• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Deleuze ve resim (I):

Optik ve haptik resmin ötesinde,

somatik resim

“Somatik resimde bedenin performansı, her tür jesti, istenirse dansı, resimseldir. Diğer bir deyişle, resim bedenin kendisindendir, tek gereken ise onu 'boyamak'tır, ki o da her şeyi boyasın, böylece resimsel kılsın. Bu anlamda beden bir fırça olduğu kadar bir palettir.”

Francis Bacon, Three Studies for Portrait of George Dyer, 1963.

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

SANAT

6 Kasım 2025

PAYLAŞ

Gilles Deleuze’ün, özelinde ressam Francis Bacon, genelinde ise resim sanatı üzerine yazdığı Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı kitabından bir tür ek resim kuramı çekip çıkarılabilir mi? Ya da en azından böylesi bir kuramın genel hatları serimlenebilir mi? Deleuze’ün kitabının mimarisinin, kitabı her seferinde daha da karmaşık, girift hale getiren bölümlerden mülhem olduğu düzeyde ve kitap ilk bölümü ile son bölümü arasında bir “zorluk seviyesi” farkı dayattığı ölçüde (ki bunları kitabın başındaki notta kendisi yazar) bu mümkün görünür. Bundan kasıt, kitabın ilk bölümünden son bölümüne değişen şeyin, resme bakış açısındaki radikal bir fark ve bir tersinme olmasıdır: Optik resimden haptik resime.

Deleuze’ün kitabının barok bir kitap olduğu açık: Bölümler giderek karmaşıklaşan bir hat üzerine oturur, karmaşıklaşan bir dizi oluşturur ve konu edindikleri şeyi, bu örnekte resmi, farklı duyumsama kipliklerine açar. Bu kipliklerin ikisi, optik resim ve haptik resimdir ve kendi aralarında göz ile elin tabiyet ilişkisindeki bir tersinme üstünden bir devre oluşturur. Burada işaret edilen şey şudur: Optik resim, elin göze, görmeye tabi olduğu bir resimselliği belirtirken, haptik resim aksine, gözün ele tabi olduğu bir resimselliği imler. Fark basitçe, optik resmin, görmenin farklı biçimlerini yaratmak adına eli işe koşması, haptik resmin ise eli, görülenin dokunsal bir nitelik kazanacağı şekilde, göze tabi olmaksızın kullanıma açmasıdır.

Deleuze’ün kitabındaki bu tersinmenin asli olduğunu düşünüyoruz, zira kitabın son bölümünde ele alındığı kadarıyla, resmin toplamı ve limiti, Deleuze tarafından, bu tersinme üstünden kavranır. Aşırı basitleştirerek ifade edecek olursak: Bir yanda Raphael’den Pablo Picasso’ya uzanan, klasisizmden kübizme, oradan da Joan Miró’nun resmi gibi ekstremist sürrealizme kavuşan, elin gözün kontrolünde farklı “görme biçimleri” ürettiği bir resim vardır; fakat diğer yanda da, Jackson Pollock’un ve Norman Bluhm’unki gibi, eli gözün tabiyetinden tamamen çıkartan, eli özgürleştiren, görüleni “elin özgür hareketi”nin bir ürünü kılan bir resim, bir “aksiyon resmi” vardır. Bunlar iki farklı organın resimleridir: Gözün resmi, elin resmi.

Peki, gerçekten de resim bu tersinmeyle son bulur mu? Deleuze’ün iddiası bu olmasa da, kitabının baştan sona katettiği hat, varlığıyla bu soruya olumlu yanıt verir gibidir. Deleuze manüel (ele dair anlamında) ve dijital (parmağa dair anlamında) bir resimsellikten söz ettiğinde, bunu da optik, diyelim ki görümsel diyebileceğimiz bir resmin dışına taşan bir resimselliğin ifadesi olarak kavramsallaştırdığında, esasen tersinmenin ötesinde bir şey bulunmadığını da ifade etmiş olur. Öyle ki, resim bir nevi iki görselliğin tekelindedir ona göre: (Deleuze’ün ifadeleriyle) ya göze tabi olan elin “ideal uzay”ını oluşturur ya da ele tabi gözün “biçimsiz uzam” ve “duraksız hareket”ine mahal verir. “Resmin bütünü” budur: Bir kendi içinde devriyeli/dönüşümlü duyumsama mantığı.

O halde Deleuze’ün kitabının mantığının, örneğin, Anlamın Mantığı’ndaki mantıktan farklı olduğunu iddia ediyoruz. Anlamın Mantığı’nda mantık, neredeyse atonal denebilecek bir dizi mantığıydı: Bölümler birbiriyle gevşekçe ilişkilenen çeşitlemeci bir hat üstüne yatırılmıştı. Oysaki Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı’nda mantık, bir karmaşıklaşma ve tersinme mantığıdır: Resim bir nevi ideal uzaydan biçimsiz uzama doğru ilerleyeceği bir yolu kateder ve Bacon’ı da resmiyle, ressamlığıyla bu tartışmayı mümkün kılan figür olarak atar. Bacon bu “radikal figür”dür, zira resimlerinde bu iki “resmetme yolu”nu uzlaştırmış gibidir: Hem optik olarak sofistike hem de haptik olarak komplike bir resim. Ama yine de soruyoruz: Bu mantığın bir “dışarısı” var mıdır?

Bizce var: Somatik resim. Bundan kasıt, ne elin ne gözün bir organ olarak resmetmenin aracı kılındığı, ama bunlar yerine bedenin resmetme aygıtı olarak öne çıktığı bir resimsellik. Tabii ki burada somatik resimden kasıt, haptik resmin bir tür uzantısı, ama aynı zamanda onun bir genleşimi de. Öyle, zira somatik resimde söz konusu olan, bedenin bir tür fırça olarak kullanıldığı bir tür haptik resimselliğin imali. Yani elin “fırlatma” jestiyle üretmiş olduğu, kontursuz, renkler ile çizgileri iç içe geçiren görselliğin, bedenin “sürtünme”, “sürünme”, “dokunma” ve “yürüme” gibi jestleriyle yer değiştirmesi. Somatik resimde söz konusu olan, bu açıdan, haptik resmin aksine bir başka görsellik: Bedenin bıraktığı izlerin resmi. Bir iz olarak resim.

Francis Bacon'ın (1909-1962) Reginald Gray tarafından yapılan bir portresi. Londra, 1960.

Dolayısıyla, haptik resim ile somatik resmin oluşturmuş olduğu resimsellik birbirinden apayrıdır. İlkinde el, “fırça darbesi”nin yerine olsa olsa fırçayla sıçratılan boyayı koyduğunda, böylelikle de çizgileri birer “çiziktirme”ye ve çiziktirmenin gramı olarak (Deleuze’ün adlandırmasıyla) “çizi”ye dönüştürdüğünde, esasen renk ile çizgiyi eşler, bir renk-çizgi imal eder, bunu da “elin kontrolsüzlüğü”yle sağlar: El, resmi sıçrayan boyanın momentumu, onun yarattığı vektörlerin toplamı olarak tanımlar. Oysaki somatik resimde sorun başkadır: Boyanan beden, tam da boyanarak, resim yüzeyinde, bir duvar, kâğıt parçası ya da bir koca tuvalde iz bırakır; artık resim bizzat ve bilhassa bedenin oluşturduğu, monokrom veya polikrom, somut olduğu kadar soyut bir “izler toplamı”dır: Beden resmi kendini boyayarak kendisinin bir tür soyut siluetine dönüştürür.

Öyleyse mesele şudur: Somatik resim haptik resmi, elin de dahil olduğu bir tür koca ve canlı fırça olarak bedeni bir resimsel mecra ve model olarak atayıp kullanarak aşar. Burada artık aynı resimsellik söz konusu değildir. Nasıl ki haptik resim optik olanı, yani ideal resimsel uzayı (ki perspektifsel resimde “mükemmel model”ini bulur) renklerin ve çizgilerin iç içe geçtiği biçimsiz bir resimsel uzam oluşturarak aştıysa, aynı şekilde somatik resim de haptik olanı biçimli olan figürün, bedenin bıraktığı izleri resmin ana öğesi kılarak aşar. Burada, haptik resmin manüel/dijital prosedürlerini de içeren, fakat daha genel de olan bir protokol söz konusudur: Beden tayin edilen resim yüzeyi üstünde hareket ettikçe, ona dokundukça, ona değdikçe resim çizer ama bu, aynı zamanda bedenin hareketidir; artık yalnızca el değildir biçimsiz uzaylar oluşturan, fakat eşanlı olarak bedensel tüm jestlerdir. Beden-resim.

O halde tanımladığımız haliye somatik resim şudur: Bedenin hareketinin resim çizmek anlamına geldiği, boyanmış bedenin salt hareketiyle resmi oluşturduğu bir resimsel düzenleme/düzenek. Burada kasıt, renk ile çizgi arasındaki ayrımın halihazırda aşıldığı haptik resmi de içeren (Pollock’un bazı resimlerine “bastığı”, ayağıyla dokunduğu söylenmiştir), onu da kapsayan, ama onu ayrıca ve özellikle aşan, bir “başka resim”dir: Beden bundan böyle tüm parçalarının, yani tüm organların bir el gibi kullanıldığı, resim için seferber edilmiş bir tür bileşke-organdır. Bu anlamda somatik resimde beden halihazırda virtüel bir resimdir ve resmi kuran, her tür resmi kuran nasıl ki hareketse, somatik resimde de durum aynıdır, ama bu sefer hareket, resim çizen bedenin gözünün ya da elinin hareketi değil, fakat bu bedenin ta kendisinin hareketidir. Bedenle resim çizilmez, beden resim çizer diyelim. Somatik resmin formülü: Beden = resim.

Yves Klein (1928-1962), Büyük Mavi Antropometri

Resim tarihinde bu şekilde resim yapan, bu resmin hakkını veren birkaç kişi oldu yalnızca. Dolayısıyla, kısaca örnek vermek ve haptik resim ile somatik resim arasında gidip gelen istisnalar da değinmek gerekirse… Yves Klein’ın resimleri, somatik resmin par excellence örneklerini verir şüphesiz: Kendi mavisiyle, International Klein Blue’yla ürettiği beden-resimlerinde Klein, yalnızca çıplak bedenlerin yarattığı izlerle resim çizer; resim-direktifler verir.

Hermann
Nitsch
(1938-2022)

Diğer taraftan Hermann Nitsch, Viyana actionism’inin belki de en büyük temsilcisi olarak, haptik olan ile somatik olan resmi iç içe geçirerek resmini var etmiştir: Kimi resimlerinde yalnızca boyayı tuvale bocalar, kimi resimlerinde ise kocaman tuvaller üzerinde figürlerin bir tür orijivari temrin içinde bulunduğu “durum”lar üretir; resmi tepinme ve sıçratmanın arasında konumlar. Ve diğer taraftan Renée Levi, gündelik hayatta bedenin aldığı jestleri (örneğin perde çekme, kapı açma, yumurta kırma gibi) mimikleyerek resimler ürettiğinde, jestlerin ta kendisini resmin çizilerinin modeli kıldığında, esasında haptik resim ile somatik resmi birbirine yakınsayacakları bir devreye sokmuş olur: Resim, dokunma edimlerinin fırçayla performe edilmesinin ifadesidir; bir bedensel jest resmi. Ve en nihayetinde, her halükârda, örnekler değişse de şu ilke değişmez: Somatik resim bedenin hareketinin resimsel çıktısının/kalıbının alınmasıdır.

O halde, bütün bunları hesaba katınca, Deleuze’ün bu büyük resim kitabına yapılabilecek kritik ek bellidir: Somatik olanın resme dahiliyeti, bunun ehemmiyeti, hatta kaçınılmazlığı. Optik ve haptik olanın yanı sıra somatik olan bir resim kipliğinin de mevcut olduğunu düşünüyoruz ve resim tarihi de bu tespiti doğruluyor gibi görünüyor. Gerçekten, Klein’den Nitsch’e, oradan da Levi’ye ve dahasına, somatik olanın resme aktarımı, yeni bir resimsel boyut var etmiş. Öyle ki, bu raddede, resmin tamamen performatif bir nitelik kazandığı da iddia edilebilir. Ve şu halde, bu “yeni niteliğin” ana içerimi şu gibidir: Bedenin performansı, her tür jesti, istenirse dansı, resimseldir. Diğer bir deyişle, resim bedenin kendisindendir, tek gereken ise onu “boyamak”tır, ki o da her şeyi boyasın, böylece resimsel kılsın. Bu anlamda beden bir fırça olduğu kadar bir palettir: Muayyen bir boya tayfı olmak. Ve tabii çizgiler çekip durmak da.

Resmin performatifliğini yalnızca Miró’nun yaptıktan sonra yaktığı ve yakılmışlığında, yanmış, yanık haliyle bitmiş addettiği resimlerinde ve benzerlerinde aramak bir hatadır. Bu ve benzeri örneklerin ötesinde, hakikaten performans sanatıyla kesişen, bir tür “yankı” halinde var olan, virtüel bir düzlem olarak resim de söz konusudur. Bu resim ki, her performansta, örneğin Merce Cunningham’ın ya da Yvonne Rainer’in bir dansında ya da muadillerinde, halihazırda mevcuttur; tek gereken ise performansı gerçekleştiren bedenlerin boyanması, ardından da hareketidir. Böylelikle resim sonsuz bir devridaim içinde olacaktır; beden hareket ettikçe oluşacaktır. Bu perspektiften haptik resimdense somatik resim, resmin asıl ve nihai limitidir. Bu bağlamda beden, en genel anlamıyla beden her şeyin ya da en azından insanın limiti olduğu ölçüde, resmin de limiti olmak vasfıyla tanımlanır, ki bu da resmin somatikleştiği modla eşdeğer ve eşanlamlıdır; somatik resimle.

Somatik resim bu açıdan Deleuze’ün haptik resim olarak tanımladığı resimselliğin bir yoğunlaşması, dokunsallığın, resimde dokunsal olanın, göze tabiyetten sıyrılmışlığını koruyarak holistik bir nitelik kazanmasıdır. Duyumsamanın mantığının sınırında, hatta bu sınırın dışında, bu bakımdan, somatik resim bulunur. Bedeni hareket ettirmek, amaç resim çizmek olmadığında dahi resim çizmek anlamına geldiğinde, somatik resimden söz ederiz. Hareketle, renkle, bedenle envai çeşit imge oluşturmak; engin, belki sonsuz, sınırsız bir uzayda izler bırakmak. Evren de aynı şeyi yapmıyor mu?

 

 

SONRAKİ YAZI:

Deleuze ve resim (II):

Bir diyagram nedir?

Yazarın Tüm Yazıları
  • anlamın mantığı
  • Deleuze ve resim
  • Duyumsamanın Mantığı
  • Francis Bacon
  • gilles deleuze

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Gloria Steinem:

“Bütün insanların eşitliğine inanan ve her bireyin insanlığını onurlandıran herkes feministtir.”

“Irkçılığın olduğu ya da feminizmin olmadığı bir yerde gerçek demokrasi olamaz. Feminist hareketler yalnızca cinsiyet eşitliği için değil, ırksal eşitlik için de mücadele eder. Çünkü bu mücadele aileden devlete, yaşamın her alanına uzanır.” 

ELİF DOĞAN

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Kerem Işık:

“Birbirimizi hatırlamak belki de tek kurtuluş yolumuz.”

Roman ve öykülerinde hatırlamak ile unutmak, yaşam ile ölüm, varlık ile yokluk arasındaki ince çizgileri sorgulayan Kerem Işık, bu temaları bilimkurguyla ve felsefi bir bakışla birleştirdiği yeni kitabı Öteki Dünya üzerine sorularımızı cevapladı...

ÖZLEM SİPAHİOĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist