Ahtapot, tekil bedendeki çoğul zekâ:
Başka Zihinler
“Gezegenimizin bizden sonraki hâkimi kim olur? Evrimsel biyoloji ile sinirbilimin ortaya sürdüğü aday ahtapotlar; tabii daha uzun yaşam sürelerine erişebilirlerse.”
Nerede kalmıştık?
“Bitki, hayvan, insan ve makine zekâsı” konusunda fikir yürütüyorduk, “ve bizim kibirli ahmaklığımız” hakkında... Ahtapotlar diyorduk, gözleri nasıl da bize benziyor! O bize benzeyen gözlerini, gözlerimize diktiklerinde, derinlerden bir yerden bir bağlantının hatırlanması gibi tuhaf bir duygu yükseliyor. Oysa ki ortak atamız 500 milyon yıl geride kaldı, hepimizin solucanımsı yaratıklar olduğumuz zamanlarda.
İster vahşi doğalarında, ister tutsak edildikleri tanklarda karşılaşalım, bize merak duyuyorlar. Uzanıp dokunduklarında bizler vantuzlu yumuşakça temasını hissederken, onlar parmak uçlarımızdan 25 kat daha duyarlı kollarıyla kokumuzu, tadımızı almış oluyorlar. Biyokimyamız bizim çeperlerimizden onların vantuzlarındaki sensörlere akıyor.
Bağ kuruyoruz bu 3 kalpli, 8 kollu, 9 beyinli, mavi kanlı yaratıklarla. Bir yandan çok yakın, diğer yandan da çok yabancı. Renk, şekil, doku değiştirebilen, bunu art arda, bir anda ve sürekli yapabilen bu olağan dışı varlıkları hayretle izliyoruz.
Sorularımızın peşine düştüğümüzde tatmin edici cevaplara ulaşamadığımız gibi, yeni cevapsız sorulara varıyoruz. Karşımızdaki bu yüksek bilişsel zekâyı alıştığımız, bildiğimiz kalıplara sığdıramıyoruz bir türlü.
Bir önceki yazıda bahsettiğim Varolma Biçimleri kitabını elimden henüz bırakmamıştım. Çünkü size Bridle’ın anlattığı ahtapot hikâyelerinden de bahsetmek istiyordum. Kendilerini alındıkları sulara bıraktırana kadar tutsak edildikleri laboratuvarı zarara sokup, çalışanlara kök söktüren, olmazsa da kaçış planlarını devreye sokan direnişçi ahtapotların hikâyelerinden...
Bunların en medyatik olanı 2016 yılında Yeni Zelanda’da bulunan ulusal akvaryumdan kaçan Inky adlı ahtapottu. Ona dünya çapında ün kazandıran şey, başarıyla gerçekleştirdiği kaçış rotası konusunda yürütülen tahminlerdi. Bunlardan biri, Inky’nin gece yarısı tankından çıkmayı başarıp, zeminde ahtapot izleri bırakarak ilerlediği ve ardından denize açılan 50 metre uzunluğunda ve yaklaşık 150 milimetre çapında bir drenaj borusundan Hawke’s Bay sularına kaydığı şeklindeydi. Bir diğer tahmin, tankın üst kısmındaki taşma borusuna geçip drenaj sistemine ulaşmış olabileceği yönündeydi.
Dunedin yakınlarındaki başka bir akvaryumda Sid adı verilen bir ahtapot kovalara saklanmak, kapıları açmak ve merdivenleri tırmanmak da dahil olmak üzere, o kadar çok kaçma girişiminde bulundu ki, sonunda okyanusa bırakıldı.[1]
Almanya’nın Coburg kentindeki Sea-Star Akvaryumu’nda esaret altında yaşayan, Otto adı verilmiş, henüz 6 aylık olan ahtapot, rahatsız olduğu 2.000 watt’lık ampullere su fışkırtmasıyla elektrik sistemine kısa devre yaptırabileceğini keşfetti. Sonrasında, ışıkları bu biçimde söndürmeyi sürdürdü. Elektrik tesisatının sıklıkla kısa devre yapması büyük bir akvaryum için tehlikeli sonuçlar doğurdu tabii. Onun keşfini keşfetmek akvaryum çalışanlarının, yani biz insanların epey bir zamanını aldı.
Ahtapot Otto’yu meşgul etmek için çeşitli nesneler verildi ama onları geri fırlattı. Hayır, o şu rahatsız edici ışıkları kapatmaya devam edecekti. Keşiş yengeçleriyle hokkabazlık yaparken yakalandığından da bahsediliyor, bunu gözümde pek canlandıramadım.
Başka bir seferinde tankın yan tarafındaki kayaları kırıyordu ve zaman zaman akvaryumun içindekileri, akvaryumun müdürüne göre, “kendi zevkine daha iyi uyacak şekilde” tamamen yeniden düzenliyordu.[2]
Zeki parçalar konfederasyonu
Ahtapotların beyinleri bizimki gibi kafalarının içinde yer almaz; aksine, merkezî olmayan bir yapıya sahipler ve beyinleri bedenlerinin her tarafına ve uzuvlarına kadar uzanır. Kollarının her biri bağımsız zihinler gibi davranan, merkezî kontrol tarafından kısıtlanmadan kendi başlarına hareket etmelerine ve tepki vermelerine olanak tanıyan nöron demetleri içerir. Ahtapotlar zeki parçalar konfederasyonudur; bu onların farkındalıklarının yanı sıra düşünmelerinin de bizimkilerden tamamen farklı şekillerde gerçekleştiği anlamına gelir.[3]
Bu özelliklerinin en kapsamlı ifadelerinden birinin, “ahtapot zekâsını bir tür çok kanallı işlem sistemi olarak kavramsallaştıran” bilimkurgu yazarı Adrian Çaykovski’nin Zamanın Çocukları (Children of Time) adlı romanında ifade bulduğunu söylüyor Bridle:
...Children of Time’da uzay yolculuğu yapan ahtapotların bilinçleri üç parçalıdır. Çaykovski’nin ‘taç’ adını verdiği daha yüksek işlevler, baş beyinlerinde gömülüdür ama onların ‘kavrayışı’, ‘kolla çalıştırılan beyin altı’ sorunları bağımsız olarak çözme yeteneğine sahiptir: yiyecek bulmak, kilitleri açmak, dövüşmek, ya da tehlikeden kaçmak.
(...)
Bu arada üçüncü bir düşünme ve iletişim tarzı olan ‘kılık’, ahtapotların ‘beynin kara tahtası’ olan ve düşüncelerini her an çiziktirdiği derisinin yanıp sönmesini ve beneklenmesini kontrol eder. Bu şekilde, ahtapotlar uzayda serbestçe dolaşarak, bilinçli niyet kadar, duygu patlamaları, hayali kaçışlar, merak ve can sıkıntısı eylemlerine dayanarak gemiler, yaşam alanları ve bütün toplumlar inşa ederler. Çaykovski’nin ahtapotları aynı anda canlı, çılgın, sıkılmış, yaratıcı, dikkati dağılmış ve şiirseldir: kendi sinir sistemleri içindeki sürekli diyalog ve çatışmanın bir ürünüdür. [4]
Çaykovski, ahtapotları tekil bedenlerdeki çoklu zekâlar olarak tanımlıyordu. Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’ne ziyaretlerinden, bilimcilerle yaptığı görüşmelerden ve her şeyden önemlisi, kendi zoolog geçmişinden faydalanmıştı karakterlerini yaratırken.
Bilim ve bilimkurgu el ele verdiğinde ahtapot zekâsı bizim için ancak kısmen kavranabilen bir anlatıya ulaşmış görünüyor.

Bu enigmatik varlıklar sanat eserlerine de konu olmuş tabii ki, biz onlardan ne anlıyorsak o şekilde. Mesela sinemamızda, yolu Abidin Dino ile de kesişmiş canavar bir ahtapotumuz var. Tarkan: Viking Kanı filmi, döneminin çocuklarının hafızasındaki travmalar klasöründe yerini halen korur muhtemelen.
Ahtapotlara yapılmış olan bu karakter suikastı, Victor Hugo’nun Deniz İşçileri eserinde, onları “bir emme aygıtı, canavar, denizin obur ve iğrenç yıldızı, ölümün yüzegezeri” olarak tiksintiyle tasvir etmesiyle ilişkili olabilir.
Tabii Jules Verne’nin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah romanındaki dev şeytani kafadan bacaklıyı da hatırlayalım. Ve bütün bu karanlık tasvirlerin atası belki de İskandinav efsanesi Kraken’dir.
Günümüz dünyasında ahtapotların bilinmezliklerinin yaratmış olduğu korkuyu üzerimizden bir parça atmış görünüyoruz. Şimdilerde daha çok bizde “Dünya dışı” bir intiba yaratıyorlar. Dış uzaydan gelebilecek ziyaretçileri olsa olsa böyledirler diye, ahtapotumsu hayal ediyoruz.
Ted Chiang, Nebula ödüllü bilimkurgu novellası Story of Your Life’da Dünya dışı varlıkları ahtapotlara oldukça yakın özelliklerle tasvir etmişti. Hikâyeden ilham alan Arrival filmi bu tasvirleri şahane biçimlerde gözlerimizin önüne serdi.
Karşımızda 7 kollu heptapodlar duruyordu. Aynı ahtapotlar gibi, bizim atmosferimizi tolere edemiyorlardı. Ve yine ahtapotlarla çoğu temasımızda olduğu gibi, cama benzer bir bariyerin ardındalardı. Mürekkep püskürtmeleri de tanıdıktı. Yüzlerini göremedik; derileriyle de görebiliyor olmalılardı ahtapotlar gibi. Evet evet, doğru; ahtapotlar derileriyle de görebiliyorlar.
Filmde Dünya’nın 12 farklı noktasına iniş yapmış olan Dünya dışı ötekilerin amacını anlayabilmek için, heptapodlarla temas kurup dillerini çözen linguistik profesörünün, kodlarını anlamlandırdığı bu dairesel sembol diliyle, bizim lineer zaman algımızın dışına çıkıp zihninin değişime uğramasına tanık oluyoruz. Yeni dil, yeni idraklere kapı açmış, dairesel zaman kavramını zihninin işletim sistemine entegre edebilmişti.
Sonuçta bizim zihniyetimiz, önyargılarımızı ve dar görüşlerimizi de içeriyor.
İnançlar, kabuller, bilişsel ataletlerin dışına çıkabildiğimizde, onları kendi gerçeklikleriyle, oldukları gibi görebilme imkânı doğuyor.
Ben başka zihinleri düşünürken, Bridle kitabında yaptığı bir öneriyle, tam da bu isimde bir kitabı elime tutuşturmuştu çoktan.
Başka Zihinler yazarı Peter Godfrey-Smith bir felsefeci.
Başka Zihinler:
Ahtapot, Deniz ve Bilincin Derinlerdeki Kökleri
çev. Belgin Selen Haktanır
Siyah Kitap
Şubat 2020
248 s.
Bu aklıma Aristoteles’in "Hayvanların Tarihi"nde “Ahtapot aptal bir yaratıktır, çünkü insan elini suya daldırırsa ona yaklaşır” sözlerini getirdi. Hak verdiğim bir tarafı var, sonuçta biz hiç tekin varlıklar değiliz. Ama yine de ahtapot zekâsına saygıda kusur etmek istemem.
Peter Godfrey-Smith uzun süre doğal ortamlarında gözlemlediği ahtapot ve mürekkepbalıklarının olağan dışı yetilere nasıl eriştiklerini merak ediyor. Kendi alanı olan bilim felsefesinden hareketle, ortak atadan, hatta ilk hücreden başlayarak çıkarımlar yapıyor.
Ama bu alanda öyle az şey biliyoruz ki, resmin karanlıkta kalmış kısımlarıyla ilgili varsayımlar benim ilgimi dağıtıyor ve gözlemcilerin peşine takılmayı istiyorum.
Zaten bazen elimizden tutup gezdiriyorlar Scarlett gibi. Scarlett bir octopus cyanea, yani gün ahtapotu. Scarlett ismini hayvan davranışları ve psikolojisi alanlarında çalışmalar yapan deniz biyoloğu olan Alex Schnell vermiş, onu diğerlerinden ayıran yüzündeki izi nedeniyle. Avustralya’daki Büyük Set Resifi’nde göz göze geldiği, güvenini kazanlığı ahtapot, dokunmasına izin veriyor; sonra bir yöne hareket edip, dönüp ona bakıyor, geliyor musun diye. Dostlukları ve birlikte gezintileri böyle başlıyor. Köpekbalıklarıyla karşılaşıyorlar, Scarlett görünmezlik pelerinini kullanıyor ve mercan kayalarının yanına inip mercan kayası oluyor. Gerektiği zaman nasıl da etrafını çevreleyen şeylerin içinde eriyip yok olabildiğini gösteriyor. Scarlett’in herhangi bir dokuya dönüşebilmesi için sadece bakması yetiyor.
Yapımcılığını James Cameron’un üstlendiği Secret of Octopus belgesel film serisi bütün bu hikâyeye yer veriyor. Başka türden ahtapotların da zeki, sosyal, meraklı, nazik ve vahşi doğalarını, alet kullanmalarını, avlanmak için diğer türlerle işbirliklerini izliyoruz.
Göz açıp kapayıncaya kadar renklerini, dokularını ve şekillerini değiştirebilmelerini izliyoruz belgesel serisinde. Kaya oluyor, yosun oluyor, balık oluyor, suyılanı oluyorlar, hatta yanlarından geçen bir suyılanını buna ikna edebilecek ustalıkta...
Schnell’in Scarlett ile kurduğu dostluk, My Octopus Teacher’ı izlemiş olanlara Craig Foster’ın Güney Afrika’daki bir yosun ormanında karşılaştığı ahtapotla kurduğu bağı hatırlatmış olabilir. O filmde de, ahtapotun onu kendi dünyasına kabul etmesini, nasıl uyuduğunu, yaşadığını ve beslendiğini göstermesini izlemiştik. Bir saldırıda ahtapot bir kolunu kaybettiğinde üzüldük, iyileşmek için yuvasına çekildiğinde endişelendik. Üremesine ve ölüm sürecine tanık olduk. Hayatın kırılganlığını ve doğayla bağımızı hatırlattı bize. Yasını tuttuk.
Saygılı bir mesafeden işte böyle ahtapotlar.
Ama bir yandan da tanklarda tutsak ettiklerimiz var. Bu maceracı, özgür varlıkların becerilerini ölçmek için kendi dar çerçevemizde kurduğumuz “Şunu şöyle yaparsan sana bayat bir karides veririm” düzeneklerine karşılıkları, “Hayır, benim paşa keyfim başka bir şey yapmak istiyor; çıkmanı bekliyorum mesela, 5 metre uzağımdaki tanktan dilbalığı çalmak için. Sonra da belki valfleri bozarak laboratuvarı sular altında bırakırım” gibi oluyor. Tabii içine kapanıp o kısacık ömrünü saklanarak geçirenler de var.
Yani biz yine onlara “Bizim gibi misiniz?” diye sormayı sürdürüyoruz, bir yerlerde yürütülen araştırmalarda (aslında biz de bizim gibi olmasak keşke). Ahtapotlar kendileri gibi demeye hazırlanıyordum ki, onlarla ilgili ne zaman bir genelleme yapsak, bir köşeden bütün bireyselliğiyle bunun pek te öyle olmadığını yüzümüze çarpan bir ahtapot çıktığını hatırladım. Her biri kendi gibi diyebiliriz belki. Konu oldukları bir PubMed makalesi bile “onlarla ilgili tek kural kuralsız olmaları” noktasına varmış.
Bizi yüzlerimizden tanıyabiliyorlar; bazılarımızdan hoşlanıyor, bazılarımızdan da pek haz etmiyor, onları her gördüklerinde tutsak edildikleri tanklarından su fışkırtıyorlar. Bunların bir bölümünün ahtapotlara elektro şok vermek veya anestezi olmaksızın onların üzerinde ameliyatlar gerçekleştirmiş olmak gibi sabıkaları var. Kafalarına yedikleri 2 litrelik suyu hak etmiş olduklarına itirazımız olmaz zaten.
Sorular, sorular...
Karşılaştıkları nesnelere öncelikle, “Bu yenir mi?” diye yaklaşıyorlar.
Yenmezse oynanır mı?
Peki, yapı malzemesi olur mu?
Sorularımız çok benziyor değil mi?
Biz onları yiyoruz, onlarla oynuyoruz; akvaryumları hatırlatırım.
Denizlerdeki varlıklarını doymak bilmez iştahlarımızla tehdit ediyoruz. İspanyol Nueva Pecanova şirketi, “çok yiyoruz onları, nesilleri tükenmesin, Kanarya Adaları’nda ahtapot çiftliği kuralım, onları domates gibi yetiştirelim” girişiminde bulunmuş. “Buna da yeşil ekonomi makyajı yapalım, mesela, Avrupa Birliği fonlarından da destek isteyelim” demişler. Ahtapotları “insancıl öldürme” sözü verilmiş. (İnsancıl ve öldürme kelimeleri nasıl da yakışıyorlar birbirlerine!)
Hayvan hakları savunucuları ve bilimciler, acıyı ve mutluluğu hisseden, akıllı ve duygulu ahtapotların yiyecek olarak yetiştirilmelerine karşı çıkmışlar. Avrupa’daki çiftliklerde hayvan refahını sağlamak için yapılan düzenlemeler sadece omurgalıları kapsadığı için, ahtapotları sınırlı bile olsa koruyamamış.
Birleşik Krallık dahil bazı ülkeler onları “fahri omurgalılar” olarak kabul edip bir miktar koruma sağlamış. Esaret altındaki bu hayvanların büyük acılar çekmesini, kendilerini yaralamalarını, birbirlerini yemelerini nasıl önlemeyi düşünüyorlar, belli değil. Hatta şu bahsettikleri “insancıl öldürme” neymiş, o da açıklanmıyor. Ticari sır muhtemelen. Tek bilinen, ahtapot yemeyen ülkelere bile “yeni bir tat” diye pazarlanacağı.
Renkleri göremiyor ama renk yaratabiliyorlar
Kafadanbacaklıların birçoğu son derece usta renk değiştiricidirler. “Bu kalabalık grupta, dev mürekkepbalığı belki de bunu en iyi başaran ya da en azından en renkli olan türdür.”
“... tüm bedeni, üzerinde desenlerin oynaştığı bir perde gibidir.” [5]
Ne söylüyorlar, kime söylüyorlar, merak ediyoruz.
Bir kafadanbacaklının derisi, doğrudan beyin tarafından kontrol edilen katmanlı bir perdedir. Nöronlar beyinden kasları kontrol ettikleri bedene ve deriye ulaşırlar. Buna karşılık kaslar da milyonlarca pikseli andıran renk keseciğini kontrol ederler. Bir mürekkepbalığının bir şeyi hissettiği ya da bir şey yapmaya karar verdiği anda rengi aniden değişir.[6]
Kafadanbacaklıların hemen hepsi renk körü olarak biliniyor.
Ama derileri ışığa, renge ve tonlara duyarlı, bu kadarını anladık. Ayrıntılı bir görüntü oluşturmak yerine parlaklıktaki değişiklikleri algıladıkları düşünülüyor. Yine cevaplardan çok sorular var elimizde. Ahtapot kromatoforlarının ışık sensörü, mekanik reseptör veya her ikisi olarak mı işlev gördüğü hâlâ tam olarak belli değil. Deri, beyine sinyal göndermek yerine renk değiştirme işlemini direkt olarak kendisi yapıyor. Yine parçalar merkezî beyinden özgür, gerekeni yapıyor. Kaya olunacaksa kaya, yosun olunacaksa yosun, bir anda...
Kromatik gevezelik
Bence bazı kafadanbacaklıların, özellikle de mürekkepbalıklarının biyolojik işlevin ötesine geçen bir dışavurumculukları var. Birçok desen kamuflajdan başka bir şey anlamına gelebilir. Ve bunlar aynı zamanda etrafta belirli sinyal alıcısı olmadığı zaman da üretilir. Bazı mürekkepbalıkları ve birkaç tür ahtapot, etraflarında olup bitenle bağlantısı olmayan, onun yerine içlerindeki elektrokimyasal karmaşanın kasıtsız bir ifadesi gibi gözüken ve neredeyse sürekli olarak kaleydoskoptaki görüntülere benzeyen bir renk değiştirme sürecinden geçer.[7]
Mürekkepbalıkları, doğal ortamlarına misafir olduğumuzda genelde dostane davranıyorlar. Nadir de olsa saldırgan davranıp bizi kovalıyorlar, ki bu son derece anlaşılabilir. Fakat bir de tamamen kayıtsız davrandıkları bir başka halleri var, hiç anlamıyoruz sebebini. Önlerine geçip dursak bile omuzumuzun üzerinden uzaklara bakıyorlar. Onların dünyasında hayaletlere dönüşüyoruz. Niye? Hiçbir fikrimiz yok. Bu bazen böyle işte.
Kafadanbacaklılar bildiğimiz gibi; yine bizleri şaşırtmaya devam ediyorlar.
2009’da Endonezya’daki bir grup araştırmacı, vahşi doğada portatif sığınak görevi görecek iki yarım hindistancevizi kabuğu taşıyan ahtapot gördüklerinde şaşırmışlar.
Ahtapot işine yarayacağını düşündüğü, düzgünce kesilmiş gibi görünen hindistancevizi kabukları buluyor. Önce içerisindeki kumları sifonunu kullanarak temizliyor. Tehlike ânında içine gizlenebilmek için kollarının altında gezdiriyor.
“Sonra iki kabuğu birleştirip, kendisi içindeyken bir küre oluşturuyordu.”
Sökülüp taşınan, istendiğinde tekrar birleştirilen, portatif düzenekleri kullanan ahtapotlar, yaratıcı zekâları konusunda aklımızın kavrayabileceği bir söz söylemiş görünüyor.
Evrimlerinin bir noktasında, tahminen dinozorlardan önce, kabuklarını geride bırakma cüretlerinin altında, “bunu boşuna ömür boyu taşımayalım, lazım olduğunda nasılsa bir şeyler ayarlarız” gibi bir özgüven yatıyor gibi bir halleri var.
Sadece iki yıl!
2008 yılında başlayan bir ilgiyle kafadanbacaklıları yakından izlemeye ve denizde takip etmeyi sürdüren yazarda, onlar hakkında okumalara başladığında karşılaştığı ilk bilgi şok etkisi yaratmıştı; dev mürekkepbalıklarının sadece iki yıllık ömürleri vardı. Ahtapotların da öyle...
Buna inanamadığını anlatıyordu Peter Godfrey-Smith. Etkileşimde bulunduğu mürekkepbalıklarının yaşlı olduklarını, insanlarla sık karşılaştıklarını zannetmişti. Öyle bilge bir halleri vardı ki, birçok mevsime şahit olduklarından emindi. O sırada sıklıkla mürekkepbalıklarının yavrulama mevsiminin ilk kısmında olduklarını, sıklıkla ziyaret ettiği bu hayvanların yakında öleceğini fark etmişti. Öyle de olmuştu. Takip eden zamanlarda onların bir anda çökmeleri, kollarının, sihirli derilerinin kopup gitmelerini izlemişti.
Karşısına çıkan kafadanbacaklıların yakın bir gelecekte öleceklerini fark etmek, kabullerini zorlamıştı:
Sadece bir iki sene hayatta kalacaksanız, büyük bir sinir sistemi geliştirmenin ne anlamı vardı? Zekâ makinesinin hem inşasının hem de işletilmesinin yüksek bir bedeli var. Büyük beyinleri mümkün kılan öğrenmenin faydalı olması, yaşam süresine bağlı görünüyor. Dünya hakkında edindiğiniz bilgileri kullanacak kadar vaktiniz yoksa, böyle bir sürece yatırım yapmanın ne anlamı var? [8]
Pek çok başka tür ile karşılaştırıldığında, “Birçok kafadanbacaklı hayatlarını bu kadar hızlı yaşamak için fazla iri ve fazla zeki görünüyor. Peki, bir ahtapot yumurtadan çıktıktan sonra iki seneye bile kalmadan ölüyorsa, tüm bu beyin gücü ne işe yarıyor? Kısa bir hayatı gerekli kılan denizin bir özelliği olabilir mi?” diye soruyor. Cevabı kafadanbacaklılarla denizin aynı bölgesinde yaşayan balıklarda arıyor. 200 yaşına kadar yaşayabilen tuhaf görünümlü kayabalığıyla karşılaştığında, içinden bir isyan yükseliyor:
Sıkıcı görünümlü bir balık yüzyıllarca yaşarken, muhteşem görünüme sahip mürekkepbalıkları ve gizemli bir zekâya sahip ahtapotlar iki yaşına gelmeden önce ölüyorlar, öyle mi? [9]
20 seneden fazla yaşayabilen nautiluslar gibi farklı deniz canlılarında bir yanıt bulabilmeyi umuyor ama sonuç hüsran.
Roma’da Jül Sezar’ın sokaklarında dolaştığı zamandan beri hayatta olan çam ağaçlarını hatırlıyor. Uzun bir yaşamın mümkün olduğunu gösteren canlılar hep aynı soruyu tetikliyor: Kafadanbacaklılar neden daha uzun yaşamıyor?
Yaklaşık 2 yıl gibi bir yaşam süresinde başımızı döndüren mutasyon kabiliyetleri, bahsi geçen kayabalığı gibi 200 yıl yaşasalar nerelere varabilirdi? Çünkü ahtapotlar üzerinde yürütülen genetik ve epigenetik haritalama çalışmaları gösterdi ki, onlar zekâlarının artmasına sebep olan RNA dizilimlerini, öyle evrim falan beklemeden, tek bir hayat içinde gerçek zamanlı olarak düzenleyebiliyorlar. Beyin yazılımlarını istedikleri gibi yükseltiyorlar. Bir makalede “Evrim kodu yazmış olabilir ama ahtapotlar bunu hack’lemeyi öğrenmişler” diye bir yorum gördüm.
Ayrıca 33.000 geni olduğunu da hatırlayalım, bu da insanlardan yaklaşık 10.000 daha fazladır.
Aklıma biyolog Rupert Sheldrake’in Morfogenetik Alan Teorisi geldi. Yumurtadan çıkan her minik ahtapotun, türünün morfik alanında kayıtlı olan hafızaya ulaşabiliyor olma ihtimali yaşanıyor da olabilir. Yazılımı yükseltilmiş bir zekânın sonsuz deneyimler verisine eriştiğini hayal edin. Belki de olan biten sadece budur ahtapotlar için.
İnsanlığın soyunun tükenmesi senaryosunda, gezegenimizin bir sonraki hâkimi kim olur sorusu gelmiş akla. Evrimsel biyoloji, sinirbilim ve yardımcı başka disiplinlerin ortaya sürdüğü aday ahtapotlar olmuş; tabii daha uzun yaşam sürelerine erişebilirlerse.
Kitapta kalamar gramerinden de söz ediliyor: Martin Moynihan ve Arcadio Rodaniche, kalamarları 1970’ler ve 1980’lerde Panama’da izlediler ve davranışlarını, üzerlerinde oluşan motifleri kaydettiler. Motiflerin çok karmaşık olduklarını gördüklerinde, kalamarların bir grameri, özneleri, sıfatları olan görsel bir dile sahip olduklarını öne sürdüler. Moynihan ve Rodaniche, kalamar sinyallerinin büyük bir kısmını kaydetmiş, hatta resimlemiş olsalar da, bunların anlamlarını nasıl yorumladıklarına dair çok az şey söyleyebildiler. Ama biz en azından kalamarların gayet zengin ifadeleri olduğunu öğrenmiş olduk. Bir kafadanbacaklıya yakışır biçimde zeki ve meraklı hayvanlar ve aynen ahtapotlar gibi onları da çok az tanıyoruz. Tanısak yiyemezdik demek isterdim.
Neyse, yine ahtapotlara dönelim. Henüz 6 aylıkken bile ustaca planlanmış avlanma teknikleri kurgulayabiliyorlar. Ve bu tamamen kendi fikirleri oluyor. Ahtapotların anneleri, onlar yumurtadan çıktıktan hemen sonra ölüyor. Henüz bir pirinç tanesi kadarken akıntıya kapılıp tek başlarına olmaya alışıyorlar. Her şeyi kendileri öğreniyor görünüyor; en önemlisi nasıl avlanacaklarını...
Kısacık yaşam sürelerinde problem çözmek konusunda ustalaşıyorlar. Oldukça karmaşık çözümler de üretebiliyorlar. Mesela en sevdiği yiyecek olan yengeçleri avlayabilmek için, 20 dakika içinde kuruyup, ölme riskini göze alıp, güneşli kayalıklarda yoluna devam ederek tuzağını kuran bir tanesi kayıt altına alınmış.
Bu kadar kısa bir ömürde nasıl oluyor da bu kadar zeki fikirlerle ortaya çıkıyorlar?
Dünya’daki belki de en yüksek zekâ seviyesine sahip olabilirler, kim bilir?
Biz bilmeyiz, neyse ki bu konuda haddimizi biliriz; onları araştırmakta olan bilimciler, ahtapotlara ilişkin halen neredeyse hiçbir şey bilmediğimizi kabul ediyorlar. Onları anlamaya, en iyimser tahminle bile henüz yeni yeni başlıyoruz.
Beyin sinyalleri kaydedilmiş ama cevaplara ulaşılamadığı gibi yeni sorular doğurmuş; tam da ahtapotlara yakışacak biçimde. Üstelik sinyal alınabilen kısım sadece kafası. Kollarındaki sinir ağları meselesine henüz girememişiz bile.
Ahtapolis
Ahtapotlar karşılaştıklarında çiftleşebilirler, biri diğerini yiyebilir veya her ikisini de yapabilirler.
Veya tabii ki hiç de öyle olmayabilir, Ahtapolis’te olduğu gibi. Komşuluk yapabilirler, arada bir biraz güreşip ayrılabilirler mesela.
Bu nasıl mümkün olmuştur; bu küçük sualtı şehrini neden, nasıl kurmuş, burada beraber yaşamaya nasıl intibak etmişlerdir, muamma. Biz tabii ki hikâyeler uydurur, “herhalde şöyle şöyle oldu” diye anlatırken, onlar bir köşede mercan kayasına dönüşmüş, uyuyor olabilirler. Muhtemelen rüya da görüyorlar. Köpeklerin uykularına benzer davranışlar gözlemleniyor, ama rengârenk...
Zihin denizde evrim geçirmiştir. Bunu su mümkün kılmıştır. İlk aşamaların hepsi suda gerçekleşmiştir: Yaşamın kökeni, hayvanların doğuşu, sinir sistemlerinin ve beyinlerin evrimi ve beyin sahibi olmayı kayda değer kılan karmaşık bedenlerin ortaya çıkışı.[10]
“Denize daldığınızda, hepimizin kökenine dalmış oluyorsunuz” (s. 193) sözleriyle noktalıyor kitabı Peter Godfrey-Smith. Derin ve güçlü bir bitiş.
Bu yazıyı da böyle sonlandırmayı planlıyordum. Ama karşılaştığım bir başka kitap beni çok cezbeden bir vaatte bulundu: Ahtapotun Ruhu.
“Bilim daha önce bu kadar muhteşem bir şekilde halüsinatif olmuş muydu?” demiş Vichi Constantine Croke, yazar Sy Montgomery’nin, Ahtapotun Ruhu isimli kitabından söz ederken.
Ahtapotun Ruhu’nu okumaya başladım. Bu, dostane bir ahtapotla temas etmiş olanların anlattıklarına benziyor; beni kollarıyla sardı, vantuzlarını yapıştırdı, kendine çekti. İzninizle, şimdi keyfini çıkarıp, sonra dönüp size ondan bahsedeceğim uzun uzun.
NOTLAR
[1] James Bridle, Varolma Biçimleri: Bitki, Hayvan ve Makine Zekâsı, çev. Mukadder Erkan, Malike Hancı, Fol Kitap, Ekim 2024, s. 75.
[2] James Bridle, s. 75
[3] James Bridle, s. 77
[4] James Bridle, s. 77
[5] Peter Godfrey-Smith, Başka Zihinler: Ahtapot, Deniz ve Bilincin Derinlerdeki Kökleri, çev. Belgin Selen Haktanır, Siyah Kitap, Şubat 2020, s. 108.
[6] Peter Godfrey-Smith, s. 109
[7] Peter Godfrey-Smith, s. 125
[8] Peter Godfrey-Smith, s. 154
[9] Peter Godfrey-Smith, s. 155
[10] Peter Godfrey-Smith, s. 190
Önceki Yazı
Beden, gerçeklik, Péter Nádas
“Nádas’a göre bütüncül bir hedef güden anlatı her zaman yalan söyler veya en azından gerçekliği taklit ederek örtük bir ideolojiye göre olaylar arasında bir hiyerarşi kurar.”
Sonraki Yazı
İlhan Sami Çomak:
“Hayata tutkulu bir açlığım var ve bu dünya o kadar yeni ki...”
“Bir şiiri veya şarkıyı ezberlediğimde, o sihirli havasını, hiç ulaşılmayacak olan o gizemini kaybediyor. Ben şiiri esaslı sırlarıyla, künhüne hiç varılmayacak güzelliğiyle koruma derdindeyim, anlayacağın.”
