• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“İnsan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor...”

Gaye Boralıoğlu'nun İletişim Yayınları'ndan önümüzdeki hafta çıkacak olan son kitabı Her Şey Normalmiş Gibi'nin ilk bölümünden kısa bir Tadımlık...

İsmet Değirmenci, Doğa Konuşur, 2021, tuval üzerine akrilik ve karışık teknik, 25x25 (Kitap kapağından ayrıntı)

K24

@e-posta

TADIMLIK

4 Aralık 2025

PAYLAŞ

Çıkış var mı buralardan?

Günlerdir kafamın içinde dönüp dolaşan kara bulutları dağıtmak için ayaklarımı sürüye sürüye loş koridordan geçtim, mutfaktaki masanın üzerinde duran, dün ısmarladığım pizzanın son dilimini ağzıma attım, buzdolabını açıp bir bira aldım, geride bir tane daha kaldığı için tatlı bir mutluluk sardı bünyemi, biranın kapağını kaşığın sapıyla açıp ilk birkaç yudumu orada içtim ve sonra yeniden karargâhıma yani salona döndüm; sehpanın üstü boş şişeler, bardaklar, içinde kırıntılar kalmış tabaklarla dolu. Bilgisayar ekranında anlamsızca dönüp duran bir logo. Sehpanın üzerindeki dolu kül tablasının yanından ucunda minik kalp sallanan bir küpe bana bakıyor. Günlerdir.

Göğsümün ortasındaki yangına çare olması umuduyla biranın geri kalanını kafama diktim, kanepeye oturdum. O kalp oradan bana bakıyor ya, kilitliyor beni olduğum yere, dilimin ucuna gelen bütün sözcükleri uçurup havaya savuruyor. Bir küpe teki insanı bu kadar mı çaresiz bırakır? Çıkış yok mu buradan?

Yüzümü yıkar gibi kurtulmak istiyorum aslında ondan. Uçup gitsin ruhumdan, bütün anılarını, bedenimde bıraktığı izleri, evin kuytu köşelerine dağılmış kelimelerini, yatağıma sinen kokuları alıp yok olsun. Hiç iz kalmasın.

İnsan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor. Kapıyı kapattığında dışarıda kalan değil insan dediğin varlık, kapının altından sızan. Her yerden karşına çıkıveriyor, sen dışarı atıyorsun, bakıyorsun bacadan süzülüvermiş, sen defterin arasında çekmeceye kaldırıyorsun, fark ediyorsun ki bir cümle perdenin kenarında asılı kalmış, sen kilere kapatıyorsun, kaynayan tencerenin dumanından kokusu geliyor. Gitti diyorsun, geride bir mavi kalp kalıyor. Böyle yok edilmesi imkânsız bir varlık işte!

Dışarıda yağmur yağıyor, hava kara sarı. Camlara vuran damlaların sesini dinliyorum; yağmurun yoğunluğundan dallara tutunamıyor yapraklar, birer birer yere düşüyor. Karşıdaki inşaatın tozu, yolun çamuru, sonbahar yaprakları, tuhaf, dalga dalga bir zemin oluşturuyor. Bütün ayrılıklar dumanlıdır zaten. 

Günlerdir ne uykularım uyku ne uyanıklığım uyanıklık. İçsem sarhoş olamıyorum, içmesem kendime tahammülüm yok. Bir gündüz rüyasında asılı kalmış gibiyim. Gördüğüm dünya gerçek değil, doğduğum ev bana yabancı.

Sahi, hiç benim olmuş muydu bu ev? Gönül rahatlığıyla “evim” dediğim bir zaman oldu mu? Her birinde babamın parmak izi bulunan kitaplar, annemin yüzlerce kez yemek pişirdiği tencereler, parke zeminde ince topuklu ayakkabılarının izleri, duvardaki şarap lekeleri, babamın kırdığı ayna... Ben neredeyim bu manzaranın içinde? Duvardaki şu annesinin elinden tutmuş çocuk ben miyim? Hafifçe sararmış fotoğraftaki şu tombul bebek? Mezuniyet kıyafetlerinin içinde sırıtan şu genç adam ben miyim? Çocukluğumun soluk hatıralarını annemle babama kiralamışım sanki, ben şimdiki zamanda takılıp kalmışım; di’lisi, miş’lisi olmayan, fiil çekimi bulunmayan bir şimdiki zamanda.

Bu hayatta sığınabileceğim tek yere, battaniyenin altına giriyorum. Dünyadan çekilmek istercesine bedenimi yumuşak örtünün altına saklıyorum. Battaniye beni sarıp sarmalıyor, sıcaklığı kaslarımı gevşetiyor. Acılarımla aramda bir örtü var şimdi. Uyumayacağımı bildiğim halde gözlerimi kapatıyorum.

Kapının yanından kırgın bir öfkeyle bana bakıyor Lora. Bütün bedeniyle konuşuyor, sözcükleri havada birbirine çarpıp üstüme dökülüyor. Durdurmaya çalışıyorum çaresizce, “Sonra” diyorum, “Şimdi değil, başka zaman...” Bundan başka zaman yokmuş, bizim gelmişimiz, geçmişimiz, şimdimiz işte şu anmış. Ona bakmadan, “Elimde değil,” diyorum, “Ben buyum işte. Bu kadar…”

Gözlerinde derin bir acı beliriyor, uzun zamandır ertelenmiş, gizlenip saklanmış bir hayal kırıklığı ağır ağır su yüzüne çıkıyor, sonra ani bir öfkeyle birleşiyor, kapıyı çarpıp gitmeden önce son cümlesini kucağıma bırakıyor:

“Sen umutsuz vakasın!”

 

 
 
 

 

İstanbul’un yedi tepeli olduğunu söylerler ama doğru değil, yetmiş tepesi, bin bir boğazı var bu kentin. Ben sekizinci tepedeyim, en yükseğinde, en hakiki İstanbul’un tam karşısında. Buradan, İstanbul’un büyülü ayrıntılarını görebiliyorum. Tarihin yükünü taşıyan saraylar, uzun minareli camiler birbirlerinden güç alırcasına yan yana dizilmiş. Kendinden emin vapurlar, uzak diyarlardan gelen yük gemileri, başıboş kayıklar kimsenin sırrını çözemediği bir rotayı takip edermişçesine birbirlerine değmeden Boğaz’da dolaşıyorlar. Yalılar, şehrin ciğerini söküp almaya niyetli gökdelenlerin önünde zamana usulca direniyorlar. Birbirini fütursuzca kesen caddeler, hıncahınç meydanlar, kimsesiz yollar, ardına kadar açılmış kapılar, sımsıkı kapalı kapılar, belirsiz bir sebeple hep aralık duran kapılar, pencereler, pencerelerin arkasında birbirinin içine geçen hayatlar, kimsenin kulağına değmemiş hikâyeler, kavgalar, aşklar, kırgınlıklar, özenle yatak altlarındaki kutulara saklanmış sırlar, asfaltların altında kalmış fısıltılar, mezarlıklara gizlenmiş kuru sıkı ruhlar, sulama kanallarındaki kanatlı böcekler, gündüz görülen rüyalar, gece kelebekleri, gözden kaçanlar, göze girenler, göze hiç görünmeyenler… Her şey birbirinin üzerine devriliyor.

Umutsuz vakaymışım!

Müstehcen kelime umut. Herkes kolayca atıp tutuyor, elden ele dolaşıyor. Bir kez birisinin ağzından döküldü mü, herkes artık o kişiye değil, umut ettiği yere bakıyor. Var olan, bir sis perdesinin arkasında görünmez oluyor. Sorgulamadan, hesaplamadan insanlar aynı şeyi istemeye başlıyorlar. Bir heves, bir neşe… Oysa aslı astarı yok, sonu gelmiyor çünkü. Her seferinde yeni bir hayal kırıklığı, o kadar.

Hak ettim mi ben bu çaresizliği? Oysa ben onun ellerine yazılmıştım, içinde ateşlerin oynaştığı gözlerine, karman çorman saçlarına, yamuk basan ayaklarına, kulağının kenarındaki koyu kahve lekeye yazılmıştım. Bütün kusurlarıyla ve hatta belki de onlardan ötürü sevmiştim. Bedenini saran, yalnızca benim gördüğüm, öyle olmasını umduğum büyülü hare içimi titretiyordu. Yan yanayken zamanın hükmü kalmıyordu, dünyanın yükünü dışarıda bırakıp bir büyük parantezin içinde kayboluyordum. O parantezde bana bakan Lora’yı ve kendimi yeniden buluyordum. Her şey daha hafif, daha uçucu… Tatlı hayat, tasasız akıl, çalınmış anlar. Ağzımdaki ekşi tat, dilimdeki pas kayboluyordu, bir nefes, serin bir koku. O anda donup kalmanın şımarık arzusu.

Kırlangıçların İstanbul semalarında dans ettiği mevsimde, bulutsuz bir gökyüzünün altında, Ortaköy’de bir çay bahçesinde oturuyorduk, üzerinde kısa kollu, ipeksi kumaştan, bordo bir elbise vardı, normal şartlarda insanların giydiklerine asla dikkat etmem ama Lora’nın o kıyafeti bütün detaylarıyla bugün bile aklımda. Bileğine zarif bir gümüş bilezik takmıştı. İstanbul’un lodosu saçlarını dalgalandırıyor, zaman zaman eliyle isyankâr bukleleri düzene sokmaya çalışıyordu. Düşünmeden, tartmadan, yalnızca içimde beliren arzunun verdiği bir zorunlulukmuşçasına elini tuttum. İtiraz etmedi, yüzüne bakmıyordum ama gülümsediğini hissediyordum.

“Ellerin titriyor,” dedi ruh kadar hafif bir sesle. Utandım, elimi çektim, öbür elimle titremeyi bastırmaya çalıştım. Bedenim bana ihanet ediyordu. Aklım elime koluma hâkim olamıyordu, sonunda pes ettim kendimden, dilimin ucuna gelenler dökülüverdi kendiliğinden.

“Bir itirafta bulunmak istiyorum,” dedim. Kaslarının hafifçe gerildiğini, yüzünden bir endişe dalgası geçtiğini görüyordum.

“Ben neredeyse bir aydır uyuyamıyorum Lora. Annem bana çekmişsin diyor ama ben biliyorum genetik değil, çünkü daha önce hiç olmadı böyle bir şey. Kafamda hangi endişe çanları çalarsa çalsın, yatağa girip başımı yastığa koyduğumda susarlar. Böylece zihnim dinlenir, sabah yeni endişeler edinmeye hazır hale gelir.” Gülümsedi ama tamamlanmış bir tebessüm değildi, geçici bir tepkiydi sadece.

“Ama artık olmuyor, yapamıyorum. Bir türlü uyuyamıyorum. Yatağın içinde sağdan sola dönüp duruyorum. Bazen kalkıp oturuyorum bazen hiç yatmıyorum, bütün gece karanlığı seyrediyorum. Bedenim benim değil, zihnim kiralık bir beden bulmuş, geçici ikamette.”

Bir sigara yaktım aceleyle.

Gaye Boralıoğlu

“Kütük gibi kafam Lora, sahiden, kelimeler birbirine tutunmuyor, boşlukta sallanıp duruyor, o yüzden şu andan itibaren söyleyeceklerimin nereye varacağını kestiremiyorum çünkü önceden bir araya gelmemiş cümleler yan yana gelecek.”

Neredeyse gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Sakindi, beni teşvik edecek bir söz söylemiyor ama durduracak bir işaret de yapmıyordu. Konuşmanın varacağı yeri tahmin etmeye çalışmıyordu, belki de bütün olacakları tam o anda bile biliyordu. Sadece bekliyor, kendi zamanında bana yol açıyordu. Bense engelleyemediğim bir girdabın içinde yuvarlanıyordum, hem müthiş bir haz duyuyordum hem de korkudan kavruluyordum.

“Seni tanıdığımdan beri Lora, ben başka biri oldum. Eskisinden daha beceriksiz ama daha hassas biri. Eskiden rüzgârı fark etmezdim, şimdi en hafif esintileri bile hissediyorum, eskiden şehrin olağan gürültülerini duymazdım şimdi ta uzaktaki çocuk martıların çığlığını duyuyorum. Bu beni korkutuyor, sen beni korkutuyorsun.”

O an hafifçe kıpırdandı. Bir huzursuzluk dalgası geçti gözlerinden, içine saklandı.

“Korkutuyorsun, çünkü eğer seninle birlikte yürürsek, yani böyle yuvarlanıp gidersek, bunun hiç de kolay bir şey olmayacağını biliyorum, dağılıp gidersek de, buna dayanamayacağımı hissediyorum.”

Artık ellerim değil içim titriyordu. Lora bunun bir soru olduğunu anlamıştı. Gözlerinde tatlı bir hayalin izini gördüm. Bu kez o uzanıp elimi tuttu.

“Ben,” dedi, “denemeye değer olduğunu düşünüyorum.”

Gözlerimi kapatsam ömrümde olmadığı kadar derin bir uykuya dalabileceğimi hissediyordum. Dünyanın yüküne karşı artık iki kişiydik.

Başka hiçbir şey yapmadık. Belirsizliğin ve ihtimalin tanımsız ritmine bıraktık kendimizi. Konuşmadık, sevişmedik, yatıp uyumadık. Sessizce Arnavutköy’e kadar tekneleri ve insanları içimizden sayarak yürüdük. Sonra kısa bir kucaklaşma, Lora otobüse binip gitti. Ben Beşiktaş’tan vapurla eve döndüm.

O akşam bebekler gibi uyudum.

 

 
 
 

 

Sabaha karşı büyük bir gürültüyle yatağımdan fırlıyorum. Korkunç bir patlama… Camlar zangırdıyor. Deprem mi oldu diye avizeye bakıyorum, yok sallanmıyor. Kalkıp camın önüne gidiyorum. Karşıdan, Galata Kulesi’nin oralardan alevli bir duman yükseliyor. Bir an dumanların arasında insan bedenleri gördüğümü sanıyorum; havada uçan kollar, bacaklar… Belli ki, bu zihnimin yarattığı bir oyun, bu uzaklıktan böyle detaylar görmem imkânsız. Belki de tüp gaz patlamasıdır diye kendimi avutuyorum, mesela boş bir binada kazara olmuş bir patlama. Ölü yok, yaralı yok. Sadece hasarlı bir bina. İtfaiye ekipleri yangını hemen söndürmüş, haberlerde ucuz atlatıldığı söyleniyor. Öyle umuyorum.

Bilgisayarımı açıp haberleri kontrol ediyorum. Beyoğlu? Patlama? Bomba? Yaralı? Henüz hiçbir bilgi yok. Lora orada olabilir mi? Evi yakında. Şu an doğrulanması imkânsız bu düşünce kırıntılarını kovmaya çalışıyorum zihnimden. Yeniden dışarı bakıyorum. Galata Kulesi’nin doğusundan kapkara bir duman çıkıyor göğe doğru. Günün aydınlığı kara bir sisle gölgeleniyor; güneş tutulması gibi ya da akıl tutulması.

Birkaç dakika içinde haberlere düşüyor patlama. Bir bankanın girişinde meydana gelmiş. Henüz nedeni tam anlaşılamamış ama bir terör saldırısı olduğu kuvvetle muhtemelmiş. İlk belirlemelere göre beş ölü, yirmi bir yaralı varmış. Ölenlerden biri binanın kapıcısıymış, diğerleri henüz tespit edilememiş. Bina tümüyle hasar görmüş, yangın devam ediyormuş, ölü sayısının artmasından endişe ediliyormuş. Neyse ki, patlama mesai saati henüz başlamadan meydana gelmiş. O yüzden zayiat fazla değilmiş. Görüntülerde ağlayan insanlar, koşturan polisler, su püskürten itfaiye araçları var. Yerlerde sahipsiz eşyalar… Bir kadın çantası, bir erkek ayakkabısı teki, bacağı kopmuş bir sandalye. Ambulans sirenleri duyuluyor. Tekrar tekrar aynı görüntüler veriliyor, aynı cümleler söyleniyor, aynı döngü… Hep bildiğimiz, aynı döngü.

Uzun bir tereddüt yaşıyorum. Lora’yı aramalı mıyım? Düşük ihtimal ama, ya oralardaysa? Ya denk geldiyse. Saat açısından zor ama imkânsız da değil. Benimle olmadığı zamanlarda her yerde olabilir Lora! Patlama haberinin endişesiyle yapılmış insani bir aramaya özel anlamlar yüklenmesini de istemiyorum. Sonunda basit bir mesaj atıyorum: “Beyoğlu’nda patlama oldu. İyi misin?”

Tuhaf bir sessizlik var ortada. Boğaz’da Şehir Hatları vapurları süzülüyor. Tam ortadan dev bir Rus tankeri geçiyor, arkasında bol köpüklü bir iz bırakarak. Deniz akşamdan kalmış gibi ağır, koyu, kıpırdamaya mecali yok.

Galata Kulesi’nin tepesindeki o kara duman havada asılı kalmış öylece duruyor. Dikkatlice bakıyorum, uyuyan bir kaplana benziyor. Kafasını gövdesine gömmüş, bedeni iyice kıvrılmış, ya da bir kedi. Bir an sonra belirli bir şekil atfedilecek çizgiler kayboluyor, yine anlamsız bir yığına dönüşüyor; konturları kaybolmuş mavimsi bir gölge. Galata Kulesi kocaman bir baca, pof diye bir duman üfleyivermiş, hava öylesine durgunmuş ki, duman gökyüzünde asılı kalıvermiş.

Boş gözlerle aşağıya sokağa bakıyorum. Hayat her zamanki gibi devam ediyor. Bakkal İsmail Abi kepenkleri açmış, müşteriler girip çıkmaya başlamış. Bisikletli bir çocuk geçiyor sokaktan. Taş duvarın üzerinde bir kedi kaygısızca yalanıp duruyor. Karşıdaki inşaat faaliyete geçmiş, birazdan iş makineleri de çalışmaya başlar. Ve öte yandan Beyoğlu’nda cesetler toplanıyor yerlerden. Kopan uzuvlar torbalara dolduruluyor. Yaralılar hastanelere taşınıyor. Her şey normal akışında.

Gaye Boralıoğlu
Her Şey Normalmiş Gibi
İletişim Yayınları
Aralık 2025
210 s.
 
Yazarın Tüm Yazıları
  • gaye boralıoğlu
  • Her Şey Normalmiş Gibi

Önceki Yazı

PORTRE

Roy Jacobsen'in ardından:

Sessizliği inşa eden eksiltili anlatılar

“Önceki ay kaybettiğimiz Jacobsen'da anlatımın yalınlığı gerçekliğin ham, işlenmemiş biçimini taşımaya ve tartışmaya yöneliktir. Onun dili sessizliğin ta kendisidir. Bu sükûnet İskandinav doğasının soğuk ve dingin ritmini yansıtır.” 

NEDİM DERTLİ

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 49

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi / Baba İzi / Çadır 111 / Gölün Leydisi / Kesişen Hayatlar / Maddenin Kısa Tarihi / Nils Vik'in Öldüğü Gün / Sekizinci Kıta / Şostakoviç / Tolstoy ve Tolstaya

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist