Beden, gerçeklik, Péter Nádas
“Nádas’a göre bütüncül bir hedef güden anlatı her zaman yalan söyler veya en azından gerçekliği taklit ederek örtük bir ideolojiye göre olaylar arasında bir hiyerarşi kurar.”
Péter Nádas Fotoğraf: Pörneczi Bálint/Jelenkor Kiadó. Arka planda 1956 Macar Ayaklanmasından bir görüntü (kolaj).
Bu yıl önce Péter Nádas’ın Anılar Kitabı’nın Türkçe çevirisi yayınlandı, ardından da Krasznahorkai, Nobel aldı. Krasznahorkai’nin aldığı Nobel benim gibi Macar edebiyatı bağımlılarını haliyle sevindirirken, Péter Nádas üzerine yazmak da artık kaçınılmaz hale geldi. Nádas’tan hemen sonra Anılar Kitabı’nın çevirmeni, Erdal Şalikoğlu’nu da anmak gerek. Nasıl bir metni, nelerle uğraşarak çevirdiği sanırım yazımızın sonuna gelindiğinde daha iyi anlaşılacak ve kendisine müteşekkir kalınacak.
Ardı ardına gelen totaliter rejimlere karşı alınan tutum kişilerin düşünce ve ruh dünyasında daimi bir ağırlık haline geldiğinde, sorumluluğun yeniden ve yeniden üretilmesi okur olarak bizleri her defasında benzer kararların eşiğine, çoğunlukla da bulanık bir eşiğe getirip orada bırakır. Péter Nádas’ın edebiyatı bu anlamda tam da bu eşiklerin edebiyatı. Péter Nádas 1942, Krasznahorkai 1954 doğumlu ve Macaristan söz konusu olduğunda iki yazarın da aynı ruh iklimin evlatları olduğunu söylemek yanlış olmayacak: Nazizmin hayaleti, Savaş, Oklu Haç iktidarı, soykırım, Sosyalist rejimin yarattığı ruh durumu ve 1989 sonrası.
Bir diktatörlükte sınırlar oldukça belirsizdir. (...) [1968’de Çekoslovakya’nın işgalinden sonra sonra] Bu diktatörlüğe karşı uzun konuşmalar yaptım, ancak tarafsız kalamamam ve çok fazla duygu katmam beni oldukça rahatsız etti. Tam da bu nedenle, bu diktatörlük ortamında, Almanya’da büyüyen genç neslin ruh halinin şimdiki refah toplumundaki nesillere nasıl ulaştığını derinden gözlemlemeye çalıştım. Aslında yoldaşları, faillerin, yani Nazilerin oğulları ve torunlarıydılar, Heldenplatz’daki [Kahramanlar Meydanı] ve Avrupa’daki tüm Heldenplatz’lardaki gösterilere onlar da katılmışlardı. Ve yine de sınırlar akışkan. Bu yüzden etik standartlarla pek ilerleyemiyorum. Anlamalıyım, bireyleri anlamalıyım. (Wolfgang Müller-Funk ve Gábor Schein ile söyleşi)
Anılar Kitabı
çev. Erdal Şalikoğlu
Everest Yayınları
Haziran 2025
696 s.
Nádas her zaman için kendisinden önceki kuşakları, anne ve babasını hatta dedelerini de işin içine kattığı için ağırlık geçmiş suçların faillerine ve kurbanlarına dek uzanır. Yunan mitolojisi ve Jung üzerine çalışmaları sonucunda kişiliğimizin “ben”den çok “biz” tarafından taşındığını ifade eden Nádas çoğulluk tarafından taşınan edebi “ben”i ifade edebilme çabasına girişti: “Kişisel niteliklerim ikinci planda; edebiyatta kendimi değil, “biz” tarafından, “kolektif” tarafından yok edilen veya mahvolan kişiyi arıyorum.”
Sándor Márai üzerine yazarken onun Macaristan özelinde artık varolmayan, belki de hiç varolmamış bir burjuvaziye olan nostaljik tutkusundan söz etmiştim. Péter Nádas da kendisini “Macar edebiyatının burjuva versiyonu” olarak tanımlamaktan çekinmiyor ama onun ideal bir burjuva çağı özlemi içinde olduğu söylenemez. Zaten Macaristan’da 1948’den sonra, burjuva idealleri, konfor, özel ev hayatı ve tüketim fırsatları özlemi, gerici bir tutumun tezahürleri haline geldiler. Péter Nádas ise bir kent insanı olarak, kente ve kent yaşamının tabakalarına yönelir. Bütün romanlarında bulanık bir sınıf yapısının, kentlilikle özdeşleşen toplumsal grupların büyük felaketler ve toplumsal dönüşümler içinde hayatta kalma stratejilerinin ve kent anlatımının ağırlık kazandığını görebiliriz. Hem Anılar Kitabı’nda ve hem de Paralel Hikâyeler’de anlatının mekânsal ayakları Budapeşte ve Berlin gibi büyük şehirlerdedir. Gerçek şehirler, gerçek sokak adları ve binalarla canlandırdıklarında, şehrin inşa edilmiş unsurlarının okuyucuya belirli bir kültür içindeki bütün bir anlam dağarcığını işaret eder. Bütün bunlar birazdan göreceğimiz gibi duyusal algıyla dolayımlanır. Duyusal algı giderek mistik bir kisveye bürünerek mekânı ve zamansallığı aşar.
Biraz biyografi
Komünist ve Yahudi bir aileden gelen Péter Nádas’ın annesi bir işçiydi, babası da telefon tamircisi. Nádas 1942’de Budapeşte’de savaşın tam da ortasında doğdu. Oklu Haç’ın darbesinden ve Yahudi kıyımlarının başlamasından sonra anne, henüz iki yaşına basmamış oğluyla birlikte sahte belgelerle Backa ve Novi Sad’a kaçtı; Péter Nádas’ın nüfus kaydı sahte belgelerle alınmıştır. Bu akıllıca kaçışa rağmen yanlış bir kararla Sovyet ordusunun Budapeşte kuşatması arifesinde şehre döndüler ve aile kuşatma günlerini birlikte yaşadı. Bu esnada babası ve amcaları da bir yeraltı sığınağında sahte belgeler ve bildiriler basmakla meşguldüler. Aile her şeye rağmen kuşatma öncesi ve sonrası süreçten canlı çıktı. Kurtuluştan sonra baba László Nádas, Tazminat Bürosu’nun kıdemli bir çalışanı, Klára Nádas da Macar Demokratik Kadınlar Birliği’nin Budapeşte sekreteri oldu. 1953’te babası zimmete para geçirme şüphesiyle görevden uzaklaştırıldı ve yargılandı. Birkaç ay sonra delil yetersizliğinden tüm suçlamalar düşmesine rağmen, babası daha düşük bir pozisyonda, Şehir Merkezi Telefon Santrali müdürü olarak çalışmaya devam etti. Anne 1955’te, uzun süren bir hastalığın sonunda, büyük oğlu Péter henüz 13 yaşındayken vefat etti.
Rejim yanlısı olan baba 1956 Macar Devrimi sırasında İşçi Konseyi tarafından işinden kovuldu ve isimsiz kişiler tarafından tehdit edildiğinde iki oğluyla birlikte evlerinden kaçtı; ardından da 1958’de iş mahkemesi tarafından tüm suçlamalardan beraat kararından birkaç gün sonra intihar etti. Péter bu kez 15 yaşındaydı. Bütün bu süreç onun eserlerine daha en başta damgasını vurdu, geçmişin hayaletleri ve mevcut rejimde varolmak kaygısı edebiyatının çehresini belirledi. 16 yaşında okulu bırakıp fotoğrafçı çıraklığına başladı ve nihayetinde basında fotoğrafçı ve gazeteci olarak çalışmaya başladı. Çeşitli burslarla hem Doğu hem Batı Berlin’de yaşama ve çalışma imkânına kavuştu.
İlk kitabı İncil 1967’de yazıldı. Bir Aile Romanının Sonu 1972’de tamamlanmasına rağmen, sansür nedeniyle ancak 1977’de basılabildi. Daha sonrasında da Anılar Kitabı’nın uzun yazım süreci başladı. Müsveddeleri 1974’te beğenmeyip yaktığını ve yeniden başladığını ekleyelim. 1973’te başlayan yazım süreci 1985’te bitti. Ardından da bu kez yine oldukça hacimli Paralel Hikâyeler’e girişti. Paralel Hikâyeler 2005 sonbaharında üç cilt halinde yayımlandığında, Anılar Kitabı’nın kabaca iki katı bir hacme ulaşmıştı. Kitap üzerinde, küçük kesintilerle birlikte, on sekiz yıl boyunca çalıştı. Bir diğer başyapıtı olan otobiyografisi Parıldayan Ayrıntılar 2017’de iki cilt halinde yayımlandı. Nádas bu üç kitabıyla Orta Avrupa ve Macaristan’daki hemen bütün önemli ödülleri aldı.
Eşik deneyimi
Ölümle Baş Başa
çev. Gün Benderli
Can Yayınları
Ocak 2024, 2. baskı
200 s.
Péter Nádas’ın hayatı ve yazını kendi ifadesine göre geçirdiği bir kalp kriziyle, 3,5 dakika süren bir deneyimle ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Kalp krizi ve ölümle yaşam arasındaki salınımın öncesine ait Anılar Kitabı ve sonrasına ait Paralel Hikâyeler. Bir anlamda sonsuzluğa kısa bir bakış ve geriye dönüş. Daha önce Türkçeye çevrilen Ölümle Baş Başa (bu deneyimin anlatımını kitaba ismini veren öyküde bulabiliriz) ve Paralel Hikâyeler gibi kitaplar bu deneyimin gölgesinde yazıldılar.
Şimdi ölmekte olduğumu biliyorum. Buna ne seviniyorum ne üzülüyorum. Şimdiye kadar bildiğim, tanıdığım hiçbir duygu kalmadı. Ama unutmuyorum da. Belki şöyle diyebilirim, önünde kişiye özgü zamanın tarihi açılıyor, ama aynı zamanda hem ileriye doğru hem geriye doğru bu açılma. Ölümün artık ne zaman ne mekân içinde sınırları var. Ne olacağını biliyorum, eğer istersem ne olduğunu görebilirim ve ne olduğunu çok iyi biliyorum. Belleğimin bütününü baştan aşağıya yaşıyorum, mekânın algılanması da aynı şekilde oluyor. İç içeler. Düşünsel olarak harikulade hermafrodit bir hal, tam bir öfori. (Ölümle Baş Başa, s. 183)
Her benzer eşik, ölümün soluğuyla olsun veya olmasın, bildik kadim sorulara yeni bir bakış getirir. Bazıları Tanrı’yı bulur, bazıları kaybeder.
Zamanın bütünlüğünde maalesef Tanrı’yı göremedim, itiraf etmeliyim ki mevcut değil, yazık, inanmıştım. Ne kadar gülünçmüşüm o insana özgü saf inancımla. Fena halde yanılmışım. Ama kuvvet, insanın her türlü hayalinden daha muazzam. (Ölümle Baş Başa, s. 183)

Yazara göre ölüm ikinci bir doğumdur. Paralel Hikâyeler’de doğrusal zaman çözülüyor ve sanki beden, ruh ve evren, her şeye nüfuz eden ve her şeyi yaratan tek ve aynı gücün ifadesiymiş gibi tüm öyküler aynı anda gelişiyor. Tıpkı ölümün eşiğinde olduğu gibi. Sık sık vurguladığı “gölge dünyası” onun Platon’la ilişkisine de bir gönderme elbette.
Ben her zaman Platoncu oldum. Ama artık Platon’un ne demek istediğini, büyük dinlerin ne anlama geldiğini, Tibet Ölüler Kitabı’nın ne anlama geldiğini biliyorum. (...) Artık başlangıç ve son tartışmalarının yalnızca kültürel bir topos olduğunu biliyorum. (Iris Radisch ile söyleşi, Die letzten Dinge: Lebensendgespräche içinde)
Gerçeklik
Orta Avrupa edebi modernizm geleneğinde, romandan zamanın çalkantıları içindeki kaderimize dair bir şeyler söylemesini bekleriz. Roman eleştirel olmalı, bizi aklamalı, benliğimize dair bir tanım sunmalıdır. Söylemsel anılarımıza, geçmişimize tutarlılık ve anlam katmalı, bilinçdışına gönderme yaparken kolektif kimliğin derinlerine inmelidir. Böyle bakıldığında Nádas’ın eserini Musil ile ve Broch ile kardeş olarak görmemizde hiçbir sakınca yok. Bu anlamda Nádas, Orta Avrupa romanının köşe taşlarıyla aynı geleneğin ve ruh halinin sürdürücüsü. Belki de geleneğin son ve en güncel ismi olduğu gibi, o büyük “gerçeklik” sorusunun yanıtlarından biri.
Modern edebiyat bir anlamda gerçekçiliğin farklı türleri arasında bir tür sarkaçtır ve edebiyata damga vuran her büyük yazarın kendi gerçeklik anlayışı mevcut. Hatta bir yazarı diğerlerinden ayıranın onun gerçeklikle ilişkisi olduğunu bile söyleyebiliriz. Fakat Nádas bağımsız ve farklı bir dünya inşa etmekle ilgilenmez; o daha çok edebiyatın sınırlamalarla mücadele etmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle de duyuları ve duyguları merkeze alır.
... bilinç sadece duygularımızın getirdiği malzemeyi ve enerjiyi işleyebilir, elbette daima gecikerek, bu yüzden de kadim uyumsuzluklara ve belirsizliklere neden olur, sorduğu soru da gene soru olarak kalır. (...) Halbuki niyetimiz bilinçli değildir, tek yaptığımız bir başkasına bakmak, onun hakkında düşünmek, yahut olabilecek en alçak sesle, olabilecek en küçümseyici ifadeyle bir beyanda bulunmaktır. (Anılar Kitabı, s. 145)
Duyuları merkeze almak da dünyanın bütünlüğünü temsil eden gerçekliğin bütünlüğünü, anlatı hiyerarşisini ilga ederek mümkün olabilir. Onun gerçekçiliğini ünlü vatandaşı Georg Lukács’ınkiyle karşılaştırmak yararlı olabilir. Lukács’a göre gerçeklik bir bütünlüktür ve bütünleştirir. Her parça aynı bütünlüğün parçası olmak, ayrıntılar bütün tarafından dolayımlanmak zorundadır. Bütüne hizmet etmeyen, ayrıntılar gereksiz, hatta yanlıştır. Ancak Nádas’ın Anılar Kitabı’nda da, Paralel Hikâyeler’de de hiçbir ayrıntı bir bütünün kaçınılmaz birer parçası rolüne soyunmaz. Gerçekliğin kendisinin bütünlüklü olmayışı düşüncesinden hareket eden Nádas, ayrıntıları da hiyerarşik olmayan bir şekilde ele alır: “Benim işim ayrıntılardan, en küçük ayrıntılardan ve ayrıntıların samimiyetinden, ayrıntıların tutarlılığından oluşur. Kişisel hafıza yeterli değil. Kişisel hafıza için bilgiye de ihtiyacınız var.”
Yine Nádas’a göre Macaristan’daki gibi sosyalist rejimlerin mantığı, Batının ikiyüzlü kültürel mantığının aksine gerçeklikten uzak bir dünyanın kültürel inşasıdır. Bu anlayış her şeyin dönüştürülebilir olduğu, her şeyin söylemin gücüyle başka bir şey olarak sunulabileceği bir sözde dünya sunar. Böylece gerçeklik söylem tarafından çalınır; Nádas’ın amacı, taklit dünyanın ardındakileri görünür kılmaktır ve burada Platon’un mağarasındaki gölgelerin sahte gerçekliğini aşma çabasını hemen fark ederiz.
Önce hissedecektim, ondan sonra da bilecektim, çünkü ben önce bilip geçerli kurallar neyi buyuruyorsa ona göre hissetmeyi kabullenenler gibi korkak değildim, ben neyin yasak olduğunu sezgilerime dayanarak apaçık biliyordum, çünkü içimdeki ahlak duygusu hislerden bağımsız uçuşan bilginin baskısıyla ortaya çıkmıyordu, hislerin hakkını verebilmek uğruna ben de Thea gibi kararlılıkla mücadele ediyordum, onun beni kullanmak istediği gibi ben de onu araç olarak kullanmak istiyordum, ben de bütün törelere ve sıradan ahlak yasaklarına rağmen en azından üçümüz arasındaki ilişkinin gizli akımını keşfedebilelim istiyordum. (Anılar Kitabı, s. 434)
Anılar Kitabı’nı beden üzerine uzun bir okuma olarak görebiliriz. Bir beden her zaman başka bedenlerle ilişki üzerinden okunabilir, beden pek çok bedenin kavşağıdır; bedenimizde başka bedenler de, toplum da, özgürlük ve baskı da bizimle buluşur. Ancak bir bedenin başka bedenlerle buluştuğu anlar yeni anlatım biçimlerine, yeni ifadelere ihtiyaç duyar. Nádas’ın bütün çabası bu anları ifade edebilecek dile ulaşmak, ifade biçimleri geliştirmek. Mesafenin eksikliği olarak da tanımlanabilecek bedenlerin ilişkisinde gerçekliğin, bir söylemin, cinsel fantezinin aracılığı olmaksızın ifade edilebilmesi betimleyici anlatı olarak hiyerarşiye tabi olmayı daha baştan reddeder.
Böylece aracılık edilen, saf, dolayımsız duyusal deneyimdir. Erotik arzu ile güç arzusunun son derece yakın bir ilişki içinde olduğu fikriyle birlikte, iktidarın mikro ve makro yapıları arasındaki bağlantılar, kolektif ile bireysel arasındaki ilişkiler, ancak bedenin işlevi üzerine sürekli düşünme yoluyla ortaya çıkarılabilirler.
Gerçeklik bedenselliğin bir sonucuysa ve dilden bile önce geliyorsa, o halde dil bu gerçekliği ifade etmek için çabalamalıdır. Gerçekliğin doğasının duyusal olduğunu söylediğimizde, bu aynı zamanda da gerçekliğin söylemsel olmadığı, anlatıyla ele avuca sığdırılamadığı anlamına gelir. Böylece birden fazla bedenin karşılaştığı durumları tanımlamak için uzun ifadeler kaçınılmaz hale geldiğinde, Nádas kimi kez Proust’u bile aşarak beş dakikalık bir olayı otuz-kırk sayfada anlatmak zorunda kalacaktır. Bu durumda da Proust’a gösterdiğimiz sabrı ve anlayışı ona da göstermekten başka çaremiz yoktur. Nihayetinde tıpkı gerçeklikte olduğu gibi, etik olarak da bedenle, bedenimizle hesaplaşmak zorunda kalırız; daha doğrusu o bizimle hesaplaşır.
... bir eylemin ahlaki değeri insanın bedeninde fiziksel olarak ölçülebilir. Herkes her an ölçümler yapar kendi üzerinde. Ölçü birimi ise dürtülerle yasaklar arasındaki tuhaf orandan ibarettir. Nitekim eylem, sadece içgüdülere atfedilecek dürtülerden değil, yetiştirilmeye atfedilebilecek yasakların bu dürtülerle olan ilişkisinden doğar. Karakter yapısı ve sosyal eğilim, kalıtsal yetenek ve ailevi köken, bunların hepsi yaptığımız bir eylemde kendi paylarının oranını arar. Bu paylaşım esnasında tekrar edip duran orantısızlıklara beden korku, terleme, endişe; daha ağır vakalarda baygınlık, kusma ve ishalle, daha da ağırlarında ise organların işlevini bozarak cevap verir. (Anılar Kitabı, s. 614)
Duyusallık ve duygular anladığımız duygusallıklardan bütünüyle uzaktır. Duyusallık mesafesizlikle gerçekleşiyorsa, onun yansıtılma çabası da alabildiğine mesafelidir. Zaten Orta Avrupa edebiyatından bundan başkası da beklenemez. Anılar Kitabı’nda bedensel duyusallık sessizliğe yol açar. Sahnenin tasviri duyusal deneyimin başlamasıyla birlikte sona erer ve bu da pornografinin tam zıddı. Pornografi salt cinsel etkinlikle ilgilenirken, Nádas’ın anlatısı yan ayrıntılarda ve geçmişte çözünür; cinsel etkinlik bu çözünmede belirsizleşir, hatta önemsiz bir ayrıntı haline gelir. Cinsel fantezi de söylemselliğe dayandığı için dolayım gerektirir; bu nedenle bu tür bir duyusallık durumunda tamamen işe yaramazdır. Hem Anılar Kitabı’ndaki ve hem de Paralel Hikâyeler’deki cinsellik soruşturması bu nedenle daima başka hikâyeler tarafından belirsizleştirilir.
İki bedenin, salt dokunmayla ortaya çıkan, uyuşmazlıkları ortadan kaldıran ve ahlaki çekingenliklerini de alt eden bu uyumu, fiziksel tatmin kadar güçlüydü, vahşiydi, üstelik aldatıcı değildi, bedenlerin teması hissettiklerimizi çözebilirmiş duygusu uyandırmıyordu ama mantık kuralları uyarınca tamamlayamamıştık, hatta diyebilirim ki her iki beden de kendi aklıselimini soğukkanlılıkla muhafaza etmiş, birbirine karşı duyarlı kalmış, birbirini köşeye sıkıştırmıştı. Uzun boylu düşünmeden sen kendini verirsen ben de kendimi anın çılgınlığına teslim ederim, diyorlardı sanki birbirlerine lakin tutkunun ve soğukkanlılığın, anlık hislerin ve sağduyunun, yakınlığını ve uzaklığın bu kavuşması iki bedeni arzuya tutunarak hazza ulaşmaya çalışıp yepyeni ve mükemmel bir uyum arama halinin ötesine taşımıştı. (Anılar Kitabı, s. 422)
Paralel Hikâyeler’deki yüz sayfayı aşan ve dört gün süren bir eve kapanma halinde (kimilerine göre bu bir edebiyat eserindeki en uzun cinsel ilişki) sevişmenin kendisi ayrıntılar ve göndermeler arasında buharlaşır; zaten önemli de değildir. Aynı durumu Anılar Kitabı’nda da görmek mümkün. Kitapta ta çocukluktan başlanarak kişinin kendi cinsel deneyimini nereye kadar sorgulayabildiğini, hangi derinliğe kadar inebildiğini de görürüz. Nádas’ın eserindeki gerçeklik, bazen aracısız şehvet kadar kaba, bazen de bedenlerin mecazlarının yapısı tarafından düzenlenen ağ kadar karmaşık olabilir. Her ayrıntının eşit derecede ağırlık kazandığı bu gerçeklik çabası bütünlük değil, kaos getirir ve gösterilmek istenen de budur.
... hoyratlık üzerinde hazzın serbest kalmasıydı bu, “bak işte ben erkeğim!” sevinci, canlı bir organizmanın büyümesinin, erkekler topluluğuna ait olmanın o kadim sevinciydi, devamlılığın sevinci ve aynı anda açığa çıkan içgüdülere has o sakil düzeneğin alaya alınmasıydı ki buna kültür diyorlar, kaba içgüdülerin verdiği hazzın katlanmasına neden olan kültür... Ne hissettiğimi bilmeme rağmen hissettiğim şeyi hissediyorum ve böylece bilebileceğimden fazlasını biliyorum. (Anılar Kitabı, s. 425)
Geçmiş ve hafıza
Yine Lukács’ın gerçeklik anlayışına dönersek, orada romanın konusu olan tarihî dönem anlatıya göre yapılandırılmıştır; şimdiki zamanın geçmişten farklı bir hiyerarşik değeri vardır. Geçmiş zaman şimdiki zamana neden olur ve şimdiki zaman geçmişin bir sonucudur; aralarında sıralı bir ardışıklıkla sonuçlanan sıkı bir nedensel ilişki vardır. Şimdiki zaman genellikle geçmişe şekil verir ve geçmişi yalnızca şimdiki zamanın gözünden görebiliriz. Nádas’ta ise tarihsel zamanın farklı anları eşit değere sahipler ve aynı hiyerarşik düzeydeler ve farklı düzeyler bazen aralarındaki kopukluğa dair hiçbir belirti olmadan tek bir cümlede belirirler. Onun metni kişiyi kendi bedeninin gerçekliğiyle, diğer bedenlerle olan bağlantısıyla, idrarın, seksin, acının ve hazzın, siyasetin ve mahremiyetin karmaşık ve genellikle trajik bir şekilde birbirine bağlandığı, hatta çarpıştığı kendi karmaşıklığıyla yüzleştirir. Böylece her hikâye diğerleriyle çakışır ama onlara tam anlamıyla asla ulaşamaz, bir bütünlüğün kapsamına dahil olamaz. Nádas’ın anlatısında geçmiş, sanki şimdi ve burada yaşanıyormuş gibi, yaşayan bir şey olarak sunulur. Geçmiş bir ölü gibi, çoktan geçip gitmiş gibi etkisizleştirilmez. Bu, hem ayrıntılar için geçerlidir, hem de romanın bütünü için – ve bu durum bir anlamda kaostur.
Onlar bu sıradan şeylerin dışında, çok daha üst düzey bir şeyi, bu rahatsız edici kaosu izah edebilecek bir ideayı, bir ruhu arıyorlardı, aradıkları şey zayıfların tesellisidir ve tabii ki bu arada kaosun içi dikkatlerinden kaçıyordu çünkü o güzelim ayrıntıları akıllarına bile gelmiyordu, onu hesaba katmıyorlardı. Herkesin her an hissetmek zorunda olduğu bu şeyler uygunsuz denen şeylerdi...(Anılar Kitabı, s. 117)
Nádas’a göre bütüncül bir hedef güden anlatı her zaman yalan söyler veya en azından gerçekliği taklit ederek örtük bir ideolojiye göre olaylar arasında bir hiyerarşi kurar. Betimlemeden veya bütünsellikten arındırılmış anlatım ise, hiyerarşiye karşı geldiği gibi, taklidin üzerinde haklarını talep eden gerçekliğin sesi haline gelir. Ayrıntıların eşitliği ilkesini romanlarının, özellikle de Paralel Hikâyeler’in her tarafında bulmak mümkün. Farklı bilinç biçimleri eşit olduğu gibi, hayal gücü ve hatırlama da hiyerarşik bir şekilde ele alınmaz. Nádas’ta mekânlar da özel, hiyerarşik olmayan bir yapılandırma rolü oynarlar. Zamanın aksine, mekân bir yan yana koymadır. Amaç sözde “nesnel” bir resim sunmak değil, hiyerarşik olmayan bir tablo ortaya koymaktır; zaten Nádas’a göre hatırlamanın kendisi de kaotiktir.
Belki oradaydı, belki daha sonra gelmişti, her ne ise, ilk anda hissettiğim, benim yüzümden orada olduğuydu ve bu dikkatsizlikle bu unutkanlık, bu romanda böylesine dikkat ettiğimiz duygu düzeneğinin içimizde işleyen duygular tarafından örtüldüğünün yeni bir kanıtıydı. Öylesine örtülü ki, bu düzenek hakkında anlamlı hiçbir şey söyleyemiyoruz, sanki tüm olanları doğrudan bu keskin dikkat ötüyor ve sonucunda geriye baktığımızda bile olanı değil, onu nasıl izlediğimizi, bu gözlem yüzünden bulanıklaşan olaya dair ne hissettiğimizi hatırlıyoruz, böylece olayı olay, değişimi değişim, dönüşümü dönüşüm olarak algılamıyoruz. (...) böylece yaşamda önemli sayılabilecek her değişim içimizde büyük bir sessizlik içinde fark edilmeden gerçekleşiyor. (Anılar Kitabı, s. 196)
Yüzyıl ve ilerisi
1956 Macar ayaklanması yaşandığında Nádas henüz 14 yaşındaydı ama Sovyet tanklarının Budapeşte’ye girişi ve ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılması pek çok Macar gibi onun hayatının da köşe taşlarından biri. Hem babasının rejim yanlısı tutumu ve hem de ayaklanmanın sonraki yılları nasıl belirlediğiyle hemen her kitabında karşılaşıyor, ayaklanmanın çeşitli yönlerine ve kanlı mirasına dönmekten kaçamıyoruz. Zaten Nádas, Çekoslovakya 1968’inin bastırılmasından sonra Budapeşte’yi terk etmişti. Artık gazetecilik yapmanın bir anlamı da kalmamıştı. 1956 bütün önemli Macar yazarlar için umutsuzluğa çıkan bir dönüm noktası ve hatta Avrupa idealinin diriltilme çabasının da yenilgisidir.
Belki de haklıydı, hikâyesini tam olarak ciddiye almamıştım, Almanlara karşı hissettiği dindirilemez nefretini, tamamen başka nedenlerle kendinden nefret etmesi gibi görüyordum, tıpkı onun da kendini benim yürek parçalayan hayat hikâyemden tecrit edişi gibi... Bazen gözlerinden gerçek yaşlar akıyordu ama nihayet bir gün öfkeyle bunda iki büyük devletin çekim alanına girmiş Avrupa’daki anarşist, komünist sosyalist kitle hareketlerinin nihai dağılışının kişisel ve bu bakımdan elbette acıklı sonucundan başka bir şey görmediğini belirtmiş, ikimiz de bu çöküşün, iki garip mutasyonun talihsiz ürünleriyiz deyip gülmüştü. (...) Macarlar [1956 ayaklanmasında] kahramanca ama aynı derecede aptalca yollardan geleneksel Avrupa idealine başvuruyordu, oysa onun pratikte artık var olmadığı anlaşılmıştı, geriye sadece bir iki sloganla birkaç Macar cesedi kalmıştı. (Anılar Kitabı, s. 408)
Nádas geçmişe ne zaman baksa, İkinci Dünya Savaşı, soykırım, Sovyet işgali ve yeni rejim uğraklarından kaçamayacaktır. Bu miras kitaplarındaki çeşitli karşılaştırmalar yoluyla bize ulaşır:
Batı toplumları, kapitalizm altında yaşayan toplumlar muazzam bir baskı altında. Geçmiş yok; sadece bugün var; bugün ve yarın var. Doğu Avrupa diktatörlüklerinde ise sadece geçmiş var, ama sadece geçmiş hakkında yalanlar var. Çünkü şimdiki zaman değersiz ve gelecek yok. (Wolfgang Müller-Funk ve Gábor Schein ile söyleşi)
Kitaplarında faillerin akrabalarının bu denli sıklıkla tezahür edişi, bir yerlerden çıkmaları da, kendi ailesini de bir fail olarak görmesiyle alakalı muhtemelen. Anılar Kitabı’ndaki Mihver saflarında bir askerken Rusya cephesinde ölmüş dede veya Macar ayaklanmasına karşı silahlı bir komplo düzenlemeye girişen baba. Benzer failler Paralel Hikâyeler’de daha da sık karşımıza çıkar. Bütün bu geçmiş Avrupa başta olmak üzere insanlığın geleceğine dair karanlık bakışla iç içe geçer. Olanlardan sonra yeni bir dünya mümkün müdür?
İnsan çeşitli dehşetlerin soyudur ama ne yazık ki bunun insan doğasının bir parçası olduğunu söylemek zorundayım. Ya insanlık tarihinde veya insan gelişiminde büyük bir sıçrama olur ve bu sıçrama bilincimizi etkiler ya da aynı şeyler ebediyen tekrar eder. Ama bu sıkıcılık da insanlık tarihine bir tür istikrar kazandırır, böylece Livy’yi, Ovid’i, Shakespeare’i veya falancayı okuduğumuzda, hiçbir zorluk çekmeyiz. Koşullar biraz farklıdır, medeniyet seviyesi farklıdır, ama insanlar aynıdır. Nefretleri, öldürme arzuları, çatışmaları hep aynıdır ve sürekli olarak yeniden ortaya çıkarlar. Ve bu biziz. Bu antropolojiktir ve dışarıdan kontrol edilmez. Ancak muhtemelen kolektif bir felaketin ardından bir düzelme bekleyebiliriz. (Wolfgang Müller-Funk ve Gábor Schein ile söyleşi)
Okumanın anlamı
Péter Nádas okurken hiyerarşik anlatıma alışkın bilincimiz kimin geçmişinden söz edildiğini, hâlâ Budapeşte’de mi yoksa Berlin’de mi olduğumuzu bilemez hale geliriz. Anılar Kitabı’nın mı yoksa Paralel Hikâyeler’in mi daha yenilir yutulur bir kitap olduğuna karar vermek zor zira bir bedenin tarihi Orta Avrupa’nın bir yüzyılının tarihi kadar karmaşık olabilir. Ufkumuz bu türden alışılmadık anlatı biçimleriyle acı çekerek de olsa genişler ve okuma tefekküre, gerçek bir ruh eğitimine dönüşür. Yoksa bu yüzyılda roman okumanın ne anlamı kalır?
Anılar Kitabı’nın tıpkı Niteliksiz Adam ya da Vergilius’un Ölümü gibi, okuduktan sonra kolayca rafa kaldıramayacağımız, arada bir rastgele okumaktan kendimizi alamayacağımız bir kitap olduğunu da söylemek isterim. Nihayetinde acelemiz yoktur ve gerçek bir edebiyat metni bizden her zaman sabır ve zaman talep eder. Zaten mutluluk konu dışıdır.
... bilinçli olan her şeyden kaçınan, şehevi olanla yetinen gerçek mutluluk ise bize ve kendine sadece var olduğu kadar zaman tanır, bu yüzden ölümcül biçimde tesadüfmüş, acıdan bağımsız, ondan kopukmuş gibi görünür, böylece acı hafızamıza uzun ve karmaşık öyküler bırakır, mutluluk ise sadece bir dakikalık parıldar. (...) Mutlu ruhen fakirdir... (Anılar Kitabı, s. 170)
KAYNAKLAR
Péter Nádas, Anılar Kitabı, çev. Erdal Şalikoğlu, Everest Yayınları, İstanbul, 2025.
Péter Nádas, Bir Aile Romanının Sonu, çev. Gün Benderli, Can Yayınları, İstanbul, 2014.
Péter Nádas, Ölümle Baş Başa, çev. Gün Benderli, Can Yayınları, İstanbul, 2013.
Wolfgang Müller-Funk/Gábor Schein (Hrsg.), Péter Nádas’ Parallelgeschichten. Lektüren, Essays und ein Gespräch, Narr Francke Attempto Verlag Tübingen 2020.
Iris Radisch, Die letzten Dinge: Lebensendgespräche içinde “Im Tod fängt etwas Großartiges an.” Rowohlt Verlag, Hamburg, 2015.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 48
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aşk Şiirlerinin Unutulmaz Yönetmeni / Bobo Fon / Çıplak Kalabiliriz / Çoruh Kayıkları / Erdemler ve Beceriler / Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi / Mübeccel İzmirli / Özgürlük Uzakta / Saraybosna Radyosu / Sonsuz Yolculuk