“Kimlik ve üreme dramaları” kader mi?
“Manifestolar doğaları gereği 'şu var ama şu da var' demeye yatkın değillerdir; Sophie Lewis bunu büyük ölçüde becermiş.”
Jan Steen, Mutlu Aile, 1668.
Çok genciz, on beş ya varız ya yokuz daha. Yaz kampında küçük bir arkadaş topluluğuyuz. Bacaklarımızı ahşap iskeleden sarkıtmış, hararetli hararetli konuşuyoruz. Ailelerin olmadığı bir toplum neye benzerdi? Özel mülkiyet olmasaydı insanlar çalışır mıydı? Her evde yemek pişmese de kocaman yemekhaneler olsa fena mı olurdu? Hatta ev diye bir şey olmasa? Oğlanlardan biri, konuşmaya hiç katılmamışken, birden sertçe diyor ki, “Beni seven birinin yaptığı yemekle tanımadığım birininki bir olur mu hiç?” Komünizmin k’sinden haberi yok diyorum içimden, tam bir küçük burjuva duyarlığı! Ama o sırada kız arkadaşının saçını taradığı için mi söylediği şeyin söylediğinden fazlasını içerdiğini hissediyorum, yoksa “sevdiğim biri” değil de “beni seven biri” demesi mi dikkatimi çekiyor; o sahne öylece kalıyor zihnimde.
Ailenin İlgası/Bakım ve Özgürleşme İçin Bir Manifesto isimli Sophie Lewis kitabını okurken, tam da şu paragrafta, “beni seven birinin yaptığı yemek” lafı çaktı zihnimde:
“Aile, her zaman olmasa da kalpsiz bir dünyanın kalbi olabildiği içindir. Aileye duyulan inancın, bunun gerçek olabileceği umudu etrafında döndüğünü düşünüyorum. Biz, garanti edilmiş bir aidiyet, güven, tanınma ve tatmin şansına tutunuyoruz. Aile hayali bir limandır.”
Yemeğe sevginin katılması arzusu, şu “garanti edilmiş” aidiyet ümidiyle ilgili bir şey olmalı.
Benim için yılın kitabı işte bu kitap: Ailenin İlgası. Madem Aile Yılı imiş…
Ailenin İlgası:
Bakım ve Özgürleşme için Bir Manifesto
çev. Beyza Çiftçi
Ayrıntı Yayınları
Ekim 2025, 128 s.
En sevdiğim değil, söylediği her lafı doğru bulduğum için de değil ama “tam sırası” olduğu için. Zaten ne zaman sırası değildi, onu da bilmiyorum. Yüz elli yıl önce filan, o iskeledeki çocukların hararetle tartıştığı bağlam bugünden epey farklıydı; bir bakıma da hiç farklı değildi. Aileden başka aidiyet, güven, tanınma ve tatmin ihtimali yokmuş gibi.
Şu meşhur “dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten kolay” sözünü bir de aile için düşünün! Bunca yoksulluk, bunca güvencesizlik varken, toplum tel tel dökülürken, devlet neredeyse tümüyle bir tür “askerî endüstriyel kompleks”e dönüşmüşken… Nereye gideriz, ne yaparız? Şu kalpsiz dünyaya bir kalp gerekmez mi?
E o zaman ne diye ailenin sonu geldi diye sızlanıp duruyor “bunlar”? Papasından AKP’lisine kadar? Büyük Birlik Partisi’nin reisi de buyurmuş en son, evlenmeyene iş verilmesin diye.
İkisi de haklı bir yerde!
Aileden başka ihtimaller hep gündemdeydi, Lewis, Platon’un Devlet’ini de bu fasıldan sayıyor. 1970’lerin ikinci yarısında, biz o iskelede konuşurken hele, elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakındı o ihtimaller. Öyle görünüyordu en azından. İstatistiklere bakma alışkanlığımız yoktu pek, biraz da ondan. Bir de Marx’ın toplumsal yeniden üretim dediği şeyin[1] önemli bir bölümü devlet tarafından üstlenilince bir ferahlık, bir hafiflik geliyordu; hele ki ekonomik büyümeyle gelir dağılımı eşitliğinin iyi kötü dengelendiği bir dönemse.
Gel zaman git zaman, devlet başka bir şeye dönüştü; haliyle aile de. (Bu ikisi arasındaki ilişkinin tarihi hakkında epey bir şey biliyoruz da, bugününü sandığımız kadar değil bana sorarsanız. Çok genel değerlendirmelerin ötesinde elimizde pek az veri var; bu da acayip, değil mi? Herhalde politikanın da başka şeye dönüşmesiyle ilgili bu.) Üretimle tüketim, çalışmayla boş zaman, evle işyeri arasındaki sınırlar bulanıklaştıkça, ailenin yükü de arttı. Daha da artacağa benziyor; baksanıza, emeklilik bile netameli hale geliyor; kim bakacak onca yaşlı insana?
Lewis
Aile çocuklara bile bakamaz haldeyken (“yeni nesil çeteler”!), emekli maaşı kuş kadar kalmış yaşlıya nasıl bakacak, bilemiyorum.
Yükü arttı ama aslansın, kaplansın, sensin toplumun direği gazlarından başka ele gelir bir teşvik yok (evde bakım maaşı bu yıl 11 bin lira. On bir bin!). Haliyle bunalıyor aile de; bunalmaz mısın? Sonu gelecekse yani, feminizmden değil, hatta “lgbti’lilerden” bile değil de taşıyamayacağı yükün altına girmekten gelecek gibi. Gönül isterdi ki böyle bitmesin.
İstatistiklerin söylediği, ailenin artık eskisi gibi olmadığı: Daha az çocuk (yirmi yılda yarıdan az) yapıyoruz, çok daha fazla boşanıyoruz (yirmi yılda dört kattan fazla), çok daha fazla tek ebeveynli hane var, tek başına yaşayan kişi sayısı (şu kira artışlarına rağmen!) son yirmi yılda iki katına çıktı.
Ama işte “hayalî liman” arayışı, aile hayalinin ufkumuzdan kaybolmamasına sebep oluyor. Üç çocuk doğurmamızı buyuranın derdiyle bizimki farklı gerçi ama işte, bu da bulanıyor. Onun derdiyle bizimki birmiş gibi oluyor (Cemal Paşazade ölmemiş meğer; geri gelmiş, basmış sefih ve gayrimeşru Halit’in suratına tokadı!).
Bu kitapta sevdiğim şey, ailenin bunaltısını da, aileden bunalmamızı da, ama aynı zamanda o tokadın, babanın dönüşünün yarattığı rahatlamayı da birlikte ele almayı becerebilmesi. Manifestolar doğaları gereği “şu var ama şu da var” demeye yatkın değillerdir; Sophie Lewis bunu büyük ölçüde becermiş. Ailenin sevgiyle, güvenlik ihtiyacıyla, aslına bakarsanız insanın varoluşunun çekirdeğiyle ne kadar sıkı bağlanmış olduğunu görmezden gelmemiş.
Aileyi toplumsal yeniden üretimin öznesi olarak düşünürken (kadın Marksist, yapacak bir şey yok!), “kimlik ve üreme dramaları”nın hafife alınamayacak şeyler olduklarını, “bakım” deyip geçtiğimiz şeyin hayatın tamamı olduğunu aklında tutuyor. İnsan aklında bu kadar çok şeyi tutunca daha durgun, daha az enerjik olur diye düşünürsünüz ama hayır, manifesto adını hak edecek kadar tutkulu bir metin bu. Üstelik Lewis’in daha önce yayımladığı başka bir kitabı, Full Surrogacy Now: Feminism Against Family, ailenin ilgası işini ne kadar ciddiye aldığına işaret ediyor; taşıyıcı annelik bir sömürü biçimi değil de üremenin temel formu olsa nasıl olurdu diye soruyor. En azından “çocuk sahibi olmak” diye bir şey kalmayabilirdi![2]
Bu kitabın benim için “bu yılın kitabı” olmasının esas nedeni işte bu: Çok ileri gidebilmesi. Özgürlüğün neye benzeyebileceğini sezdirecek kadar ileri gidiyor.
Go girl!
NOTLAR
[1] Bununla ilgili iyi bir kaynak, Melda Yaman’ın Yaşamı Üretmek: Bütüncül Bir Feminist Teoriye Doğru kitabı. Dipnot Yayınları’ndan 2023’te çıkmıştı.
[2] Shulamith Firestone’un 1970’te yazdığı Cinselliğin Diyalektiği ile buradaki fikirleri karşılaştırmak heyecanlı olurdu. Bağlam ve teknoloji bu kadar değişmişken, taşıyıcı annelik ağır bir sömürü biçimi olarak yaşanmaktayken…