• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bir feministin kendi hayatına bakışı

“Yolumu Ararken, Beril Eyüboğlu’nun özyaşamöyküsü olduğu kadar, bu ülkenin yaşamöyküsüne de, tanıklığın ötesinde, etkin bir katkı.”

Beril Eyüboğlu

NECMİYE ALPAY

@e-posta

PORTRE

18 Aralık 2025

PAYLAŞ

Beril Eyüboğlu bildiğim en iyi çevirmenlerden ve tanıdığım en has feministlerden biri. “Üç çocuk annesi.”[1] Şimdi doksan yaşında. İçi dışı bir ve cin gibi. Müstesna bir aktivist.

Dille olan ilişkisine baktıkça, çevirileri dışında pek yazmayışına şaşırdığım insanlardan biriydi. Hatırlıyorum, sorduğumda yazarlık yetisinin olmadığını söylemişti. Şimdi artık öyle diyemeyecek; çünkü günü geldi, yazdı: Önce feministlerin nefis atılımlarından biri olarak 2024 yılında yayımladıkları Yaşını Gösteren Kadınlar adlı ortak kitaba “Yaşlandım, Hepsi Bu” başlıklı yazısıyla katkıda bulundu. 2025’te de o katkının geliştirilip kitap olmuş hali sayılabilecek Yolumu Ararken adlı özyaşamöyküsü çıktı.

Yolumu Ararken benim zihnimde kendine iki ayrı kulvarda yer buldu: Birincisi bizim ‘68 kuşağının bir süredir art arda yayımladığı anılar kervanı, ikincisiyse bir feministin kendi hayatına bakışı olarak, “kadınların yazdığı özyaşamöyküleri” kulvarı.

Birinci kulvarda, Murat Belge’nin Tuba Çandar tarafından hazırlanan Bir Hayat’ı, Hasan Cemal’in Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım’ı, Oya Baydar ile Melek Ulagay’ın Birbirimizin Aynasında’sı, Gencay Gürsoy’un Bir Hayat Üç Dönem’i, Tuğrul Eryılmaz’ın Asu Maro tarafından hazırlanan 68’li ve Gazeteci’si, Çağatay Anadol’un Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi... var. Atladıklarım mutlaka olmuştur ama bu kervandakilerin ortak özelliği, 1968’i yaşamış sol cenah mensupları, yani Beril Eyüboğlu ile aynı kuşaktan ve “mahalle”den olmaları. Anlatılar diyarında birbirleriyle karşılaşma olasılığı yüksek arkadaşlar. Sonuçta Beril de 1967-71 yılları arasında “üç çocuk annesi” bir üniversite öğrencisidir!

“Kadınların yazdığı özyaşamöyküleri” dediğim ikinci kulvarda ise ilk sırayı Emma Goldman’ın Hayatımı Yaşarken’ine vermek gerekiyor; yalnızca tarihsel konumu açısından değil, aynı zamanda ilk cildini Beril Eyüboğlu’nun çevirmiş olması açısından. Hayatımı Yaşarken’denYolumu Ararken’e, bir gelenek!

Emma Goldman’ın ardından Aleksandr Kollontay’ın Birçok Hayat Yaşadım’ı, Halide Edip Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev’i, Müzehher Vâ-Nû’nun Bir Dönemin Tanıklığı, Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları, Şirin Cemgil’in Sinança’sı, kırk küsur kadının katıldığı kolektif bellek çalışması Kaktüsler Susuz da Yaşar, Pamuk Yıldız’ın O Hep Aklımda’sı, Özen Aşut’un Boyun Eğmeyenler’i, Fethiye Çetin’inAnneannem’i ve Parça Parça Anılar’ı, Gültan Kışanak’ın hazırladığı Kürt Siyasetinin Mor Rengi, Fatma Nevin Vargün’ün Heval, Sen Daha Özgürleşmedin mi?’si... Kadınların yazdığı bu türden daha pek çok yapıt vardır, burada yalnızca aklımdakileri sıraladım.

Bu özyaşamöyküsel metinlerde, kendi dönemleri konusunda tarihçilere, toplumbilimcilere, sanatçılara, edebiyatçılara, kadınlara,[2] kısacası insanlığın belleğine, ayrıca kendi kişisel belleğine, hatta varoluşuna, gerçekliğine... katkı sunmak gibi bir duygu sezilebilir. Yolumu Ararken’de de öyle. Beril Eyüboğlu belli ki özyaşamöyküsü olgusunu kendi ömrüyle yakınlarının ve daha başkalarının yaşamöyküleri arasında neredeyse organik bir bağ içinde algılıyor. Bu bağ kitabın başından sonuna bir şal gibi örülmüş.

Yolumu Ararken teknik açıdan “nehir söyleşi” denen yöntemin ürünlerinden sayılabilir: Metin önce yazar ve akademisyen Feryal Saygılıgil’in girişimi ve soruları temelinde oluşmuş, sonra sorular atılıp yanıtlar toplanmış ve Beril o metnin üzerinde çalışmış.

Dikkatimi çeken ilk cümlesi, “[d]ışarı açılma düşüncesi ürkütmüştü beni” oldu. (s. 9) Demek daha önce yazdığı, Yaşını Gösteren Kadınlar’daki, biraz Gülten Akın’ın “Sonra İşte Yaşlandım”ını çağrıştıran “Yaşlandım, Hepsi Bu” başlıklı yazısı ona “dışarı açılmak” gibi gelmemişti! Ne de olsa belirli bir arkadaşlık (feministlerin diliyle, “kızkardeşlik”) çevresinin ürünüydü o ilk metin: Buluştukları yer bir kitap da olsa, bir arada olmak, “Yaşını Gösteren Kadınlar”da korunaklı bir yer duygusu yaratmıştı belki; “sosyal faaliyet” denen varoluş tarzının bireylerde genellikle yarattığı gibi. Oysa şimdi bu kitapta, “kürsü”de yalnızdı, yalnız başına çıkacaktı okurun karşısına.

Anne tarafının İstanbul Şehzadebaşı’ndaki “dillere destan” konağına ve sakinlerine ilişkin paragraflar, geçen yıl televizyonda izlediğimiz “Şakir Paşa Konağı”nı çağrıştıracak gibi oluyor ama, bir paşa ve onun yakınları söz konusu olsa da, burada entrikalar yok; zaten Beril de tam olarak hatırlamıyor konağı, yalnızca fotoğrafını görebiliyoruz. (s. 11-12) Bütün bunlar son derece sade ama hayat dolu, hafiften şiirsel bir dille anlatılıyor. (“konağın konukları”, s. 13)

İlk sayfalarda karşımıza ailenin hayatıyla birlikte II. Meşrutiyet gibi tarihsel olaylar da çıkmaya başlıyor. Bu feminist insan hakları savunucusunun eleştirel bakışı en az kendi hayatı kadar, yakınlarına ve giderek içinde yer aldığı toplumsal çevreye de yöneliyor demiştim. Hekim babasının görevi dolayısıyla gittikleri Gaziantep’teki hayata değinirken, “Dışarlıklı subaylar olsun, devlet ve hükümet erkânı olsun, haşır neşir olmazlarmış yerli halkla elbette!” örneğindeki gibi, bakışı bazen ironik bir tona bürünüyor, ünlem işaretinin eleştirel bir amaçla kullanılmasına da mükemmel bir örnek yaratarak. (s. 11)

Bu yaşamöyküsünde, hekimlik ve veterinerlik gibi sosyal hayata dahil mesleklerin yanı sıra, paşalık gibi daha siyasal ve askerî “üst tabaka” mensupluğuna işaret eden sıfatlar da geçiyor. Aile Sovyetler’in “Ekim Devrimi’nin Onuncu Yıl” kutlamalarına davet edilenler arasında olabilir ama, Beril bunun doğruluğundan çok emin olamıyor, çünkü artık ailenin hayatta kalan tek büyüğü o, ve çok eski bazı olaylar belleğinde hayal meyal. (s. 14) Yine, Adana’da kiracı olarak kaldıkları ve “Otuzbinliklerin Evi” denen evin eskiden bir Ermeni hekime ait olduğu, evsahiplerinin orayı bir ikramiye parasıyla satın almış oldukları, çocuk zihninde yer etmiş. (s. 15) Çoğumuz gibi onun da Kürtlüğe ve Ermeniliğe ilişkin bilgilerle karşılaşması çok zaman almış.

Beril Eyüboğlu

Yolu 1964 yılında TİP’le kesişmiş, 1971’de evleri polisin ziyaretine mazhar olmuş. Daha sonra, Irak’ın işgalinden tutun, Hrant Dink’in katli, 12 Eylül 2010 Halkoylaması, İstanbul Sözleşmesi’nin serüveni ve Gezi gibi olaylar hepimiz gibi Beril’in hayatına da dahil gerçekler olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekten de, bu özyaşamöyküsünün özgün yanı, bireysel yaşam ile toplumsal-tarihsel yaşamın şaşmaz tümleşikliği oluyor. Bakış açısında Cumhuriyet devriminin ruhuyla başlayıp 1960-70’ler devrimciliği, ardından feminizm, insan hakları savunuculuğu, savaş karşıtlığı ve çevrecilik gibi daha yeni, gelişkin bilinç düzeyleri hayat buluyor. Anlatısının bir yerinde şiarını da söylüyor:

“Biz feministlerin şiarı her zaman için bedenimize, cinselliğimize, emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır.” (s. 129)

Belki biraz da yükü aralarında yakınlarının da bulunacağı okurlara yüklememek titizliğiyle “kalemini” alabildiğine ince tutuyor Beril; özellikle maruz kaldığı, yaşadığı olumsuzlukları anlatırken. Bunda anneliğini yaşayış (ve/ya da anlatış) tarzının da etkili olduğu düşünülebilir, tersi de doğru olduğu için belki: Annelikteki tarzı, kişiliğinin ürünlerinden biri...

Onun bu özeninde, yalnızca üslubuna ve kendi çocuklarına değil, (eğitim meseleleri dahil) diğer çocuklara da yönelen, düşünsel temelli bir yaşamsal dikkat görüyoruz. (s. 53, 54, 61, 89, 90, 91...) Bu satırları yazarken, Gökçer Tahincioğlu’nun “Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır” başlıklı yazısı dikkatimi çekiyor ve Beril E.’nin çocuk meselesindeki duyarlığı daha da anlamlı görünüyor gözüme. Yükseköğreniminde çocuk psikolojisi okumuş olduğunu eklemek gereğini hissediyorum.

Belki çevirmenliğin de kazandırdığı terbiyeyle, yaşamının öyküsünü görünürde cömertçe, ama temelde dirhemle anlatmış. Bütün dönemler için anlattıkları, elinden geleni yapmak deyişine uygun düşecek bir sorumlu zihnin göstergeleri. Bu türden bir hayat için maddi açıdan belirli (üst orta sınıf) bir konforun gerekli olduğu düşünülebilir. Ancak, benzer koşulların herkesi benzer bir yaşama yöneltmediğini de biliyoruz. Sözgelimi, araba kullanma becerisini ve olanağını eylemlerle ilgili afiş ve bildiriler için de seferber edebilmek, 1984 yılında 12 Eylül’e karşı yayımlanan iki bin imzalı “Aydınlar Dilekçesi”ni imzalamaktan çekinmemek (s. 85), haksızlığa uğrayıp yaralananlara destek olmak, vb.

Yolumu Ararken, Beril Eyüboğlu’nun özyaşamöyküsü olduğu kadar, bu ülkenin yaşamöyküsüne de, tanıklığın ötesinde, etkin bir katkı.

Kitaba ad dizini yapılmış olsa, epey uzun bir liste olurdu bu. Ağırlığını herhalde Emma Goldman’dan Gonca Kuriş’e, feministlerin oluşturduğu bir liste...

Beril’in anlatısında mektupların hatırı sayılır bir yeri var. (s. 51, 52) Okurken, kâğıt mektupların yerini cep telefonlarının ve çevrimiçinin almasıyla hayatlarımızın kalıcılıktan gitgide daha fazla uzaklaştığı duygusuna kapılıyorum. Nereye kayboluyor yaşadıklarımız ve çevrimiçinde yazdıklarımız? Evrende her şeye yer var mı? Kayda geçenlerin ömrü evrenin sonsuzluğunda nereye kadar uzuyor? Karadeliklerde mi kayboluyor, yoksa hiçbir yerde mi?

Yolumu Ararken’i benzerlerinden ayıran biraz da Beril Eyüboğlu’nun öncülük ettiği Hasbahçe Vakfı olmuş. Kitap, bu çiçeği burnunda vakfın yayını olarak çıkmış ve geliri de vakfa adanmış. “Hasbahçe” sözcüğü padişahlık zamanından kalma olsa da, o sınırları çoktan aşmış durumda. Vakfın adı günümüze ait bir tür ütopyayı gerçekleştirme iradesi gibi tınlıyor.

Kitabı edinmek isteyenler, info@hasbahcevakfi.org adresine yazabilir. Minimum 250 TL bağış yapanların adresine kitap postalanacak.

 

 

NOTLAR

[1] Buradaki çift tırnak işaretinin öyküsü için bkz. Beril Eyüboğlu, Yolumu Ararken, Hasbahçe Sürdürülebilir Sağlıklı Yaşam Vakfı Yayınları, Ekim 2025, s. 57, son paragraf.

[2] “[F]eminist bir borç”: Aktaran Aksu Bora, “Yazmak Özgürleştirir”, K24.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Beril Eyüboğlu
  • Yolumu Ararken

Önceki Yazı

DENEME

“Kimlik ve üreme dramaları” kader mi?

“Manifestolar doğaları gereği 'şu var ama şu da var' demeye yatkın değillerdir; Sophie Lewis bunu büyük ölçüde becermiş.”

AKSU BORA

Sonraki Yazı

DENEME

Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri

“Gürle bu kitapta tutturması çok zor bir alaşımı, bir simyayı yakalamış bence.”

ARMAĞAN EKİCİ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist