Yeni sabahlar korkusu
“Oysa Kendinden Kaçamazdın’ın bir önemli becerisi de barındırdığı politik nitelik. Fakat bu temalar hiçbir biçimde yüzeyde değiller; anlatıların derinlerinden geliyor sesleri.”
K24’ün yıl sonu dosyalarını uzun zamandır takip ederim. Bu yıl benden de yazı istenince, bugüne dek yaptığım gibi başka dillerde yazılmış kitaplardan değil, Türkçe yazan bir yazarın kitabından söz eden bir yazı yazmak istedim. Birkaç dilde kitap okuyorum ama Türkçe okumayı başka türlü seviyorum. Türkçe yazılmış kitaplar arasında sevdiklerimi okumaktan aldığım hazzı başka hiçbir dildeki kitaptan alamıyorum. Oysa Kendinden Kaçamazdın, 2025’te bana bu hazzı en çok yaşatan kitap oldu. K24 okurları arasında bu kitaptaki öyküleri okumamış olan varsa, onlar da benimle aynı hazzı yaşasın isterim.
Oysa Kendinden Kaçamazdın, Emel Şentürk Kaya’nın ilk kitabı. Eylülde Notos Kitap tarafından yayımlandı. İçinde toplam on üç öykü, bütün öyküleri birbirine bağlayan görünmez bir bağ var. Kitabın gücü, her bir öykünün tek başına yarattığı etki kadar o gizli formülle bağlanan bütününden de geliyor. Ben o formülün bazı kısımlarını görebildiğimi düşünüyorum ama ele geçiremediklerimin olduğunu da biliyorum, çünkü benim için büyüsü sürüyor kitabın.
Öykülerin hepsi sanki nötr renklerle yapılmış akrilik resimlerdeki dünyalarda geçiyor. Grilerin ve griye çalan yeşillerin egemen olduğu resimler bunlar. Kahramanların yüzleri solgun, herkes suskun; ne kadar konuşulması gerekiyorsa o kadar konuşuluyor. Bir tek fazla söz etmiyor kimse. Şehirde, kasabada, köyde, ormanda, istasyonda, yolda, evlerin içlerinde, her yerde alabildiğine bir sükûnet var. Burada ne olabilir ki, buradan nasıl bir hikâye çıkar diye düşünüyor insan önce. Yanıldığını anlaması çok da vakit almıyor. O durağan, nötr, hayatsız yerlerde dipten dev dalgalar gelip altüst ediyor okuru. Her yer canlı, herkes yaşamla dolup taşıyor. Canlılık dediğim neşe değil ama. Gerçek hayat ne kadar neşeliyse o kadar neşe var öykülerde. İlk birkaç öykünün çarpıcılığıyla karşılaştıktan sonra dönüp öykülerin ilk cümlelerine baktım. Aslında bütün ilk cümleler gelecek olanı bildiriyordu. Gelecek olansa huzursuzluk, tekinsizlik, gerilim, bazen de çaresizlikti. Kısaca, öykü okurken eğlenmek istiyorsanız, Oysa Kendinden Kaçamazdın’ı unutun. Buna karşın insan ruhunun, insanlar arası ilişkilerin derinlerinde dolaşmak ve görülmeyenin birden karşınıza çıkmasını isterseniz, bu öyküler sizin için biçilmiş kaftan.
Öykülerde hayata, insanlık durumuna dair her şey varken, hiç şatafat yok. Söz ne kadar eksiltilebilirse eksiltilmiş, sözcükler sözle ifade etmenin zor olduğu duyguları, ilişkilerin söze dayanmayan hallerini göstermek üzere ustalıkla bir araya getirilmiş. Yazarın cümleleri istikrarlı olarak kısacık. Bütün sesler net, bütün eylemler görünür, bütün duygular cisimleşmiş. Fakat bunların hiçbirini anlatarak yapmıyor yazar. Aşağıda “Şubat Soğuğu” adlı öyküden aldığım pasaj bu yazdığımı tam olarak karşılıyor. Babasının cenazesi için büyüdüğü kasabaya yıllar sonra ilk kez dönen eski bir siyasi mahpusla kız kardeşinin adam artık kasabadan ayrılırken tren garındaki hallerini gösteren bir sahne bu:
Ayağa kalktı. Kedi irkildi, gözlerini araladı. Minik adımlarla sırtını kamburlaştırarak kadının yanına yanaştı, usulca miyavladı. Kadın elini uzatıp kedinin ensesini kaşıdı. Adam paltosuna sıkı sıkıya sarıldı. Bir yıkıntının üzerinde kalmış gibiydi. Dengesini kaybedip karanlığın derinliklerine gömülmekten kendini korumalıydı. Gişe memurunun olduğu yere gözü takıldı. Orada sanki bir anlığına bir ışık parçası görünüp kaybolmuştu. Tekrar görme umuduyla bakmaya devam etti.
Kadının kediyi okşayan dalgınlığı, adamın artık telafi edemeyeceği geçmişi bir yıkıntı olarak tarifi, yıkıntıların yarattığı yalnızlığın ve yoksunluğun soğuğu, çıkışı imkânsız yerlerde arama çaresizliği; hepsi altı satırlık bir paragrafta gün gibi açığa çıkmıyor mu?
Emel Şentürk Kaya’nın kahramanları da gündelik, sıradan hayat içinde öyle kolay kolay rastlanabilecek türden kişiler değil ama hepsi kanlı canlı: Bizi soluksuz bırakan bu dünyanın içinde soluk almak için dönme dolaba binen pavyon çalışanı genç kadın, bir savaş bölgesinde kısılıp kalan anne-kız, ofis paylaştığı iş arkadaşının karısını hamile bırakan bir adam, 6-7 Eylül’ü yaşayan bir çocuk, savaş muhabiri olan babasını televizyonda görmeyi bekleyen küçük kız, post-partum depresyon yaşayan ve çocuğunu hiçbir zaman sevemeyen kadın, çocukken en yakın arkadaşını arzulamış olan adam ve diğerleri. Çoğunlukla isimleri yok, sanki insanlık tek bir varlıkmış ve onlar da o varlığın çeşitli görünümleriymiş gibi… Hepsinin sesi içimde yankılandığına, hikâyeleri okuduktan uzun zaman sonra bile zihnimde döndüğüne göre bu tespitim çok yerinde. Yorulduğum, bunaldığım zamanların bazılarında “Her Yer Aynı”nın adını ve öykünün kahramanı olan hava almaya ihtiyaç duyduğu için dönme dolaba binip uzaktaki rüzgâr türbinlerine el sallayan kadını düşünüyorum. Her yer aynı gerçekten de. Her yerde soluksuz, yapayalnız kalıyor bazılarımız.
Oysa Kendinden Kaçamazdın’ın bir önemli becerisi de barındırdığı politik nitelik. Öykülerin bazıları okuru hiç fark etmeden toplumsal meselelerin içine çekiyor. O hikâyeler bireysel huzursuzluklardan ve çaresizliklerden değil; savaşın yıkıcı etkisi, yoksulluk, göçmenlik, insan hakları, eşcinsel arzunun yadsınması gibi toplumsal meselelerden doğuyor. Okudukça “kişisel olan politiktir” sözünün hayat bulduğu bir kitapla karşı karşıya olduğunu anlıyor insan. Fakat bu temalar hiçbir biçimde yüzeyde değiller; anlatıların derinlerinden geliyor sesleri. Torununu seyreden azınlık mensubu bir büyükbabanın anadillerinde konuştukları için sürgün edilme tehdidini hissettiği şu pasaja bakın mesela:
Adam sandalyeye çöktü. Gözleri çocuğu aradı. Çocuk dans etmeye devam ediyor. Konuşulanlardan habersiz. Adamı yeni yerler, yeni sabahlar korkusu sarıyor. Rüzgârın uğultusu duyuluyor. Tütün tarlalarından ilerleyip geliyor.
Kitabın adı, Oysa Kendinden Kaçamazdın, ne öykülerden birinin adı ne de öykülerin içinde geçen bir cümle. Bu adın ne anlama geldiğini Emel Şentürk Kaya’nın kitabın yayımlanmasının ardından Notos Dergi’nin Ekim-Aralık 2025 sayısındaki söyleşisini okuyunca çözdüm. Yazar söyleşide 2020’de zihninde karakterler, hikâyeler gezinmeye başladığını, o dönem nasıl yazacağını bilmediğini ama art arda öyküler yazmaya başladığını, bunun nasıl gerçekleştiğini anlamadığını anlatıyor. Belli ki kendisinden kaçamamış yazar; zihnini sarıp sarmalayan hikâyelerin esiri olmuş, onları yazmaktan başka yolu kalmamış. “Şubat Soğuğu”ndaki adamın gözünde çakan ışık gibi, Emel Şentürk Kaya’nın dünyasında da hikâyeler çakmış. Neyse ki onun zihninde çakanların çaresi var; yazı var.
K24’ün geçtiğimiz yıllardaki yıl sonu dosyalarının tanıtımlarında kitaplara iştahımızı açacak şeyin bir başkasının bir kitapla neler yaşadığını doğrudan onun kaleminden öğrenmek olduğu söyleniyor. Oysa Kendinden Kaçamazdın’ın ilk sayfasını açan okurun iştahı da, merakı da hemen o an, ilk iki cümleyle uyanacak. Şöyle başlıyor kitap çünkü:
“Bir ses duydum. Bir tıkırtı.”
Mesele kitabı açtırmak. Umarım bu yazı bunu başarır.