Kerem Işık:
“Birbirimizi hatırlamak belki de tek kurtuluş yolumuz.”
Roman ve öykülerinde hatırlamak ile unutmak, yaşam ile ölüm, varlık ile yokluk arasındaki ince çizgileri sorgulayan Kerem Işık, bu temaları bilimkurguyla ve felsefi bir bakışla birleştirdiği yeni kitabı Öteki Dünya üzerine sorularımızı cevapladı...
Desen: Ercan Arslan (kitaptan)
Öteki Dünya’nın merkezinde hatırlamak ve unutmak arasındaki gerilim var. Bu iki kavram senin edebiyatında sürekli birbirine dokunuyor. Sence unutmak bir tür kurtuluş mu, yoksa varoluşun kaçınılmaz bir parçası mı?
Haklısın. Bu iki kavram üzerine düşünme çabam Dünyanın Güçlü Tarafı’nı (DGT) yazmaya başladığım dönemden bile çok öncesine dayanıyor aslında. Hatırlamak, unutmak ve genel anlamda hafıza, yazma iştahımı besleyen kavramlar olarak öne çıkıyor. Beni hep hayrete düşüren şey şu: Kişiliğimiz, benliğimiz ve dünya üzerinde şimdiki zamanda kapladığımız fiziksel ve düşünsel alan bizi biz yapan şeylerle, yani bugüne kadar yaşadığımız her şeyle, tanıştığımız herkesle, başımıza gelen iyi ya da kötü tüm olaylarla, okuduğumuz kitaplarla, dinlediğimiz şarkılarla, kısacası yaşayıp gördüğümüz her şeyle bağlantılı. Fakat buna rağmen bizi biz yapan tüm bu yaşananların neredeyse hiçbirini yaşadığımız haliyle hatırlamıyoruz. Dolayısıyla, unutmak kaçınılmaz olarak varoluşumuzun bir parçası, evet; fakat hatırlama ve yaşadıklarımızı kendimizin kılma çabasıyla da dirsek temasında ilerleyen bir süreç aslında.
İlk öyküdeki “Ölü Doğan” karakteri, ölümden sonra bile hatırlamayı seçen bir figür. Onu yaratırken ölüm ötesine taşan bu bilinç halini nasıl düşündün? Bu karakter senin için neyi temsil ediyor?
Öteki Dünya
Resimleyen: Ercan Arslan
YKY
Ekim 2025
88 s.
DGT’yi yazarken romandaki dört temel karakterin her birini hatırlama çabasının ve hafızanın farklı veçhelerini ortaya koyacak şekilde kurgulamaya çalışmıştım. Sözgelimi Aylin, arkeolog olarak hatırlamaya ve unutmaya farklı bir açıdan yaklaşırken, kardeşi Yunus aynı konulara bir fotoğrafçının bakış açısıyla yaklaşıyordu. Aslında Öteki Dünya’yı romandan çok daha önce kaleme aldığım için DGT’deki bu yaklaşımın nüvesini barındırdığını söyleyebilirim; zira kitaptaki Doğan, Amiral ve F. karakterleri de yaşadıklarımıza, hatırladıklarımıza ve anılarımıza farklı açılardan yaklaşıyor. Aslında Öteki Dünya, romanın da belkemiğini oluşturan şu sorunun tersine çevrilmiş hali diye düşünebiliriz: “Bir insanın sonu ne zaman gelir? Öldüğünde mi, yoksa o kişiyle ilgili iyi ya da kötü son anılar da geride kalanların zihinlerinden silindiğinde mi?” DGT’de ölen kişinin geride kalanların belleğinde yaşamaya devam etmesi üzerine düşünürken, Öteki Dünya’da geride kalanların ölen kişinin zihninde yaşamaya devam etmesi üzerine düşünüyorum. Dolayısıyla Öteki Dünya’daki Doğan karakteri hafıza üzerine sürdürmekten keyif aldığım yazınsal temrinlerden biri; bir ara istasyon, bir patika diyebilirim.
Kitapta geçen “post-mortem hipertimezi” fikri oldukça özgün bir kavramsallaştırma. Ölümden sonra bile hatırlamanın mümkün olduğu bir evren kurmak hem felsefi hem duygusal olarak seni nasıl etkiledi?
Kurmacanın büyülü yanlarından biri de sağladığı imkânların sınırsızlığı. Aklımı kurcalayan meseleler üzerine özgürce düşünebileceğim mekânlar yaratmama olanak sağlıyor yazı. Öteki Dünya da, “Hatırlama-unutma gerilimi ölümden sonra da peşimizi bırakmasa neler olurdu?” sorusuna bir yanıt arayışı olarak görülebilir. Amiral, Rollo ve Sergiy üzerinden hatırlayarak direnmek, unutup geçmek ve yok olmayı istemek hatlarıyla aslında şu sorulara yanıt arıyoruz: Kendinden ne kadar vazgeçebilirsin? Hatırlamak insan kalmanın son refleksi olarak düşünülebilir mi? İnsanlık hatırlama kapasitesini yitirdiğinde geriye ne kalır? Doğan İlhan’da bu üç ton birbirine karışıyor. Hatırlamak hem acıdır hem direnç; unutmak hem huzur hem silinme. “Ölüm, bilinemeyenin deneyimidir; oraya varılmaz, yalnızca yaklaşılır” diyor Blanchot. Öteki Dünya ile bu bilinmeyene hatırlama-unutma ekseninden yaklaşmayı denedim diyebilirim.
“Taşıyıcı” öyküsünde hatırlamak neredeyse yasaklanmış bir eylem. Bu yasağın ardında nasıl bir toplumsal ya da ruhsal metafor yatıyor? Unutmaya zorlanan bir toplumun edebi karşılığı senin dünyanda nedir?
“Taşıyıcı” öyküsünde hatırlamak yasaklanmıştır, çünkü artık ikinci istasyona geçmiş ölülerin eski hayatlarını tamamen unutmaları istenmektedir. Bu yasak, dışarıdan dayatılmış bir kanun olduğu kadar kabullenilmiş bir alışkanlıktır da. İnsanlar geçmişi konuşmayı değil, ondan sızan artıkları bile temizlemeye çalışırlar. “Taşıyıcı”nın dünyasında ölüler geçmişin yükünü taşımaktansa, o yükü sistemli biçimde kaybetmeyi öğrenmişlerdir. Böylece hafiflerler ama aynı zamanda eksilerek nihai bir yok oluşa doğru sürüklenirler. Toplumsal düzlemde bu yasak, modern insanın sürekli “yenilenme”, “sıfırdan başlama” takıntısına denk düşüyor gibi düşünülebilir. Her şeyin yeni, ışıltılı ve hızlı olduğu bir dünyada hafıza hantallık sayılabilir. Oysa hatırlamak derinleşmeye de yarar. “Taşıyıcı”daki yasak da zaten bu derinliğin tehlikeli bulunmasından doğuyor. Ruhsal düzlemde ise hatırlamanın yasaklanması, bireyin kendiyle temasını yitirmesi anlamına gelir. İnsan kendini yalnızca içinde bulunduğu anda tanımlamaya başladığında, geçmişle arasındaki bağ kopar. Unutmaya zorlanan bir toplumun edebi karşılığı bir tür dilsizlik olurdu kanımca. Hafıza yalnızca geçmişi değil, dilin kendisini de taşır. Unutmak dili de eksiltir. Belleği savunmak bir yanıyla direniş biçimidir. “Taşıyıcı”da dilden ve geçmişten giderek uzaklaşmak bir kaybolma hali olarak görülebilir. Buradaki yasak dışsal bir sansür değil, içselleştirilmiş bir unutuş disiplini: Ölüler unuttukça rahatlıyor; rahatladıkça biraz daha kayboluyorlar. Benim için hatırlamak bu kayboluşa karşı son insani refleks; bir şeyleri yerinde tutmanın, insan kalmanın tek yolu.
Öteki Dünya bir anlamda çağımızın dijital yalnızlığına da dokunuyor. İnsanların kendi sesini duyamadığı, birbirine yabancılaştığı bir dönemde “ölümden sonra bile bağ kurma” fikrini işlemenin ardında nasıl bir çağrışım vardı?
Evet, Öteki Dünya görünürde ölüm-sonrası bir evrende geçiyor ama aslında yaşadığımız dünyanın bir yansıması da aynı zamanda. Bugünün insanı teknolojiyle çepeçevre kuşatılmışken kendi sesini duyamıyor artık. Herkes birbirine bağlı görünüyor ama o bağlantıların içinde gerçek anlamda bir bağ yok. O yüzden romandaki “ölümden sonra bile bağ kurma” düşüncesi bir tür son çaba gibi. Doğan İlhan ve diğerleri, içinde bulundukları sistem tarafından yalnızlaştırılmış ruhlar. Onları aynı mekânda tutan şey bir “düzen” ama aynı zamanda bir iletişim yoksunluğu. Her şeyin kayıt altına alındığı ama kimsenin gerçekten dinlenmediği bir yer orası. “Ölümden sonra bile bağ kurma” fikri, insanın unutulmaya karşı son refleksi olarak da düşünülebilir. Bizim dünyamızda insanlar hatırlanmak için bağ kuruyor; Öteki Dünya’da insanlar unutulmak ve unutmak için bağ kurmayı reddediyor. Bunun ardında çok insani bir korku var: Gerçek bir temasın getireceği kırılganlık korkusu. Bağın kendisini kaybetmiş bir mekânda insanın son arzusu hâlâ aynı: Bir ses duymak. Bir yankı bulmak. Ölümden sonra bile.
Senin metinlerinde sıkça karşımıza çıkan sınır ve geçiş mekânları –“ara bölge”, “öte dünya durağı”, “iki dünya arası”– insanın varoluşsal aradalığını simgeliyor gibi. Bu “arada olma hali” senin yazarlığında nasıl bir yere sahip?
Metinlerimdeki bütün o “sınır” ve “ara” mekânlar aslında bir tür varoluşsal gerilim coğrafyası olarak düşünülebilir. Zira insanın hiçbir zaman tam olarak bir yere ait olamadığına inanıyorum. Ne yaşarken tamamen bu dünyadayız ne de ölürken gerçekten öteye geçiyoruz. Hep arada kalıyoruz: İki nefes, iki karar, iki hatıra arasında. O yüzden “arada olma hali” benim için geçici bir durum değil; tam tersine, insan olmanın sabit hali. Bu aradalık coğrafi değil, ruhsal bir sınır: Bir ayağı geçmişte, diğeri belirsiz bir gelecekte duran bir benliğin dengesiz yürüyüşü. Yazarken ilgimi çeken şey, bu dengesizliğin içindeki denge arayışı. Çünkü o arada insan ne tamamen kaybolmuş ne de tamamen bulunmuştur; orası hem kayıp hem ihtimaldir. Bu “arada kalma” fikri, çağdaş dünyanın hızına bir tür direniş biçimi olarak da düşünülebilir aslında. Her şeyin anında tanımlandığı, sınırların netleştirildiği bir çağda ara bölgelerden, bulanıklıklardan anlam çıkarma çabası. Yazı da işte tam o sınır çizgisinde yürür. Karakterler de öyle. Sınır mekânlarında zamana olduğu kadar kendilerine de odaklanırlar. Bu arada olma hali içerisinde neyi kaybettiklerini, neyi sırtladıklarını fark ederler. Öteki Dünya’da Doğan İlhan unutmanın ortasında hatırlamaya tutunur; Sınır’da Civan bellekle sessizlik arasında kendisine bir alan açmak için yazıya sığınır; “Taşıyıcı”da kahramanımız eski dostu F.’yi geçmişte kalmış bir anısına taşırken aslında bir varoluş eşiğini geçer. Bu “arada olma” hali yazının ritmi olduğu kadar anlamın da kendisi. İki hikâye arasındaki sınırda bir ayağım hep boşlukta; ama o boşluk olmasa cümlelerin yankısını duyamayız.
“Dünyayı gereğinden fazla insanca algılamıyor muyuz?” sorusu kitapta güçlü biçimde yankılanıyor. Senin için edebiyat bu aşırı insancıllığın bir eleştirisi mi, yoksa onu anlamaya çalışan bir çaba mı?
Dünyayı yalnızca kendi duyularımızla, kendi acımızla, kendi arzularımızla okuyoruz; yani aslında dünyayı değil, kendimizi görüyoruz. Bu “aşırı insancıllık” her şeyi bir tür ayna haline getiriyor; doğayı, hayvanı, taşı, hatta ölümü bile insanın duygusal düzenine dahil ediyoruz. Böylece dünya bize ait bir sahneye, bir tiyatro dekoruna dönüşüyor. Öteki Dünya bunu tersine çeviriyor aslında. Orada doğa yok, mevsim yok; gökyüzü yalnızca bir “ışık protokolü” olarak var. Yani dünyayı insanca anlamlandırma çabamız tamamen işlevsiz kalıyor. Bu hem bir eleştiri hem de bir deneme biçimi: İnsansız bir dünyada insan ne kadar insan kalabilir? Belki de metnin derdi tam bu sorunun sınırında başlıyor. Elbette meselem bu “aşırı insancıllığı” reddetmek değil, onu anlamaya çalışmak. Çünkü yazmak da insan merkezli bir eylem; bir bakıma kendine bakmanın en yoğun biçimi. Ama yazarken kendi merkezimizi sarsma imkânı da bulabiliriz. Öteki Dünya’da karakterlerin doğadan, bedenden, duygudan kopması, bu merkezsizliğin dramatik karşılığı. Ruhlar hâlâ “insan gibi” düşünür ama insan gibi hissedemezler. Bu durum, insan olmanın aslında ne kadar kırılgan bir kurgudan ibaret olduğunu gösteriyor. Yani evet, belki dünyayı gereğinden fazla insanca algılıyoruz. Ama edebiyat bu fazlalığın içinde kalıp onun çatlaklarını duyumsayabilmemize olanak sağlıyor. Bize bir taşın, bir gölgenin, bir hatıranın da varlığını hissettirebiliyor. Benim için yazı, insana rağmen hâlâ dünyayla temas kurmanın en dürüst biçimi.
Son olarak, kitabın sonunda okura yönelttiğin çağrı dikkat çekici: “Birbirimizi hatırlamak belki de tek kurtuluş yolumuzdur.” Bugünün hız ve unutuş çağında, edebiyatın bu hatırlama eylemindeki rolünü nasıl görüyorsun?
Unutmak artık sadece bireysel bir zayıflık değil; sistematik, neredeyse kurumsallaşmış bir şey. Hız, bilgi, akış… Hepsi unutuşun lehine işliyor. Zamanın kendisi bir tür silici gibi çalışıyor. Böyle bir çağda edebiyat yalnızca büyük anlatılar kurmayıp küçük hatıraları da koruyabilir. Bir cümlenin, bir bakışın, bir ismin yitip gitmemesi… Kaybolanın, kaybettirilmeye çalışılanın yankısını diri tutmak, insanın kendi sürekliliğine inanmasını da sağlama gücünü haizdir. “Hatırlamak” derken nostaljiyi kastetmiyorum. Geçmişe dönmek değil bu; aksine, geçmişin izini taşımak. Çünkü hatırlamak sadece bir zamana ait olmak değil, o zamandan sorumlu olmaktır. Unutmak bizi rahatlatır ama aynı zamanda geçmişle aramızdaki bağları da koparır. Hatırlamak ise bir tür ilişki kurma biçimidir. Kendini hatırlamakla değil, başkasını hatırlamakla başlar insan. Edebiyatın hatırlama eylemindeki rolü ise unutulanın ya da unutturulmaya çalışılanın yerine yeni bir şey koymak değil, onun etrafına sessiz bir daire çizmek kanımca. Bir tür sığınak gibi. Birinin bir zamanlar var olduğunu hatırlatan ne varsa koruyup kollayan bir sığınak.
Önceki Yazı
Deleuze ve resim (I):
Optik ve haptik resmin ötesinde,
somatik resim
“Somatik resimde bedenin performansı, her tür jesti, istenirse dansı, resimseldir. Diğer bir deyişle, resim bedenin kendisindendir, tek gereken ise onu 'boyamak'tır, ki o da her şeyi boyasın, böylece resimsel kılsın. Bu anlamda beden bir fırça olduğu kadar bir palettir.”
Sonraki Yazı
Deniz Bile Ölür’de siyaset, yas ve çevirinin niteliği üzerine:
Ülkü Tamer’in Lorca çevirileri bize ne anlatıyor?
“Her şiir çevirisi dile yeni bir tecrübe katar, dilin alanını genişletir, şiiri başka anlam boyutlarına açar. Lorca’yı türküleştirdiği ve Türkçeleştirdiği çevirilerinde, Ülkü Tamer, Lorca’yı türkü çığıran bir Türk halk ozanına dönüştürüyor.”