Ne pahasına olursa olsun yenmemek
“Ergülen’in sevdiği eskileri, şehri ve Eskişehirspor’u üzerine bir albüm ESKİ Şehir Spor. Yeni, kentli ve sportif. Biraz nostalji, gizlice ütopya ve sessizce kutlama…”
Haydar Ergülen
Üç büyüklerle ilgilenen edebiyatçılar (kendim de dahil) beni ilgilendirmiyor. Kalmışsa da orada bir erdem, seçilemiyor artık o toz toprak ortamında. Kirlenmenin her türlü bireysel arınma çabasından daha güçlü ve hızlı yayıldığı yer orası. Buna karşın Tanıl Bora’nın Gençlerbirliği, Haydar Ergülen’in Eskişehirspor’u gibi Anadolu takımları veya alt liglerde yer alan takımlar halen bazı erdemlerin yaşanabileceği olası alanlar olarak duruyor.
Çok zor bir zanaat, bir takımın taraftarı olup da ahlaki ve estetik hasara uğramamak. Haydar Ergülen ESKİ Şehir Spor adlı kitabında,[1] unuttuğumuz ya da göz göre göre kaçırdığımız bazı değerleri, o değerlerin yerlerine gelenlerin saldırganlığına düşmeden hatırlatıyor. Yitirdiğimiz içerikleri, ait oldukları alçakgönüllü üslupları ile; rakibi de karşısına almadan öne çıkarıyor. Dahası bunu yaparken ne çileciliğe düşüyor ne küskünlüğe ne de yanlış gurura. Kitap farklı zamanlarda kaleme alınmış ve belli bir plana göre örgütlenmiş bir karşı-savlar manifestosu olarak değil, bir yaşam tarzının yeri geldikçe dışa yansıyan düşünce paketçikleri niteliğiyle duruyor karşımızda.
Eski Şehir Spor
Kırmızı Kedi Yayınevi
Haziran 2025
232 s.
Öncelikle aklımıza getirmek bile istemediğimiz yenilgiye kolayca sokuluyor: “sanırım bir tek tarihimiz var, o da ‘yenilgiler tarihi’. ‘Bu en sonuncu yenilgimizdir artık…’ demeye kalmadan bir yenisi” (s. 160). Ergülen’in satırları kaçınılmaz bir yazgıyı değil, ‘ne pahasına olursa olsun yenmek’lerle nasıl çirkinleştiğimizi, galibiyet mecburiyetinin, kendimizi teslim ettiğimiz bu galibiyet canavarının maliyetini düşündürdü bana. Oysa yenilirken kazanmak mümkün.
Hep yenmek istiyoruz, kendimizi mahvedene kadar. Yenilginin derinliklerinde keşifler yapmaktansa sabırsızca yenginin o sığ ve tıkalı ayrımsızlığına teslim olmak istiyoruz. Hep yenerken ve yenmeyi isterken ‘karşı’ tarafla empati kurmayı bırakıyoruz öncelikle. Ve bunu da o kadar doğal zannediyoruz ki karşı söz alana naif gözüyle bakıyoruz. İkisi birden yürümüyor çünkü. Kardeşliğin yerini hasımlık alıyor; rekabet, dayanışmaya dair ne varsa bastırıyor, dilsizleştiriyor. Empati yitimini, kendi çıkarına olan hakem oyunlarını kabullenmelerde, başkasına yapılan haksızlığı içselleştirmelerde, yenilgiye tahammülsüzlüğün yol açtığı saldırganlık ve öfkede görüyoruz. Hepsi de bu körleşmenin neden olduğu değerler deformasyonunun sonucu. Oysa yenilgiden bahsediyoruz, boyun eğmekten değil. Bu konuda en isabetli sözleri Ergülen’in babası söylemiş: “Ankaragücü tepeden inme / Trabzonspor büyüklenme / Eskişehirspor diklenmedir” (s. 48).
‘Karşı’ takıma, yenilen takıma empati yapmayan bir kopukluk, militarizmin kutsandığı zihniyetle yakın akraba. Oysa “fair play” (…) Rakibi bir düşman gibi değil, oyunun bir parçası olarak görmek ve onun onuruna saygı göstermektir” diyor Ergülen. (s. 160) Elfriede Jelinek’in Ein Sportstück adlı yapıtı, sporun savaşın modern bir formu olduğunu, savaşı başka araçlarla sürdürdüğünü ve şiddeti içimize sokan şeylerin metaforu olduğunu söyler. Öyleyse sporu savaş pratiğinden kurtarmak gerek. Bu bir-iki yararlı düşünce geliştirmekle olmuyor, örnek bir üslup gerektiriyor, sonunda sadece yenilginin değil, gerektiğinde takımın bırakılmasının da konu edildiği. Ancak futbolun (sporun) askeri niteliklerinden mümkün mertebe sıyrıldığı ve kurulan bağlantının koşullu olduğu bir ilişki erdemli bir dünya alegorisine alan açabilir.
Yenilmek kaybetmeyi ‘bilmek’ demek. Bunu, olayın sadece bir oyun olduğunu bilip büyütmemek olarak değil, aynı zamanda yenerken bazı değerleri kaybetmeme veya yenilirken kazandıklarını görme bilinci olarak alıyorum:
Büyükle büyük olunmaz! Kaybetmesini bileceksin! Edebiyat türlü türlüdür, bir tek edebiyat yoktur, duruma ve umuma göre her an değişebilen tanımları el altında, yanında, yedekte bulundurmak gerekir. Ne zaman kaybeden olacağını, ne zaman marjinal takılacağını bileceksin ve elbette günü geldiğinde jilet gibi olmayı da, bunları harcamayı da iyi bileceksin ki… (s. 146)
Şairlerin, hatta her bir şiirin birbirine düşman olduğu, kendisini merkez alan dünya tasarımlarının kaçınılmaz olarak birbirlerini dışladıkları söylenir. Peki ya kendisini merkeze koymuyorsa bir sanatçı? Bunun sonuçları ne olurdu? Şimdinin fethinden geri durmak bizi zamanlar-üstü veya zaman-dışı bir dünyaya, bir geniş zamana getirirdi. Ve çelişki gibi görünüyor ama eylemsiz değil, durduraksız bir geniş zamana, durursa çünkü “bir” zamana karışacak.
Yenmek arzusu bir diktaya dönüşmediğinde başka (ve yine unuttuğumuz) değerler çıkabiliyor ardından: güzel oyun. Futbol sahası bir ölüm-kalım yeri değil, bir oyunun oynandığı yer, bunun da bir eğlence olduğunu unuttuk. Güzel oyun güzel yenilgiye çıkabiliyor: “… biz de yenilginin güzelliğine kapılıyor ve şairi de bol bir kabile olarak ‘güzel yenilgi’ şiirleri yazmaya koyuluyoruz.” (s. 162) Yenilginin güzelliğine kapılma herhalde bir tek Ergülen’in aklında beliren bir hayat jesti:
Eskişehirspor ise büyük oynadığı zaman bile ‘büyük’lenmemeyi bilmiştir. Sıkı esmiş, şimşek gibi çakmış, oyunu güzel, fakat bildiği gibi oynamıştır. Üstelik bir futbol takımına yakışmayacak kadar ‘güzel oyunlar’ oynamıştır. Bu “üstelik” yüzünden de, bende bir futbol takımı olarak değil, bir ‘oyuncular birliği’ olarak kalmıştır… (s. 125)
Ne pahasına olursa yenmek yerine güzel oyun; “futbol takımı” yerine “oyuncular birliği”. Şimdiki zamanın fethi yerine de zamanların birliği. Futbolun şiirle ne ilgisi var? Her şeyle her şeyin ilgisinin olduğu kadar var. Eh o zaman şiire futbol, futbola şiir üzerinden de gidilebilir. Her durumda olacak iş değil, ancak Haydar Ergülen’in ESKİ Şehir Spor adlı kitabı buna olanak sağlıyor.
Viyana’ya geldiğimde burada da bir takımım olsun deyip Beşiktaş’a benzediğini düşündüğüm Rapid Wien’e meyletmiştim, ta ki yazın Avusturya’da kamp yapan Beşiktaş’la yaptıkları bir ‘dostluk’ maçına kadar. Rapid tribünleri hiç gereği yokken (gereği olduğunda da gereği yokken) “Türk domuzları” diye tezahüratta bulununca içinde bulunduğum anlamsızlığı nihai olarak idrak etmiştim. Bu durumdan tek şikayeti olanın ben olmadığını arkadaşım Helmut Neundlinger’in beni götürdüğü 3. Lig maçında anladım. Bir grup solcu taraftar Rapid tribünlerinin bu küpüne zarar hoyratlığına dayanamayıp 3. Ligden Viyana 17. Bölge takımı Sport-Club’e geçmişti. Helmut’un beni götürdüğü maç ise ezeli rakipleri First Vienna ile aralarındaki bir derby idi. First Vienna’nın taraftarları da çok sayıda punk’çıdan oluşuyordu. Ve olay devre arasında çıktı. Punk’çıların tribününden birisi tellerin üzerinden atladı, sahayı boydan boya geçerek bizim bulunduğumuz tribüne ‘iltica’ etti. Her derby’de tekrarlanan bir ritüelmiş bu. Evet, hiçbir farkımız yoktu ki! Bu satırları yazarken bile tüylerim diken diken oluyor bu güzellik karşısında. Bu da taraftarın bir güzel oyunu idi.
Futbol sahasında ‘ne pahasına olursa olsun yenmek’ arzusunun bir maliyeti de kabalaşma, temel güdülere indirgenme; dolayısıyla incelik ve zarafet yitimi. Bilinçsiz kabalığımızı utandıran bir incelik ve zarafetle yer değiştiren bir cümle, Ergülen’in kitabından bir Abdullah Gegiç alıntısı ile geliyor: “Eskişehirlilerle birlikte 10 bin kişi İstanbul’u istila ederdik, bir bardak bile kırılmadan.” (s 174) Nasıl sağaltıcı bir cümle bu! Edimlerimizin sağlamasını yapmaktan uzak kaldığımızı fark ettiren bir müdahale… Arkadan ve sessiz adımlarla gelen bir cümle. Empati yitimi incelik ve zarafetin de önünü kapatıp darlığımıza hapsediyor bizi.
Bir bölümünü Eskişehir’e ayırdığı kitabında, taşrasız bir taşra da kuruyor Ergülen. Zamandan çıktığı gibi mekândan da çıkıyor. Eskişehir’in büyük şehirlerden nasıl da geri kalmadığıyla uğraşmak yerine farklılığını, kendine özgülüğünü aramaya koyuluyor. Aşağıda alıntıladığım pasaj, taşraya düşmeyip de dünyaya nasıl gidileceğini gösteren insancıl bir evrenselciliğin formülü gibi:
Eskişehir’in taşra değil, kent duygusunu baştan beri var eden, kozmopolit bir yapıya sahip eski bir metropol olmasıdır. Metropolün büyük olması gerekir mi, hayır. Çok-renkli, çok-dilli, çok-kimlikli, çok-sesli, çok-farklı, ama hepsi de aynı avlunun içinde toplanmış halklardan oluşması yeter. (…) Eskişehir her kimliğin kendine yer bulabildiği, Kırım’dan, Rumeli’den, Karadeniz’den, Doğu’dan, nereden gelirlerse gelsinler, artık herkesin yurdunun ve avlusunun burası olduğu, hiçbir kimliğin başat olmadığı, üst olmadığı, böylece şehrin ve insanların alt-üst olmadığı bir yer oldu her zaman. Kimse de “öteki” olmadı, ki bir kentin taşra sayılmaması için “yeter de artar bile” denilecek türden bir sebep sayılır bu da. (…) Tuhaf gelecek ama, ortak bir kimlik olarak 1965’ten beri siyah-kırmızı renkli bir futbol takımı var. (s. 46-8)
Eskişehirspor ve Eskişehir bu kimlikle birleşiyorlar. Uçucu ve kolay şeylerden bahsediyormuş gibi yaparken dayatmadan öne çıkardığı erdemler bunlar; birçoklarının kolayca içine alamayacağı veya yalnızca söylemsel düzlemde alacağı bu düşünceler, onda bir doğallık halinde duruyor. Figürlerden oluşan bir dünya kuruyor, bir aile: “Aslında tüm şehir bir aileydi demek daha doğru.” Şiir kitabı kuşların göğü önünde’de[2] de insanlı bir şiir yazıyor Haydar Ergülen. Ya hitap ederek sohbet ediyor ya da adlarıyla andığı insanlarla konuşuyor. Ve daima saygı ve değerbilirlik içinde. Yerli yabancı birçok şairin adı geçiyor, şiirlerine dahil oluyorlar. Diyebilirim ki ele aldığı herkesi ailesi yapmak istiyor Ergülen ve her şeyi de ilişkilendirerek kardeş yapmak. Bir adım geri durarak yazıyor şiirini bu yüzden. Eski biçimlerde de yazıyor şiirlerini, yeni biçimlerle de. Uyak kullanıyor örneğin.
Herkesin bir araya geleceği bu yer, zamanlar ve mekânlar-üstü bir yer. Ayrım yerine eşitlik kuruyor bu yüzden. Ayrımlar var tabii, ama hırpalamıyorlar, saygı ve şakanın karışık olduğu bir ilişki kuruyor, kurmasıyla birlikte de hızla uzaklaşıyor. Bu uçuculuk, aşağıdaki Eskişehirspor’u taraftar kültürü, Eskişehir’i kırılganlığı üzerinden anlattığı satırlarda da okunuyor veya ancak bu gözün görebileceği bir görüngü:
Kadim şehir olamayacak kadar çekingen. Çekingenliğinde biraz kendini koruma isteği olsa da çokçası güçsüz olduğunu hissetmesi. Güçsüz bir şehir. Kırılgan da. Hemen dağılıverecekmiş gibi duruyor biraz da. (…) Ama ayrılmasak, burada bir zaman dursak… duygusu da şehirde her sabah yeniden söylenen bir ant gibi. Bunu içinden geçirmek bile yeterli. Bir tehdit olarak değil ama, sakinleri de olsa, buranın kalıcı göçmenleri, şehir ahalisi, hani şu yerli yersiz “yerleşik”ler olarak bilinenler iyice yerleşmesinler, kalıcı değil geçici olunduğu, olduğumuz duygusunu unutmasınlar ve bu onları yeğin tutsun, iyileştirsin ve her zaman barışçı kılsın. (s. 67)
Ergülen’in sevdiği eskileri, şehri ve Eskişehirspor’u üzerine bir albüm ESKİ Şehir Spor. Yeni, kentli ve sportif. Biraz nostalji, gizlice ütopya ve sessizce kutlama… Ve kuşların göğü önünde’de de benzeri bir yapıyı buluyorum: 20. yüzyıl edebiyat tarihimizin figürlerinden bir kulis kuruyor, anlık bağlantılarla birbirlerine değdikleri. Yıllardır hepimizin üzerine kitaplar yazdığı, bazı şeylere tahammül etmeye çalışırken sığındığımız bir tür cennet… zamansız ve mekânsız tabii. Hepsi şimdi orada, durdukları yerde duruyorlar. İçimiz soğuyunca açıp bakacağımız bir albüm olarak.
NOTLAR
[1] Haydar Ergülen, ESKİ Şehir Spor, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2025.
[2] Haydar Ergülen, kuşların göğü önünde, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2022.