Meltem Gürle’nin İrlanda seyahatnamesi
“İrlanda Defteri, yabancı bir ülkede, hiç gitmediğiniz ve bilmediğiniz bir kentte edebiyatın nasıl bir rehber, hatta bir ev sahibi olabildiğini düşündürüyor.”
Meltem Gürle
Edebiyatın, okuduğumuz romanların, öykülerin, şiirlerin farkında olmasak bile bizi bir dünya vatandaşı kıldığını düşünür müsünüz hiç? Öyledir… Örneğin, Joyce’un iyi bir okuruysak Dublin’in yabancısı değilizdir. Pessoa ya da Saramago okurları hiç gitmemiş, görmemiş olsalar da, Lizbon’u iyi-kötü tanır ve severler. Edebiyatın, iyi okurluğun bizi dünya kentlerine aşina kıldığı, oraları sevdirdiği gerçektir.
Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri, yabancı bir ülkede, hiç gitmediğiniz ve bilmediğiniz bir kentte edebiyatın nasıl bir rehber, hatta bir ev sahibi olabildiğini düşündürüyor. Gürle, İstanbul’da yıllar önce Joyce uzmanı bir Japon ile tanışma hikâyesini anlatarak başladığı Dublin’e Gelirseniz Bir Gün Eğer-I başlıklı denemesinde, kente indikten kısa bir süre sonra yaşlı adamın o zamanlar kendisine söylediği bir sözü anımsar:
Bir edebiyatsever için Dublin’e gitmenin bir tür hac yolculuğu sayılacağını söylemişti ayrılırken. O zamanlar bu söze pek itibar etmemiş olabilirim, ama şimdi, şehre ayak bastıktan sonra onun ne demek istediğini daha iyi anlar gibiydim. Ben de bu yolculuğa çıkmaya hazırdım artık. (s. 18-19)
Gürle iyi bir hacı adayının yapması gerektiği gibi, önce kendisine rahat bir çift yürüyüş pabucu alır ve çok da büyük olmayan kentin sokaklarını arşınlamaya başlar. Doğal olarak, şehrin her yanına dağılmış Joyce izlerini takip ederek… Sonra, “Ulysses’te adı geçen mekânları görmek, Leopold Bloom’un şehri boydan boya geçerken attığı adımları izlemek, şimdiye kadar yaptığım en zevkli şeylerden biriydi” diye yazacaktır. Gürle, Dublin’de yaşadığı üç yılı, adeta okuduğu, sevdiği yazarların ve kitapların ev sahipliğinde geçirir.
Joyce, Yeats, Oscar Wilde, Beckett, William Trevor, Claire Keegan… Her gün bir yerlerde yolunun üstüne çıkar, yürüyüşlerine eşlik ederler. Kitapları, şiirleri, bir öyküleri ya da kahramanlarından biriyle alıp gezintiye çıkarır yazarı. Bir gün Leopold Bloom’un eğleştiği mekânlara uğrar yazar, bir başka gün Patrich Kavanagh’ın Baggot Caddesi Köprüsü’nün yakınlarında, kanal kıyısındaki bankta oturmakta olan heykeline konuk olur. Bulutlu, kasvetli bir günde, Trevor’un kadın kahramanlarından birinin hikâyesinde bulur kendini. Dublin’de olmak biraz da edebiyatın, hikâyelerin, efsanelerin içinde yaşamaktır çünkü.
İlk deneme kitabı Kırmızı Kazak’ta daha çok kitaplar vardı; kitaplardan yaşama ve oradan kitaplara mekik dokumalar… Gündelik olanın kırıntılarından, hikâyeciklerden, anların küçük ışımalardan yola çıkıp bunların izdüşümünü edebiyatta arıyordu Meltem Gürle. Bir anlamda yaşamı edebiyatla tefsir ediyordu, ya da tam tersi, edebiyatı süregiden devinimin içine taşıyordu. İrlanda Defteri’ndeki yazılarda ise yaşantılar öne çıkıyor; hayata doğru bir yürüyüş… Bunda başka bir dünyada olmanın, gayr yerler görüp özge sefalar sürmenin etkisi vardır kuşkusuz. Yaşamak kitapların önüne geçiyor. Meltem Gürle yazınının en belirgin yanı, edebiyatla yaşamı buluşturma anlarındaki başarısı. Gürle çok iyi bir kazıcı, cevher arayıcısı. Romanlardan, öykülerden, hatta şiirlerden çıkarıp geldiği can alıcı sahneleri, diyalogları, içinde bulunduğu ruh haliyle, ya da o anki yaşantısıyla öylesine ustalıkla birleştirir ki, yaşamın edebiyatla bu denli çakışması, gündelik hayatın içinde yazınsal olanın böylesine parlayıvermesi bizi ferahlatır ve bir anlığına bile olsa dünyaya başka bir gözle bakmaya başlarız. Edebiyatı neden severiz; işte biraz da böyle anlar, böyle küçük mucizevi buluşmalar, aydınlanmalar için.
Şunu hiç çekincesiz söyleyebiliriz: İrlanda Defteri severek, sevgiyle yazılmış yazılardan oluşan bir kitap. Okuduğunuz her yazı geride dalgalar halinde genişleyen bir iz ve damağınızda kalıcı bir edebiyat lezzeti bırakıyor. Salâh Birsel’in denemenin olmazsa olmazı gördüğü o ilkeyi yaşama geçirip, bir şeyleri, birilerini sevdiriyor Gürle’nin denemeleri. Okumaya başladığımda, tür olarak “deneme” başlığı altında yayımlanmasına karşın, kitabı aslında gezi, izlenim, anı, hatta günlük –İrlanda günlüğü– diye adlandırmanın daha doğru olacağını düşünmedim değil. Sonuçta yazar, konuk olarak bulunduğu yabancı bir ülkeden, oraya dair izlenimlerini, orada geçirdiği günlerin hikâyesini anlatıyordu. Kimi yazılar basbayağı günce olarak yazılmış bile olabilirdi. İlk bakışta göze çarpan, denemenin bir konuya eğilen, onu evirip çeviren, sorgulayan, çelişkileri açığa çıkaran, yan yollara sapan ve çıkış yolları arayan doğası değildi. Adındaki “defter” sözcüğü de aslına bakılırsa deneme dışındaki türlere göz kırpıyordu. Bu yazılara gerçekten de “deneme” diyebilir miydik? İç kapağında “deneme” değil de izlenim, yaşantı, gezi, günlük yazsa olmaz mıydı? Olabilirdi elbette ve bu tercih kitabın niteliğinden bir şey eksiltmezdi.
Okumaya devam ettikçe İrlanda Defteri zihnimi Adorno’nun “Biçim Olarak Deneme” yazısına doğru çekip götürecekti. Adorno denemenin, “kendisi için bir görev alanı belirlenmesine” izin vermeyeceğini söylüyordu. Öyle ya, deneme pekâlâ “konuşmak istediği şey üzerine konuşur”du. Onun kullandığı dil ve anlatım biçimi “ne ilktir, ne de son” olacaktır. Adorno’nun Lukacs’tan aktardığına göre deneme, “… Daha önce olan şeyleri yeniden düzenlediği ve biçimsiz olandan yeni bir şey biçimlendirdiği için de onlara bağlıdır; onlara ilişkin ‘hakikati’ dile getirmek, onların özünü anlatan anlatım bulmak zorundadır.” (s. 14-15)
Sözün kısası, Meltem Gürle’nin denemeleri beni bir kez daha Adorno’nun –kimilerinin denemeyi küçümsemek için bir dayanak olarak da kullanabildikleri– “deneme karma bir üründür” saptamasını düşünmeye götürdü. Deneme daha önce yazılmış, ortaya konmuş ürünlerden yararlandığı, onlara yeni dilsel biçimler verdiği gibi, başka türleri de kuşatarak, içine katarak onların konu ve biçimlerinden yeni olanaklar yaratır. Gürle’nin denemelerinde bunu sıkça görüyoruz. Günce olarak başlayan bir yazı biraz sonra sıkı bir denemeye dönüşebiliyor. Bir gezi yazısı kılık değiştirip zihnimizde pek çok soru üreten bir deneme olarak sona eriyor. Öyküleyici anlatımın içinden saf bir deneme metni çıkıp geliveriyor.
Kitap, başlığının altını doldurarak bize İrlanda ve Dublin hakkında yaşantıya dayalı bilgiler veriyor. Bir gün yolu İrlanda’ya düşecek Türkiyeli bir okur Meltem Gürle’nin ayak izlerini takip ederek orada günlerini rahatça, verimli bir biçimde geçirebilir. Dublin’i ve Dublinlileri yadırgamadan… İşte bu yüzden onu bir “İrlanda seyahatnâmesi” olarak okumanın mümkün olduğunu düşünüyorum. İrlandalılar çok acılar yaşamış, horlanmış, özgürlük mücadelesi vermiş, çileli bir halk. Fakat tüm bunları kendilerine özgü bir metanetle, yaşama tutkusuyla, neşeyle aşıp hayatta kalabilmeyi başarmışlar. “Burada iki kişi arasındaki mesafe bunaltmayacak kadar ferah ama yalnız hissettirmeyecek kadar da yakın” (s. 54) diye yazıyor Gürle. Dublin’deki ilk haftasında Amerikalı bir genç kadın ona şöyle der: “Burada rahat edeceksin. İrlandalılar seni ellerinde hafifçe tutarlar. Tıpkı bir kuşu tutar gibi. Avuçlarının sıcaklığını hissedersin ama dilediğin zaman uçabileceğini de bilirsin.”
“İrlanda’da öğrendiğim ilk derslerden biri,” diyor, Meltem Gürle, “sabahları kimseden güler yüz beklememek gerektiği oldu. Günün başka vakitlerinde gayet dost canlısı ve konuşkan olan Dublinliler, sabahın erken saatlerinde bir istiridye kadar kapalı oluyorlar.” (s. 80)
Meltem Gürle’nin orada yaşadığı üç yıl boyunca evinde pansiyoner olarak kaldığı Mary, İrlanda insanının tüm özelliklerini taşıyan bir numune. Mary’yi tanımak neredeyse İrlanda’yı tanımakla eşdeğer. O basbayağı bir roman kahramanı. Kitaptaki tüm yazıların içine bir şekilde giriyor. Bir yerlerden başını çıkarıp geliyor. Gürle bilerek ya da bilmeyerek bir roman kahramanı yaratıyor kitapta. Biz okurlar onun ev sahibesi Mary’yi tüm yönleriyle tanıyoruz artık. Tanımakla kalmıyor, seviyoruz bu anaç kadını. Merhametli ama gereksiz duygusallıktan hoşlanmayan, sabahları mütemadiyen oturup bulmaca çözen… Mutfakta hep bir şeylerle uğraşan… Hazır cevap, külyutmaz, lafı gediğine koyma ustası, şakacı, neredeyse bilge kadın Mary... Gürle, yağmurlu bir gün, kanal boyu gezintisinden dönüp ona bir Kavanagh şiiri okur, şiiri bilip bilmediğini sorar:“Dublin’e giderseniz bir gün eğer / Bundan yüz yıl kadar sonra/ Baggot Caddesi’nde beni sorun / Nasıl davranmışım tanıdıklarıma.” Mary, Gürle’ye veda partisi için kemik kaynatır ve fırına kocaman bir kaz atmaya çalışırken mutfaktan seslenir:
“Asıl beni soranlara ne diyecekler biliyor musun?”
“Ne diyecekler?”
“Mezar taşıma şöyle yazacaklar” dedi sesini abartılı bir şekilde titreterek. “İyi kadındı. Kemik kaynatırdı.”
Bütün bunlardan sonra şu sonuca varıyoruz: Farklı tatların bir araya gelmesiyle oluşan, karma bir lezzeti var İrlanda Defteri’ndeki yazıların. Fakat bütün bileşenlerin tadını ayrı ayrı hissedebiliyorsunuz. İyi bir gözlemci ve hikâye anlatma yeteneği olan bir denemeci Gürle; yanı sıra şaşırtıcı buluşlar, yerinde kullanılan aforizmalar, kıvamında bir humor ve ironi… Dilin tüm olanaklarını ustalıkla kullanıyor yazar. Her bir yazı uzun bir denemenin bir kesitiymiş izlenimi bırakıyor okurda. Belki tek tek metinler size bir deneme okumanın doyumunu yaşatmayabiliyor, fakat kitabı bitirdiğinizde, geride kalan toplama bakarak “Evet,” diyorsunuz, “ben uzunca bir deneme okudum”.
İrlanda efsanesi bol bir ülke. İngiliz sömürgesi bir halkın yaşadığı acılar, ezilmişlik duygusu, özgürlük arayışları, ödenen bedeller anlatılarda dipdiri yaşıyor. Belki de efsanelerle teselli bulan bir halk İrlandalılar. Gürle, İrlanda’ya ve Dublin’e ait pek çok şeyden söz ederken bu efsaneleri, mitleri de ihmal etmiyor. Daha doğrusu onlar kendilerini anımsatmanın bir yolunu mutlaka buluyorlar. Fianna tahtının vârisi, genç savaşçı Oisin’in eve dönüşü, arpı keşfeden yaşlı adamın hikâyesi, Aç Çayır efsanesi… Her şey, öğrendiklerimiz, onca hayat sahnesi, onca edebiyat eserinden süzülüp gelen ayrıntılar bir yana, İrlanda Defteri’ni kapattığımızda geride kederli bir arp sesi kalıyor. Acılarla yoğrulmuş, fakat neşesini asla yitirmemiş bir halkın yaşamıyla içi içe geçen müzik… Dolores O’Riordan’ın “Zombie” şarkısının sözleri: “Bir anne daha paramparça oldu / Yürek dayanmıyor / Şiddet sessizlik doğuruyorsa / Bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir.” Sonra, İrlanda kırlarının üzerinden hızla geçip giden bulutlar ve onlara eşlik eden ‘arp’ın ezgileri devam edip gidiyor.