• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Lanzarote Defterleri:

Bir vicdan muhasebesi olarak günlük

“Saramago için yazmak fildişi bir kuleden dünyayı seyretmek değil, dünyanın tam merkezinde durup onun acısıyla hemhal olmak. Günlükler bunu bir kez daha gösteriyor.”

José Saramago ve eşi Pilar del Rio, Lanzarote Adası'nda. José y Pilar  adlı belgeselden (2010).

EYLÜL GÖRMÜŞ

@e-posta

DENEME

25 Aralık 2025

PAYLAŞ

“Bizler sahip olduğumuz hafıza ve üstlendiğimiz sorumluluğuz. Hafıza olmadan var olamayız, sorumluluk olmadan belki de var olmayı hak etmeyiz.”

José Saramago’nun bu sene Türkçede ilk kez yayımlanan Lanzarote Defterleri’nin ikinci cildinden bir cümle bu. Hayatı boyunca ürettiklerini, yazdıklarını, sustuklarını ve konuştuklarını, kısacası tüm varoluşunu birkaç kelimeye sığdırması istense, inanıyorum ki kendisi de bu cümleyi seçerdi. (Ya da sonsuz tevazuundan ötürü bu cümleyi fazla iddialı bulup seçmezdi belki de, kim bilir!) Zira onun metinlerinde daima hissettiğim o ayrıksı sesin kaynağı bence şu üç kelimede gizli: hafıza, sorumluluk ve vicdan. Ne vakit bir Saramago metni okusam bu kelimeler zihnimde belirir ve yazarın dünyayı bu eksende kavrayışının onun nasıl müstesna bir yere koyduğunu anımsarım. Yıllar sonra, Saramago’dan okuyacak pek de bir şeyim kalmadığını sanırken bir anda yayımlanan Lanzarote Defterleri’ni okuyunca bu hissin ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha anladım.

Pek çok yazar gibi Saramago da günlük tutmaya düşkün biri olagelmiş. Dilimizde daha önce Defterler adıyla yayımlanan derlemesi, 2008-2010 arasında tuttuğu çevrimiçi blogdaki yazıları içeriyordu. Edebiyatını çok sevdiğim yazarın denemeciliğine de bayıldığımı o kitabı okuyunca anlamıştım. Dünyaya karşı duyduğu büyük merak, Barack Obama’nın seçim kampanyasını izlerken hissettiği coşku, satırlarından sızan sonsuz iyimserliği ve neşesi beni çok etkilemişti.

Lanzarote Defterleri’yse bizi daha evvel bir zamana davet ediyor. Yayımlanan ilk iki cilt, Saramago’nun İspanya’nın Kanarya Adaları’ndaki Lanzarote Adası’nda tuttuğu günlüklerin 1993-1994 yıllarını kapsayanlardan müteşekkil. Yazarın Lanzarote’ye gidişi aslında bir gönüllü sürgün hikâyesi olduğundan, bu defterler de bir nevi sürgün günceleri. 1991’de yayımlanan İsa’ya Göre İncil’in Portekiz’deki Katolik çevrelerde yarattığı infialin ardından, dönemin hükümetinin, kitabın kutsal değerlere hakaret ettiği gerekçesiyle Avrupa Edebiyat Ödülü adaylığını veto etmesiyle başlayan süreç, Saramago’nun ülkesine küsüp bir daha dönmemek üzere doğduğu toprakları terk etmesiyle sonuçlanmıştı. Şüphesiz, bir yazar için verilebilecek en ağır kararlardan biri bu: Vatanı terk etmek bir anlamda anadille, kültürle, anılarla vedalaşmak anlamına da gelir. İşte bu günlükler tam da bu kopuşun ortasında, bir yazarın susturulmaya çalışılmasına karşı gösterdiği somut direnişin kaydı gibi. Saramago sessiz olmasının istendiği bir anda belki de her zamankinden daha fazla konuşuyor bu sayfalarda.

Günlük türü doğası gereği mahrem alanda oynaşır. Yazarın en filtresiz düşüncelerine, gündelik kaygılarına, anlık sevinçlerine, şüphelerine, öfkesine tanıklık ederiz. Dolayısıyla günlük (ve mektup) okumak bir riski de beraberinde getirir. Kurmacasını sevdiğimiz yazarın insan haliyle tanışma, yüzleşme ihtimali ürkütücüdür. Kurmaca pelerinini sırtından atıp, karakterlerinin sesiyle değil, kendi sesiyle konuştuğunda, yazar değil de “yazan” olduğunda ortaya çıkan kişiyi ya sevmezsek? Günlük okumaya niyet eden kişi bu riski göze alır. Ancak müsterih olun, bu kez korkulacak bir şey yok: zira Saramago’nun mahrem olanı sonuna kadar açan defterleri, yazarın ardındaki şahane insanı fâş ediyor. Kitapları bitirdiğimde neredeyse insan Saramago’yu yazar Saramago’dan bile çok sevdiğim duygusunu taşımaktaydım.

Evindeki parkelerin arasındaki derzleri elleriyle boyamasından köpekleri Pepe’nin hayatlarına kapladığı yere, hayatının aşkı Pilar’a (Kabil’in unutulmaz ithafını anmadan edemeyeceğim burada: “Pilar’a, su der gibi…”) duyduğu o sarsılmaz hayranlığa, okur mektuplarına bir bir cevap yazarkenki o inanılmaz titizliğine, Solitaire oynamaktan kendini alamayışına… Alabildiğine sıradan anları o bildiğimiz müstehzi ve bilge üslubuyla önümüze döküyor Saramago ve tüm bu anlar onu bir “yazar” mertebesinden indirip bizim gibi etten kemikten bir “insan” kılıyor; hiç tanımadığım ama çok sevdiğim bilge amcamın mırıltılarını işitiyorum resmen satırlar arasında salınırken.

Saramago, Lanzarote'de.

Saramago çok sahici. Kendisini eleştiren küçük bir çocuğa yazdığı cevabı anlatırken ziyadesiyle naif, hiç kimseye hayır diyemediğinden ne olduğunu bilmediği davetleri kabul edip kendini dünyanın alakasız bir yerinde bulunca fena halde telaşlı, bilgisayarında Solitaire oynarken kartların ekranda nasıl uçuştuğunu seyrederken çok çocuksu ve heyecanlı. İlk bakışta önemsiz ve belki bağlamsız görünen bu detaylarda yazarın dünyaya bakışının özü saklı: En sıradan şeylerde bile güzellik, anlam ve umut bulmayı başaran bir gözlemci o. Kartların ekranda çizdiği yaylarda bir estetik zevk bulan ve bu zevki okurla paylaşmaktan çekinmeyen bu adamın büyük felsefi sorgulamalarının temelini oluşturan insani zemin tam da buralarda belirginleşiyor.

Ancak bu defterleri değerli kılan yalnızca bu kişisel tanıklık değil: Saramago, Lanzarote’deki o volkanik peyzajın ortasında kendine kurduğu yeni hayatta dünyadan kopuk bir münzevi yaşamı sürmüyor. Aksine, dünyanın tüm dertlerini o küçük adaya taşıyor. Günlüğünün sayfaları arasında gezinirken Bosna’daki savaşın acısını, Cezayir’deki şiddeti, Meksika’daki Zapatista hareketini, İtalya’daki siyasi depremleri, Madımak katliamını anbean takip ettiğini ve üzerlerine derinlemesine düşündüğünü görüyoruz.

İşte bu nedenle yazarın siyasi sorumluluğu meselesi defterlerin ana damarlarından birini oluşturuyor. Saramago için yazmanın fildişi bir kuleden dünyayı seyretmek değil, dünyanın tam merkezinde durup onun acısıyla hemhal olmak olduğunu bir kez daha gösteriyor günlükler. “Aydın” kelimesinin altını dolduran, sorumluluk almaktan çekinmeyen, vicdanının sesini kısmayan o eski kuşağın son temsilcilerinden biriydi Saramago.

Defterlerin bir yerinde şöyle yazıyor: “İçeri girdiğimde Mozart çalıyordu ve köpeğimiz Pepe bana muhteşem bir hoş geldin dedi. Mutlu olmanın kaç yolu vardır? Hepsini bildiğimi düşünmeye başlıyorum.” Bu küçük kişisel mutluluk ânının hemen ardından, dünyanın başka bir köşesindeki bir felakete dair okuduğu bir haberle nasıl kahrolduğunu anlatıyor. Kişisel mutluluğun toplumsal acıdan bağımsız bir fanus olmadığını iliklerinde hissediyor insan ve bu geçirgenlik onun ahlaki ve edebi duruşunun temelini oluşturuyor.

İsa’ya Göre İncil’i yorulmadan savunurken de aslında kendi kitabını değil, ifade özgürlüğünü, bir sanatçının sorgulama hakkını savunduğunu bilerek konuşuyor Saramago. Kendisine gelen ve ruhunu kurtarması için dua edeceklerini söyleyen okur mektuplarına verdiği cevaplardan defterlere aktardıklarında o didaktiklikten çok uzak, sakin, kararlı ve hatta şefkatli duruşunu görüyoruz. “Ben Tanrı’yı değil, Tanrı adına konuşanların yarattığı adaletsizliği sorguluyorum” pozisyonundan onca baskıya rağmen bir adım geri durmayan bu adamın kendinden emin ısrarının umulmadık karşılıklar bulduğunu da defterlerde keşfetmek mümkün. Örneğin kitabı okuyup şöyle yazan bir Portekizli papazla tanıştırıyor bizi satırlar: “Saramago bir kâfir değildir, sadece sessizlere ses vermeye cesaret etmiştir.” Kitabı ve yazarını linç eden güruhun organik bir parçasının yazarın tüm edebiyatını en doğru şekilde özetleyen cümleyi kurmuş olması, hayata dair umutlanmak için yeterli değil mi? Çünkü Saramago sahiden tarihin sessizleştirilmiş seslerini duyurmaya çalışan bir yazar olageldi hep.

Defterlerin bir başka heyecan verici yanıysa, Saramago’nun edebiyat laboratuvarına tanıklık etme imkânı sunması. Bu günlükleri tuttuğu sıralarda sonradan başyapıtı kabul edilecek olan Körlük’le boğuşmakta kendisi. Kitabın ilk cümlelerinin nasıl aklına düştüğünü, “trafik ışıklarında bekleyen arabanın sürücüsü aniden kör olsaydı ne olurdu” diye başlayan o basit fikrin nasıl devasa bir alegoriye dönüştüğünü adım adım izliyoruz. Karakterlerin belirme sürecini, o korkunç beyaz körlük evrenini yaratırkenki sancılarını, yazdığı bir bölümün içine sinmemesi üzerine hissettiği o yaratıcı huzursuzluğu paylaşıyoruz. Bir yazarın zihninin nasıl çalıştığını, bir fikrin nasıl romana dönüştüğünü görmek, edebiyatın mutfağını merak eden her okur için paha biçilmez bir deneyim muhakkak.

Günlüklerde Saramago’nun artan şöhretiyle başa çıkma çabasını da izlemek mümkün. Davetler yağıyor: Paris’ten konferans, Salamanca’dan jüri üyeliği, Küba’dan festival, İsrail’den ziyaret... Her birine nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da “ya yazmayı bırakırsam, yazacak vakit bulamazsam” diye endişeleniyor. Bu endişe beni şaşırtmıyor: Şöhretin onun için bir amaç değil, üstesinden gelinmesi gereken bir angarya olduğunu hep sezmiştim. Ama yine de her daveti bir onur olarak görüyor, her okura aynı saygıyla yaklaşıyor ve hayır demeyi bir türlü öğrenemiyor. Bir İtalyan okur, Toprağın Uyanışı’nın kendisini “melankolik bir şekilde mutlu ettiğini” yazdığında, Saramago defterine şu notu düşüyor: “Bir kitap hakkında bu kadar güzel bir şey söylendiğini hiç sanmıyorum.” Tarih 31 Aralık 1993. Bir yılbaşı günü, Saramago’nun dünyasında her şey bildiğimiz gibi; okurlarından gelen birkaç kelime onun için yaklaşan yeni seneden çok daha önemli.

Lanzarote Defterleri bir yazarın sadece yazdıklarından ibaret olmadığının somut kanıtı benim için; onun duruşuyla, tercihleriyle, vicdanıyla bir bütün olduğunu hatırlatan, iddiası iddiasızlığından gelen bir manifesto. Portekiz hükümetinin sansürüne maruz kaldığında küskünlüğünü içine atıp kabuğuna çekilmek yerine yazmayı seçen; hem de sadece romanlarını değil, dünyayla hesaplaşmasını, kendi vicdan muhasebesini de yazmayı seçen bir adamı okuyoruz bu satırlarda.

Saramago’nun Lanzarote’deki evinin penceresinden dünyaya bakarken hissettiklerini onunla beraber hissetmek, vicdanının sesini kendi kulağımda duymak, bir insanın aynı anda hem bu denli kendinden emin hem bu denli mütevazı olabileceğini görmek, dünyayı her şeye rağmen müthiş bir şefkatle kucaklamanın mümkün olduğuna tanıklık etmek bu senenin en kıymetli okuma deneyimlerinden biriydi benim için. Bu defterlerde okuduğumuz şey bir büyük yazarın portresinin çok ötesinde: Zor zamanlarda “insan kalmanın” ne demek olduğunu, vicdanın nasıl bir ahlaki pusula işlevi gördüğünü ve sorumluluk almanın bir bireyi nasıl daha bütünlüklü kılacağını öğrendim ben bu satırlardan.

Bu yüzden benim için 2025’in kitabı Lanzarote Defterleri’dir. Başka bir kitap olamazdı.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • jose saramago
  • Lanzarote Defterleri

Önceki Yazı

DENEME

Emily Dickinson'dan seçmeler:

Bana Hiç Yazmayan Dünyaya

“Bana Hiç Yazmayan Dünyaya, şiirle ilgilenen herkes için (çevirmen, okur, şair, özellikle de genç şairler için) bir kılavuz kitap aynı zamanda. Kaynak şairle çevirmen şair arasındaki gergin bağın irdelenmesi çok şey öğretiyor bana.”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

DENEME

Yeni sabahlar korkusu

“Oysa Kendinden Kaçamazdın’ın bir önemli becerisi de barındırdığı politik nitelik. Fakat bu temalar hiçbir biçimde yüzeyde değiller; anlatıların derinlerinden geliyor sesleri.”

MEHVEŞ BİNGÖLLÜ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist