlak değil, misafirdir: Dinleyen (ve çokça inleyen), araya giren, maddenin tefekkürüne yer açan biri.
7.
Mimesisin ötesinde
İki bin küsür yıl boyunca mimesis —yani taklit— Batı sanatının temel ilkesi oldu. Resim yapmak, heykel yontmak ya da müzik bestelemek, görünür dünyayı elden geldiğince doğru biçimde (aynen, olduğu gibi) temsil etmek anlamına geliyordu. Aristoteles’in Poetika’sından Alberti’nin De Pictura’sına kadar sanat, doğaya tutulmuş bir ayna olarak düşünüldü. Ressamın görevi, kaybolanı kalıcı kılmak, uçucu olanı sabitlemekti. Güzellik benzerliğin, hakikat ise doğruluğun bir işleviydi. Ancak modernitenin gelişiyle —fotoğrafla, soyutlamayla, algı bilimlerinin doğuşuyla— bu çerçeve çöktü. Artık mesele dünyayı nasıl kopyalayacağımız değil, onunla nasıl ilişki kurduğumuzdu.
Mimetik modelin parçalanması, sanatı anlamsız kılmadı; yalnızca sorumluluğunu dönüştürdü. Temsil, değerin ölçütü olmaktan çıkınca ilgi sürece, algıya, görünüşün koşullarına kaydı. Sanatçılar “Dünya neye benzer?” yerine “Dünya nasıl davranır?” ve “Görmek ne anlama gelir?” diye sormaya başladılar. Ressamın tuvali artık bir pencere değil, bir arayüz haline geldi; maddeyle algının güçlerinin buluştuğu bir yer. Cézanne elmayı renk düzlemlerine ayırdı; Pollock yerçekimini bir alete dönüştürdü; Soulages siyah renkten bir kahraman yarattı; Eva Hesse malzemelerin sarkmasına, nefes almasına izin verdi; Phoebe Cummings fresko tekniğini kil heykellere uyarladı; Louise Bourgeois ise Juliet Mitchell’in dediği gibi “travmanın şokunu yakalayıp onun bitimsiz tekrarına karşı koyarak o ana kalıcılık kazandırdı.” Bunlar doğanın reddi değil, onun içinde yaşamanın yeni yollarıydı.
Elvan Alpay’ın çalışması bu mimesis-sonrası halin içinde yer alır. Onun resimleri doğayı tasvir etmez; doğanın zaten yaptığı işlemleri, başka bir satıh üzerinde icra eder. Her akrilik, pigment ve cam tozu katmanı, mecaza gerek duymadan doğadaki süreçlerin yaptığı şeyi yapar: Dağılır, yoğunlaşır, kırılır, katılaşır. Onun sanatı adlandırdığı şeyi sahneye koyar. Satıh, bir nehir ya da gökyüzünün bir anını sabitlemez; bir nehir ya da gökyüzü gibi davranır. Bu anlamda Alpay’ın pratiği, mimesisi terk etmez; onun unutulmuş kökenine döner: Yunancada mimesis aslında “katılım” demektir, “kopya” değil. Taklit etmek, yeniden üretmek değil, bir şeye katılmak, temsil edilenin varlığına ortak olmaktır. Bu yüzden Alpay’ın resimleri temsilî ya da tasvirî değil, katılımcıdır: Doğanın davranışına doğrudan iştirak eder.

Bu katılım izleyiciye de uzanır. Bir Alpay resmi karşısında durmak, görmenin kararsızlığını fark etmektir. Yapıt, izleyici hareket ettikçe değişir. Işık, cam tozuna her açıdan farklı düşer; saydamlık opaklığa, parlaklık derinliğe dönüşür. Tek, doğru bir bakış noktası yoktur. Algı zamansallaşır: Beklemek, ayarlamak, yeniden kalibre etmek gerekir. Resim anlamını hemen vermez; dikkat koreografisi ister. Görmek, anlık bir tanıma değil, süreye dayalı bir eylem haline gelir. Böylece Alpay’ın çalışması izleyiciyi gözlemciden katılımcıya, seyirciden imgenin açılışında eş-özneye dönüştürür.
Bu yeni ilişki, sanatta “hakikat”in anlamını da değiştirir. Klasik mimesiste hakikat benzerlikte bulunurdu: Resimdeki şeş, dünyadaki şeyle örtüştüğü ölçüde doğruydu. Alpay’ın işlerinde ise hakikat karşılıklılıkta yatar: Resim, başka bir şey hakkında bir beyan değildir; o şeyle kurulan ilişkinin “cereyan” edişidir.
Ortaya çıkan, sessiz ama köklü bir epistemolojidir. Alpay’ın resimleri, bilginin sabit olguların mülkiyeti değil, etkileşimin farkındalığı olduğunu öne sürer. Bilmek, dünyayı tamamlanmış bir tablo değil, etkin bir sistem olarak algılamaktır; ilişkiye girmek, denemek, sınamak, karşılık vermektir.
Bu nedenle mimesisin ötesinde bizi bekleyen şey soyutlama değil, yenilenmiş bir gerçekçiliktir —gerçeği durağan değil, ilişkisel ve dinamik olarak kavrayan bir gerçekçilik. Alpay’ın gerçekçiliği yüzeylerin tekrarı değil, mevcut şeylerin davranışlarının sergilenmesidir. Dünyanın özünün görünüşünde değil, değişme kapasitesinde olduğunu gösterir. Yapıtın anlamı, bu nedenle, neyi temsil ettiğinde değil, nasıl çalıştığındadır: Algıyı nasıl düzenlediğinde, ışığa nasıl tepki verdiğinde, süreyi nasıl davet ettiğinde. Sanat yapıtı bir görme ekolojisine dönüşür.
Bu bakımdan Alpay’ın pratiği, sanata yeniden düşünsel bir görev kazandırır. Resim, onun için, taklit eylemi değil; maddeyle algının birlikte biçim üretme yollarına dair bir sorgulamadır. O, doğanın bir imgesini değil, mantığının bir gösterimini sunar —pigment ve maddeyle yürütülen bir argüman. Ve bu gösterimde bize şunu hatırlatır: Mimesisin sonu, temsilin ölümü değil, onun katılıma dönüşümüdür —görünüşle gören arasındaki bitimsiz konuşmaya.
8.
Oyun bitti
Elvan Alpay, önemli serilerinden birine Oyun Bitti adını verdiğinde, bu ifade bir ağıt gibi anlaşılmış olabilir. Oysa bu lafın tonu her zamanki gibi analitiktir, hüzünlü değil. Başlıktaki söz, bir yenilgi ilanından çok bir durum tespitidir. Bir eşik anını, yani bir sistemin kendi kurallarını tükettiği, ya yenilenmesi ya da çökmesi gereken noktayı adlandırır. Bu anlamda Oyun Bitti, bir son değil, bir yeniden yapılanmadır. “Oyun” sürmektedir —yalnızca koşullar değişmiştir.
Bu başlığı anlamak için “oyun”un sanat felsefesindeki anlamını da hatırlamak gerekir. Friedrich Schiller’den Johan Huizinga ve Hans-Georg Gadamer’e kadar birçok düşünür, spiel’i —oyunu— insanın bilme biçimlerinden biri, sınır içinde özgürlüğün yapısal formu olarak tanımlamıştır. Her oyunun kuralları vardır, ama bu kurallar, buluşu mümkün kılar. Oyun amaçsız değildir; kendi kendini yöneten bir keşif biçimidir. Gadamer’e göre sanat da bir oyun biçimidir: Yapıt ile izleyici arasındaki med-cezir, her birinin ötekine verdiği tepkiler zinciri. Anlam, buyurganlıktan değil, katılımdan doğar. Oyun, bu karşılıklılık sona erdiğinde —taraflardan biri yanıt vermeyi bıraktığında— biter.
Modern dünyada bu karşılıklılık aşındı. Aydınlanma’nın ilerleme inancı ve sanayî toplumunun üretim, daha da üretim, daha fazla üretim talebi, oyunu bir bilme biçiminden boş zaman uğraşına indirgedi. Çalışma ve birikim ritimleri, amacı olmayan denemeye, maalesef, yer bırakmadı. Bir zamanlar düzen içinde özgürlüğün modeli olan sanat bile metalaştı; “oyun” bir gösteriye dönüştü. Bu bağlamda “oyun bitti” demek, anlamlı oyunun eski koşullarının —sınır, diyalog, rastlantı— çözülmüş olduğunu kabul etmektir. Ama aynı zamanda şu soruyu sormaktır: Yerlerine ne geçebilir?
Alpay’ın serisi bu soruyu temel alır. Onun resimlerinde “oyun”, bir alegori değil, bizzat işleyişin kendisidir: Sanatçı ile madde, rastlantı ile karar arasında gerçekleşen dinamik müzakere. Akrilik baz beklenmedik biçimde yayılır; pigmentler göç eder; ışık, doku ile öngörülemez biçimlerde etkileşir. Süreç geçici kurallarla yönetilir —karışım oranları, kuruma süreleri, sıcaklık— ama sonuçlar her zaman belirsizdir. Oyun, bu nedenle, denetimin sınırında oynanır. Malzemeler beklenmedik biçimde davrandığında Alpay düzeltmez; bir sonraki hamlesini buna göre ayarlar. Ortaya çıkan yapıtlar dizisi, oyunu bir bilme koşulu olarak sahneler: Belirsizliği ortadan kaldırmak değil, onun içinden düşünmektir mesele.
Bu nokta, Alpay’ın Pánta Rheî diye adlandırdığım son işlerini çağdaş sanatta sık rastlanan “oyunsuluk” retoriğinden ayırır. Onun yaklaşımı ne ironiktir ne hafif; metodolojiktir. Her resim, ilişkisel zekâya dair bir deneyin kaydıdır: Akrilik, pigment, toz, yerçekimi, ışık gibi unsurların nasıl etkileşip ortaya yeni bir düzen çıkardığı. Seri, kendiliğindenlikten çok geri besleme, dışavurumdan çok uyumlanma üzerine kuruludur. Bu yönüyle derinden ekolojiktir. Doğal sistemler gibi, bu işler de varlığını tahakkümle değil, dengeyle sürdürür. Sanatçı müdahale eder ama buyurmaz; malzeme tepki verir ama teslim olmaz. Ortaya çıkan şey, biçim içinde işleyen maddesel bir etik, bir birlikte-varoluş modelidir.
“Oyun Bitti” ifadesi böylece ikinci, daha ince bir anlam kazanır. Bu, oyunun değil, tahakküm arzusunun sonudur —sanatçının ya da genel olarak insanın, manipüle ettiği sistemlerin dışında durabileceği yanılgısının çöküşü. Oyun, ancak denetimin sınırlarının açığa çıktığı anlamda “bitmiştir”. Geriye kalan, tepki verebilmeye dayalı yeni bir pratik biçimidir. Sanatçı artık kazanmayı değil, oyunu sürdürmeyi amaçlar.
İzleyici için bu yeniden tanımlama, dikkat etme biçiminin de dönüşmesidir. Alpay’ın resimleriyle ilişki kurmak, onların süregiden müzakeresine katılmaktır. Yapıtlar ışığa, uzaklığa, zamana göre değişir; tek bir bakışta kavranamaz. Bakmak, beklemek, hareket etmek gerekir. Görme bir uyum eylemine dönüşür. Seyirci, tıpkı sanatçının maddeye katıldığı gibi, resmin zamanına katılır. Bu karşılıklı dikkat, Alpay’ın önerdiği yeni oyun biçimidir: Rekabet değil, dikkatle birlikte-oluş.
Bu anlamda onun son dönem işleri hem bir sona hem de bir başlangıca işaret eder : Ustalık çağının kapanışı, karşılıklı duyarlılığa dayalı bir pratiğin açılışı. Artık anlam, kalıcılıktan ya da denetimden değil, sürekli uyum arayışından doğar. Sanat, tıpkı doğa gibi, zaferle değil, varyasyonla (hatta mütasyonla) sürer. “Oyun” hiçbir zaman kazanmaya dair olmamıştır; oyun, her zaman, aslında bir ilişkiyi sürdürmeye ilişkindir. Ve eğer eski oyun bitti ise, bu ancak daha derin bir oyun yeni başlıyor demektir —madde, algı ve zaman arasındaki o kesintisiz müzakere.
Bu noktada Herakleitos’un sezgisinin, modern dünyada en tutarlı yankısını John Bell’in çalışmalarında bulduğunu düşünüyorum. Bell, observables (ölçümle görülenler) ile beables (ölçümden bağımsız var olanlar) arasındaki ayrımı yaptığında, bilerek ya da bilmeyerek Herakleitos’un “phûsis gizlenmeyi sever” deyişini yeniden dile getiriyordu. Her iki düşünür de dünyanın görülebilir, ölçülebilir olana indirgenmesine direnir. Onlar için gerçeklik, şeylerin kataloğu değil, sürekli ayarlanan ilişkiler alanıdır; “cereyan”dan doğan bir tutarlılıktır. Elvan Alpay’ın resimleri bu bilgiyi görsel bir biçime çevirir. Malzemeleri ve pigmentleri, kuantumun metaforu değildir; onun mantığına göre davranır. Görünen ile görünmeyenin, beliren ile kaybolanın etkileşimini kaydeder (hatta, satıha hakkeder). Yapıt, tıpkı bir Bell deneyi gibi, ilişkinin kendisini konu edinir: Bir renk taneciği diğerini nasıl değiştirir, ışık ve yüzey nasıl bilgi alışverişinde bulunur, gözlem, gözlemlenen olayı nasıl dönüştürür?
Bu anlamda Alpay, Herakleitos’un nehri ile Bell’in dolanık parçacıkları arasında durur; her ikisini de maddenin diliyle tercüme eder. Onun sanatı, görmenin de bir ölçüm biçimi olduğunu ve her dikkat eyleminin bizi gördüğümüz şeyle dolanıklığa soktuğunu öne sürer. Böylece oyun aslında hiç bitmez; yalnızca derinleşir —enerji, biçim ve düşünce arasındaki sonsuz müzakere içinde, phûsis, resim ve fiziğin aynı dilin üç lehçesi haline geldiği bir oyun: “Cereyan” bu resimlerde modern anlamına da kavuşuyor. Elektrik. Çarpıyor, çarpılıyoruz.
Pánta Rheî
İşler/Works
2021-2025
Sevil Dolmacı Books
96 s.
Önceki Yazı
Necib Mahfuz:
“Belki de kötülük sandığımızdan çok daha zayıf.”
114. doğum gününde Necib Mahfuz'un anısına, 1988'de Nobel ödül töreni için yazdığı konuşma metnini sunuyoruz.
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 50
Anneannemin Söylemediği Şarkılar / Baht Oyunları / Can’dan Can’a / Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu / Felsefenin En Güzel Tarihi / Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler / Geç Faşizm / İstanbul’da Yaşam Mücadelesi / Sözcüklerin Anlamı / sürgünler ayrılıklar