• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Necib Mahfuz:

“Belki de kötülük sandığımızdan çok daha zayıf.” 

114. doğum gününde Necib Mahfuz'un anısına, 1988'de Nobel ödül töreni için yazdığı konuşma metnini sunuyoruz.

Necib Mahfuz

K24

@e-posta

EVVEL ZAMAN

11 Aralık 2025

PAYLAŞ

Hanımefendiler, beyefendiler…

Öncelikle uzun ve sabırlı çabalarıma gösterdiğiniz bu nazik ilgi için İsveç Akademisi’ne ve ona bağlı Nobel Komitesine teşekkür ederim. Aranızdaki çoğu kişinin bilmediği bir dille hitap ettiğim için hoşgörünüze sığınıyorum; ancak şunu da belirtmeliyim ki bu ödülün gerçek sahibi bu dildir. Ve bu dilin ezgilerinin sizin uygarlık vahalarınızda yankılanması gerektiğine inanıyorum. Dilerim bu ilk ve son olmayacak; halkımın yazarları, dünyamızı neşeyle ve hikmetle zenginleştiren dünya edebiyatının seçkinleri arasında hak ettikleri yere layıkıyla gelecektir.

Sayın konuklar,

Kahire’de yabancı bir gazetenin muhabiri bana, adım açıklandığı anda salonda derin bir sessizlik olduğunu, birçok kişinin “Bu da kim?” diye sorduğunu anlattı. O halde size kendimi objektif bir biçimde, insan doğasının elverdiği ölçüde tanıtmama izin verin.

Ben, tarihin bir döneminde birbirleriyle başarılı bir evlilik yapmış iki uygarlığın çocuğuyum. Bunlardan ilki yedi bin yıllık geçmişi olan Firavun uygarlığı; ikincisi ise bin dört yüz yıllık İslam uygarlığıdır.

Siz seçkin bilim ve kültür insanlarının bu uygarlıkları bilmediğini düşünmüyorum; fakat bu tanışma anında kısa bir hatırlatma yapmakta da sakınca görmüyorum.

Firavun uygarlığından söz ederken fetihlerden, imparatorlukların kuruluşundan bahsetmeyeceğim; zira bunlar modern vicdanların artık gururla anmayacağı –Tanrıya şükürler olsun ki–  eskimiş övünçlerdir.

Firavun uygarlığında Tanrı fikrinin ilk defa ortaya çıkışından, insan vicdanının şafağını keşfetmelerinden de söz etmeyeceğim; çünkü aranızda peygamber kral Akhenaton’un hikâyesini bilmeyen yoktur.

Piramitler, Sfenks, Karnak gibi sanat, mimarlık ve edebiyat mucizelerine hiç girmeyeceğim; şansı yaver gitmeyip de bunları gerçekte göremeyenler bile en azından okuyarak onları hayal edebilmişlerdir.

Mademki bana bir hikâye anlatıcısı olma yazgısı düştü, öyleyse bu uygarlığı size bir hikâye üzerinden anlatayım.

Papirüslerde anlatıldığına göre, bir firavun, haremin bazı kadınlarıyla saray mensupları arasında uygunsuz ilişkiler bulunduğunu öğrenir. Ondan beklenen, o çağın ruhuna uygun bir öfkeyle hepsini ortadan kaldırmasıdır. Ancak o, hukukçulardan oluşan bir heyeti huzuruna çağırır, olayın araştırılmasını isteyip gerçeği öğrendikten sonra adaletle hükmetmek istediğini söyler. Bana göre, bu davranış bir imparatorluk kurmaktan, piramit inşa etmekten çok daha büyüktür; çünkü imparatorluklar yıkılır, piramitler bir gün yok olur; ama gerçek ve adalet, insan zihni ve vicdanı kaldıkça yaşayacaktır.

İslam uygarlığına gelince… Onun özgürlük, eşitlik ve hoşgörü temelinde ilahi rahmette birleşmiş bir insanlık çağrısından da; peygamberinin büyüklüğünden de –ki tarafsız düşünürlerinizden bazıları onu insanlık tarihinin en yüce şahsiyeti olarak nitelemiştir–  Hindistan ve Çin sınırlarından Fransa hudutlarına kadar uzanan topraklara iyilik, takva ve ibadete çağıran minareleri diken fetihlerinden de söz etmeyeceğim.

Ayrıca, insanlığın ne öncesinde ne de sonrasında benzerini gördüğü bir hoşgörüyle, dinler ve kavimler arasında kurulan kardeşlikten de bahsetmeyeceğim. Size bu uygarlığı, onun ruhunu özetleyen dramatik bir sahneyle anlatmak isterim: Bizans’a karşı kazanılan bir zaferde, esirler altın ya da toprak karşılığında değil, tıp, felsefe ve matematik gibi Yunan mirasının klasik kitapları karşılığında serbest bırakılmıştı. Göksel bir dine mensup insanların, putperest bir uygarlığın bilgi mirasını talep etmesi, insan ruhunun ilme ve bilime olan yüce tutkusunun en değerli kanıtıdır.

Bana bu iki uygarlığın koynunda doğmak, onların sütüyle beslenmek ve edebiyatlarıyla, sanatlarıyla büyümek nasip oldu. Ardından sizin göz kamaştırıcı, zengin kültürünüzden de beslendim. Bütün bunlara kendi kişisel acılarımın da eklenmesiyle doğan sözlerim, bugün saygıdeğer akademiniz tarafından Nobel gibi büyük bir ödülle taçlandırıldı. Bu ödülü hem kendi adıma hem de bu iki uygarlığın büyük kurucuları adına minnetle kabul ediyorum.

Sayın konuklar…

Belki de şunu soruyorsunuzdur “Üçüncü dünyadan gelen bu adam, onca sıkıntının içinde hikâyelerini yazacak ferahlığı nasıl buldu?” Bu çok yerinde bir soru. Ben, borç yükü altında ezilen, Asya’da sellerle, Afrika’da açlıkla boğuştuğu, Güney Afrika’da milyonlarca insanın ‘bu insan hakları çağında’ insan değillermiş gibi yok sayıldığı bir dünyadan geliyorum. Gazze’de ve Batı Şeria’da insanlar, atalarının topraklarında yaşamalarına rağmen yersiz yurtsuzdur. İnsanlığın en ilkel hakkını –kendilerine ait tanınmış bir yaşam alanı– talep ettikleri için ayağa kalktıklarında, kadın-erkek-çocuk kemikleri kırıldı, kurşuna dizildiler, evleri yıkıldı ve hapishanelerde işkencelere uğradılar. Ve onların çevresinde yüz elli milyon Arap, öfke ve kederle olup biteni izlemektedir. Ve bu durum adil ve kapsayıcı bir barış sağlanmazsa bölgeyi büyük bir felakete sürükleyecektir.

Evet… Böyle bir dünyadan gelen birinin nasıl hikâye yazabildiğini sorabilirsiniz. Neyse ki sanat cömerttir; mutlu insanlara eşlik ettiği gibi, mutsuzları da terk etmez ve her birine içindekini ifade edecek bir yol sunar.

Uygarlık tarihinin bu kritik anında, insan çığlıklarının boşlukta kaybolup gitmesi ne akla uygundur ne de kabul edilebilir. Kuşkusuz insanlık en azından erginlik çağına ulaşmıştır; çağımız ise devler arasındaki uzlaşının mümkün olduğuna işaret ediyor ve akıl, yok oluş ile yıkımın tüm etmenlerini ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Nasıl ki bilim insanları çevreyi endüstriyel kirlenmeden arındırmaya çalışıyorsa, kültür insanları da insanlığı ahlaki kirlenmeden arındırmak için çalışmalıdır. Bu yüzden uygarlık dünyasının büyük liderlerinden olduğu kadar onların ekonomilerini yönetenlerden, onları çağın merkezine taşıyacak gerçek bir hamle beklemek hem hakkımız hem de görevimizdir.

Eskiden her lider yalnızca kendi ulusunu düşünür, diğer ulusları rakip ya da sömürge alanı olarak görürdü. Üstünlük ve kişisel ihtişam dışında hiçbir değere aldırmaz, bu uğurda ahlaklar, ilkeler, değerler heba edilir; uygunsuz yollar benimsenir, sayısız can yok olurdu. Hile, kurnazlık, aldatma ve acımasızlık zekânın ve büyüklüğün göstergeleri sayılırdı.

Bugün ise bakışın kökten değişmesi gerekir. Bugün çağdaş bir liderin büyüklüğü, bakışının ne kadar kapsayıcı olduğu ve bütün insanlığa karşı duyduğu sorumlulukla ölçülmelidir. Gelişmiş dünya ile üçüncü dünya, tek bir ailedir; her insan edindiği bilgi, bilgelik ve uygarlık ölçüsünde bu bütünün sorumluluğunu taşımalıdır.

Ve ben görevimi aşmadan, üçüncü dünya adına şunu söylemek isterim: Bizim felaketlerimizi seyretmekle yetinmeyin; onlara, makamlarınıza yakışan soylu bir rolle müdahil olun. Üstün konumunuz gereği, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir bitkiye, bir hayvana –insanı söylemiyorum bile–  yönelen her sapmadan siz de sorumlusunuz. Söz tükendi, artık eylem zamanıdır. Haydutların ve tefecilerin çağını kapatmanın zamanıdır. Biz artık yeryüzünün sorumluluğunu taşıyan liderlerin çağında yaşıyoruz. Güney Afrika’daki dışlanmışları kurtarın… Afrika’daki açları kurtarın… Filistinlileri kurşundan ve işkenceden, İsraillileri ise kendi yüce manevi miraslarını kirletmekten kurtarın. Borç batağındaki ulusları ekonomik kuralların katılığından kurtarın… Onlara yani liderlere, insanlığa karşı sorumluluklarının, belki de zamanın artık geride bırakmaya başladığı bilimsel kurallara bağlılıklarından daha önce gelmesi gerektiğini hatırlatın.

Sayın konuklar…

Belki huzurunuzu kaçırdım, affınıza sığınıyorum ama üçüncü dünyadan gelen birinden başka ne bekliyordunuz? Her kap, içindekini sızdırır.

Fakat insan iniltilerinin ses bulabileceği yer, sizin büyük kültür vahalarınız değilse neresidir? Kurucunuzun ilim ve hayır uğruna servetini insanlığa adamış olması gibi, biz de üçüncü dünyanın çocukları olarak gelişmiş dünyanın imkân sahibi, uygar milletlerinden onun örneğini izlemesini, davranışını ve vizyonunu benimsemesini talep ediyoruz.

Sayın konuklar…

Etrafımızdaki bütün karanlığa rağmen ben sonuna kadar iyimser kalacağım. Kant’ın dediği gibi iyiliğin öteki dünyada kazanacağı bir zaferden söz etmiyorum; iyilik her gün burada zafer kazanıyor. Belki de kötülük sandığımızdan çok daha zayıf. Önümüzde inkârı mümkün olmayan bir kanıt var: Eğer iyilik sürekli üstün gelmeseydi, başıboş dolaşan küçük insan toplulukları –yırtıcı hayvanların, haşerelerin, felaketlerin, salgınların, korkunun ve bencilliğin karşısında– büyüyemez, çoğalamaz, uluslar kuramaz, keşfedemez, yaratamaz, icat edemez, uzaya çıkamaz ve insan haklarını ilan edemezdi. Mesele şu ki kötülük gürültücüdür, bağırtısı yüksektir; insan ise acıyı, sevinçten daha çok hatırlar. Şairimiz Ebu’l-Alâ’nın dediği gibi: “Ölüm saatinin hüznü, doğum saatinin sevincinin kat kat üstündedir.”

Sayın konuklar… Tekrar teşekkür eder, affınıza sığınırım.

NECİB MAHFUZ

Arapça aslından çeviren: MELEK DENİZ ÖZDEMİR

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Necib Mahfuz

Önceki Yazı

İNCELEME

Kalbinde kuleler uyuyan öteki ses:

Hayalet Jakoben üzerine bir prolog

“Levent Karataş’ın yeni kitabı Hayalet Jakoben, sürrealizmden sanal gerçekliğe uzanan ince hatlarda şiirin söylem olanaklarını bir iletişim yöntemi içerisinde değerlendiriyor.”

VOLKAN HACIOĞLU

Sonraki Yazı

TADIMLIK

Pánta Rheî:

Elvan Alpay’ın işleri üzerine notlar

Elvan Alpay'ın 3 Ocak tarihine kadar Sevil Dolmacı Gallery'de devam edecek sergisi Pánta Rheî üzerine Levent Yılmaz'ın sergi kataloğuna yazdığı yazıyı Tadımlık olarak sunuyoruz.

LEVENT YILMAZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist