• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ayfer Tunç:

“Susmuş kadınların yüzyıllardır taşıdıkları yükler artık görünür olmalı…”

Ayfer Tunç ile son romanı Annemin Uyurgezer Geceleri üzerine konuştuk, ama söyleşi romanla sınırlı kalmadı...

Ayfer Tunç (Fotoğraf: Canan Aşık)

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

20 Kasım 2025

PAYLAŞ

1989’da Saklı’nın yayınlanmasıyla başlayan, 36 yıllık yazarlık sürecinden bahsediyoruz.Oğuz Atay, Leyla Erbil metinleriyle tanışmanızla ve yazar olmayı kafanıza koymanızla yazarlık sürecinin başladığını düşünürsek, yıl bazında daha uzun bir sürece tekabül ediyor elbet. Çok ciddi ekonomik krizler yaşarken sizin gibi yazarlığı tam olarak odağa almayı başarma şansımız var mı?

Benim için yazmak bir varoluş biçimidir. Aslında kadın-erkek, okumuş-okumamış, şehirli-taşralı her ruh kendine bir varoluş yolu arar. İnsan yaşadığını bilmekle yetinemeyen bir varlıktır; var olduğunu, hatta başkalarından daha güçlü bir şekilde var olduğunu kendine, çevresine, bütün dünyaya ispat etmek ister. Bu özünde bizi ayakta tutan egonun bir yansımasıdır. Yazarlar, ressamlar müzisyenler, sinemacılar, vb. bunun için yeteneklerini kullanır; olmayanlar sağlıklı bir yol bulamazlarsa kendilerini veya çevrelerini yıpratarak yaşamaya devam ederler. Yazmak görünür olmanın bir yoludur.

Yazarlığın senaryo yazarlığı, reklam metin yazarlığı, köşe yazarlığı gibi meslek olan biçimleri var ama edebiyat anlamında yazarlık benim için bir meslek değil. Çünkü mesleğinizden hayatınızı kazanırsınız, mesleğiniz geçiminizi sağlar. Yazarlık meslek olursa bir tür alışveriş kanununa tabi olur, amacınız hayatınızı kazanmak için yazdığınızı satmak haline gelir ve iyi edebiyatı öncelemeyip alıcının hoşuna gitmeye çalışırsınız; oysa edebiyatın nitelikli olması bağımsızlık şartlarına bağlıdır. Günümüzde yazar olmak/kalmak ne yazık ki çok zor. Benim gençliğimde de zordu ama o zamanlar hayat bu kadar hoyrat, bu kadar acımasız, kültür hayatı bu kadar çökmüş değildi. Bugün ortalamanın altında bir hayatı sürdürebilmek bile büyük çaba gerektiriyor. Çok iyi eğitimli, edebiyat konusunda yetkin, aynı zamanda iyi yazar olan pek çok kişinin giderek küçülen ücretlerle hayatta kalma mücadelesi verdiklerini biliyorum. Yazarların hayat mücadelesi sadece genç yazarlar için değil, insanlık için öyle büyük bir kayıp ki… Ama insanlığın bizzat insanı umursamadığı bir zamanı yaşıyoruz.

Ayfer Tunç
Annemin Uyurgezer Geceleri
Can Yayınları
Kasım 2025
440 s.

Yine de yazmakta ısrarlı olanlara güç vermek için bazı yazarların dramatik hikayelerini hatırlatabilirim ancak. Mesela Ágota Kristóf on sekiz yaşında kucağında bebeğiyle Macaristan’ın baskıcı rejiminden kaçmak için dağları aşıp geldiği İsviçre’de, bir saat fabrikasında çalışırken molalarda tezgâhının altında tuttuğu bir kâğıda şiir yazdığını kendi anlatıyor. Kafka’dan Edgar Allan Poe’ya, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Peyami Safa’ya böyle çok hikâye var. Bu hikâyelerin yaydığı romantizm kulağa çok tatlı gelse de, yaşayanların acısını gidermiyor. Ama bildiğim bir şey var. Ağzınızda gümüş kaşıkla doğmadıysanız, hayatınızı kazanmak zorunda olmadan zamanınızı tümüyle edebiyata verecek durumda değilseniz, edebiyat muhakkak ciddi fedakârlık istiyor. Hiç kolay değil. Öte yandan sizin “bu yol bir yere çıkmıyor, vazgeçeyim en iyisi” kararınıza rağmen varlığınızda bir şey yazmaktan vazgeçmiyorsa, yazacaksınız ve sonunda yol bir yere çıkacaktır.

Öykü kitaplarınızla giriş yapıyorsunuz edebiyat dünyasına, ama sonra roman ağır basmış: Annemin Uyurgezer Geceleri’nin de yayınlanmasıyla sekiz romana ulaşmışsınız. Üstelik bu romanlar üretim tezgâhınıza bireyi, toplumu, ülkeyi sınıfsal, kültürel, siyasal, ekonomik, psikolojik olarak yatırdığınız, son derece kalın, içerik olarak derinlemesine, hacimli kitaplar. Çok bilinçli bir yerden ilerlediğinizi, rotanızın bu yönde oluşturduğunuzu düşünüyorum; ne dersiniz?

Doğru. Türlere takılmamakla birlikte yazdığım ilk kelimeden beri hedefim romandı ama başlarda farkında değildim. Bende romancı kumaşı olduğunu çok geçmeden anladım ve bu nedenle ikinci kitabım Kapak Kızı roman oldu. Öyküye meftunum ama öykülerimde de bir romancı bakışı vardır, hiç kısa değildir mesela. Hayattan bir kesit öyküsü hemen hemen hiç yazmadım, öykü karakterlerimin arkasında bütün bir hayat olduğu sezilir. Benim gençliğimde roman öyle büyük ve yüce bir tür, romancılar da o kadar üstün varlıklar olarak görülüyordu ki, edebiyata doğrudan romanla girmeye kalkışmak hadsizlikti, bir anlamda cahil cesaretiydi. Bunun bildiğim istisnalarından biri Adalet Ağaoğlu’dur. İlk eseri bir tiyatro metni olan Evcilik Oyunu’ydu sanırım; arkasından ilk romanı Ölmeye Yatmak yayımlandı. Ama benim romanla başlamaktan kaçımamın nedeni hadsizlik olarak görülme korkusu değildi, yazabilme gücümü öyküde görmek istedim. Hızla romana geçişim de bütüncül bakma isteğinin, toplumu ve bireyi yukarıda söz ettiğiniz bütün açılardan ele alma isteğinin bir sonucuydu. Yaşadığım çağı, toplumu ve insanı yorumlamak ve sormak istiyordum, bunu öyküde layıkıyla yapmak daha zor.

Annemin Uyurgezer Geceleri’nde ötekilerden farklı olarak neyi denemek istediniz?

Buna spesifik bir cevap vermem zor. Bence yazarlar içinde bulundukları toplumda yaşadıkları mikro veya makro değişimlere karşı sıradan insanlara göre daha hassas oldukları için yazar oluyorlar. Toplumsal değişimin titreşimini daha fazla hissediyoruz belki de ve bu da bizi yazıya götürüyor. Her ne kadar “çağının tanığı olmak” cümlesini çok klişe bulsam da, aslında hepimiz çağımızın ve toplumumuzun tanığıyız. Son yıllarda yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada gerçek hayattan kaynaklanan sayısız kadın hikâyesine, sayısız kadın-erkek ilişkisi hikâyesine, sayısız toplumsal yıkım hikâyesine tanık olduk, oluyoruz. Akademi denen kurumun çöküşünü izliyoruz ve yapay zekâyla başlayan yeni düzenin insanlığı daha da işsiz ve yoksul bırakma ihtimalinin korkusunu yaşıyoruz. Osman’da ailesi tarafından kültürel yatırım yapılmış, en iyi okullarda okutulmuş entelektüel bireyin yeni dünya içinde nasıl gereksizleştiğini, hayatın dışında kaldığını işlemiştim; bu süreç doksanlarda başlamıştı. Sosyal medyanın çıkışı ve YouTube’un kolay ulaşılır olmasıyla birlikte yeni bir insan oluştu; bilim ve akademi gibi kavramların özgül ağırlığı uçtu gitti; yeni insanın gözünde akademi gereksizleşti. Vardığım kanaat şu: 21. yüzyıl televizyonu ve üniversiteyi istemiyor. Bugün bütün dünyada gençlik niye üniversite okuması gerektiğini sorguluyor ve insanlar hikâye açlıklarını cep telefonlarından veya tabletlerinden dizi izleyerek gideriyorlar. Annemin Uyurgezer Geceleri’nde gündemimizden inmeyen ve iktidarla toplum arasında giderek daha hararetli bir sorun haline gelen kadın konusunu, susmuş kadınların yüzyıllardır taşıdıkları yüklerin artık görünür olması gerektiğini, çöküşünü izlediğimiz akademinin üyesi olan bir kadın aracılığıyla anlatmayı düşündüm. Benim için farklı olan neydi, bilmiyorum; kadını kuşaklar boyunca erkeksiz kadınlar olarak ele alışımdır belki; neyi farklı olmalı diye çok da düşünmedim aslına bakarsanız.

Bu noktada kültür endüstrisinin durumu ve edebiyatı kendi cenderesinin içine sıkıştırması hakkında ne düşünüyorsunuz; sormak isterim.

Kültür endüstrisinin geldiği nokta ve edebiyatı içine soktuğu cendere çok acı ve önemli bir konu. Küreselleşme öncesinde iletişim olanakları bizi dünyayla ortak gündem sahibi yapmamışken, edebiyatın elbette lokal ama daha temiz bir piyasası vardı. Romanlar, şiirler, öyküler, piyasanın parçası bile olamazdı; edebiyat kendi yağıyla kavrulan bir alandı. Türk yayıncılığını kuranlar ve geliştirenler de iş adamları değil, Ahmet Mithat Efendi’den bugüne, yazarlar oldu aslına bakarsanız. Bazıları Erdal Öz’ün kurduğu Can Yayınları gibi çok uzun ömürlü olurken, bazıları Muzaffer Erdost’un Sol, Kemal Özer’in Yordam veya Ferit Edgü’nün Ada Yayınları gibi kısa ömürlü oldular. Hepsinin ortak özelliği edebiyatın çıtasını düşürmemeleriydi. Edebiyat bugün bütün dünyada niteliğin en son sırada geldiği, açgözlü ve saldırgan bir piyasada satışa sürülen mal olarak görülüyor. Yalnız edebiyat değil; sinemadan resme, müzikten heykele bütün sanatlar, kültür hayatının her alanı aynı durumda. Acı olan, dünyanın dört bir tarafında yazarların en azından bir kısmının bu uluslararası havuzda boy göstermek, başka dillere çevrilebilmek için edebiyatlarından verdikleri taviz. Kolay çevrilebilmek ve yayımlanmak isteyen yazarlar giderek daha kısa cümleli, daha basit anlatıma sahip ve uluslararası pazarın istediği konuları içeren kitaplar yazıyorlar. Bu da gerçek edebiyatı törpülüyor, aşındırıyor, zayıflatıyor.

Kitaplarınızın çevrilmesiyle, farklı dillerde, farklı ülkelerde, farklı kültürlerde okunmasıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? Bunun sizin yazım süreçlerinize ne gibi katkıları oluyor? Bir de en memnun kaldığınız çevirinizi sorsam?

Ayfer Tunç’un Arnavutça basılan eserlerinden bazıları: Aziz Bey Hadisesi, 2008, Taş Kağıt Makas, 2013, Dünya Ağrısı, 2020, Ömür Diyorlar Buna, 2017.

Bu konuda ajansım Nermin Mollaoğlu’nun itirazına rağmen başka dillere çevrilmeyi çok da önemsemediğimi söyleyeceğim. Uluslararası yayın piyasası için Türkçe herhangi bir dil. Rumenceden Çinceye, Hintçeden Macarcaya, Rusçadan Koreceye, Farsçadan Portekizceye, dünyada edebiyat yapılan yüzlerce dilden biri. Bir kitabınızın bir ülkede yayımlanmış olması pek bir şey ifade etmiyor, çeviri kitaplar rafında bir kitap olmasının çok da tatmin edici bir tarafı yok. Ama birden çok kitabınız bir ülkenin dilinde yayımlanmışsa ve bir okur kitleniz oluşmuşsa bu çok anlamlı. Benim için iyi bir örnek Arnavutça. Sekizden fazla kitabım Arnavutçada yayınlandı, birkaç tanesi de çevriliyor; orada iyi bir okur kitlem var. Sırbistan’da da öyle, Novi Sad’da gittiğim edebiyat festivalinde kitabıyla gelen pek çok okur imza istedi; tabii ki çok hoşuma gitti. Farklı kültürler tarafından okunduğu bilmek hoş bir duygu ama daha çok dilde yayımlanmak için edebiyatımdan taviz vermeyi düşünmem. Hangi çeviriden memnun kaldığımı söyleyemem, çünkü çevrildiği dilleri bilmiyorum.

Romana dönecek olursak; Şehnaz’ın hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz. Şehnaz size nasıl geldi, nasıl bir karakter olarak kafanızda şekillenmeye başladı, sonrasında süreç onu nereden nereye getirdi, detaylandırarak konuşmak istiyorum. Çünkü sizin anlatılarınız karakter odaklı oluyor. Aziz Bey’den tutalım, Şebnem’e, Osman’a ve Annemin Uyurgezer Geceleri’nde Şehnaz, Ayhan Targut Varlı, Hatice Şehbal Targut örneklerinde olduğu gibi…

Force Majeure (Ruben Östlund, 2014)

Karakter yaratmak bence kurmaca sanatlarının en önemli unsurudur; doğru yaratılmış, motivasyonları ikna edici, inandırıcı bir karakter, metnin gerçek, sahici ve akıcı olmasını sağlar. Ama karakter, “dur önce oturayım da bir karakter analizi yapayım” diye hareket edilerek yaratılmaz. Karakter durumların içinde oluşur. Mesela Force Majeure  filminde İsveçli ailenin babası çığ düşerken karısını ve çocuklarını bırakıp, cep telefonunu alıp kaçar. O âna kadar iyi bir aile babası sandığımız adamın gerçek yüzünü o anda görürüz. Karakter böyle belirginleşir. Ama her romanda karakter çalışırken başladığım bir temel nokta olur, Annemin Uyurgezer Geceleri’nde bu nokta Şehnaz’ın E.’ye olan aşırı tutkusuydu. Ekonomi profesörü olmuş, “akıllı bir kadın, bu kadar hırpalandığı, benliğinin bu kadar ezildiği, marazi bir aşkı niye sürdürür?” sorusu, kaçınılmaz biçimde Şehnaz’ın annesi Ayhan’ı, Ayhan da annesi Şehbal’i gerektirdi. Üç kadın doğal olarak romana egemen oldu ve Şehnaz’ın E.’ye olan marazi tutkusu kaçan ilmeğe dönüştü; Eyşan’ın da eklenmesiyle bir kadınlık durumu galerisine dönüştü.

Romanda Şehnaz’ın annesiyle olan ilişkisinin daha sonraki ilişkilerine toksik bir dönüşümle yansımasını okuyoruz. Kadınların başlarına gelen, yüklerini taşıdıkları, bu anlamda nesilden nesle aktarılarak geçen hikâyelerin aslında kadınların kaderlerini nasıl etkilediğini konuşmak istiyorum sizinle.

Bu kader meselesi önemli bir mesele benim için. Bugün kader ilahi bir dünyaya ait bir kavram olmaktan çıkıp günlük hayatımızdaki soruları yoğunlaştıran, aynı zamanda bizi âtıllaştıran, varlığımızı kabule zorlayan bir anahtara dönüştü. Coğrafya kader midir? Evet, kaderdir. Doğduğun ev kaderin midir? Evet, kaderindir. Üniversite sınavında bir soruyu yanlış yapmak kaderini değiştirir mi? Evet, değiştirir. Doktor olacağına mühendis olursun, başka bir hayat yaşarsın. Tesadüflerin yarattığı kader hayatımıza egemendir ama aynı zamanda baskıcı düzenlerin işleme biçimlerinin adıdır. Dinler mesela baskıcı sistemleri meşru kılmak için kaderi kavramsallaştırır; böylece doğduğun ev kaderin olur. Başaramamanın gerekçesi de kader olunca kendini sorgulamaya gerek kalmaz. Romanda anlatılan dört nesil kadının yaşadıkları (Esme, Şehbal, Ayhan, Şehnaz) kader değildir. Ataerkil düzenin kadınların sırtına yüklediği, indirmeyi düşünmediği gibi kadınları taşımaya mecbur olduklarına inandırdığı yüklerdir. Şehnaz’a gelindiğinde yükün görece hafiflemiş olması bizi iyimser hale getirmesin; daha çok yol var. Şehnaz babasız bir evde büyümenin yarattığı boşluğu toksik bir aşka bile bile yürüyerek doldurmaya çalışır. Aşkın toksik olmasının sebebi de çok modern, çok demokrat, çok çağdaş görünse de, E.’nin aslında aynı sistemin işleticilerinden biri olmasıdır. Anne-kız, baba-oğul ilişkileri inanılmaz bir çeşitliliktedir, psikoloji bilimi olabildiğince kategorize eder ama sonuçta genlerini devraldığımız anne-babamızın ilişkisinin veya ilişkisizliğinin bizim ilişkilerimize bir etkisinin olması kaçınılmazdır. Gelecekte bizi yeni anne-kız ilişkileri bekliyor mesela. Bizim annelerimiz Ayhan Varlı gibi genç yaşta anne olmuşlardı; annelerimizle arkadaş olmasak da, hayatımızın bir bölümünde yoldaşımız oldular. Önümüzde yaşlanmış bir toplumda yaşayan yaşlı anne-babalar çağı var. Hiç düşünmediğimiz ilişki biçimlerine tanık olacağız.

Romanın başlığına taşınan bir diğer önemli unsur “Uyurgezerlik”. Uyurgezerlik romanın katmanlarına önemli ölçüde hizmet ediyor ve aynı zamanda hafıza meselesinin de altını çiziyor. Uyurgezerlikle insana dair olan hafıza, imgelem, çağrışım meselelerini aynı potada bir araya getiriyorsunuz. Bu potanın insan davranışlarını nereden nereye getirdiğini, hikâyeyi ne yönde etkilediğini konuşabilir miyiz?

Romana hazırlık olarak küçük küçük metinler yazarken elimde Şehnaz; Şehnaz’ın âşık olduğu, dışı seni içi beni yakar türünden bir E. ve Şehnaz’ın bu hastalıklı tutkusunu anlamamıza yarayan annesi vardı. Ayhan Hanım gibi geçmişin katılaştırdığı, itibarını her şeyin önüne koyan bir kadın kendini nasıl ele verir sorusu, daha çalışmanın başında uyurgezerliğe varmamı sağladı. Gerçek hayatta Ayhan’ın yaşadığı gibi bir uyurgezerlik tespit edilmiş değil ama bir kavram olarak adeta bir yapıştırıcı, hatta bütünleyici işlevi gördü. Unutmak-hatırlamak meselesine bireysel açıdan bakarsak, ikisi de her insanda farklı tezahür eden yetilerdir. Kimileri çok iyi hatırlar, kimileri unutmakta başarılıdır. Unutmak da, unutamamak da benliğin savunma mekanizmalarındandır. Zihin travmalarını bastırmaz, sürekli hatırlar ve kendini gerçekleştiren kehanet gibi yanlış ilişkilere koşar ya da aslında hiç unutmamıştır ama bilinçdışının labirentlerine öyle bir gömmüştür ki, tetikleyici bir unsur gerekir. Şehnaz’ın annesinin uyurgezerliğine tanık olması bu tetikleyici unsurdur. Unutma-unutmama meselesine toplumsal açıdan bakarsak bambaşka bir portreyle karşılaşırız. Toplumlar unutmaz ama unutturulur; öyle bir yalan dünya kurulur ki, kendinizden şüphe edecek hale gelirsiniz. İktidarlar geçmişi sürekli yeniden yazarak, çarpıtarak, değiştirerek, inkâr ederek, yalan söyleyerek değiştirirler ve bu kadar yoğun bir şekilde yalana maruz kalan toplum da kurgulanmış sahte gerçeğe inanır. İnsanlığın geldiği şu aşamada ve yaşadığımız hukuki düzende çok kısa süre içinde gerçeğin yapay zekâ aracılığıyla tahrif edilmiş, hatta tümüyle tersine çevrilmiş versiyonlarına tanık olacağız ve bu sadece geçmişi değil, yaşadığımız ânı bile etkileyecek.

E’nin hikâyesini toplumun erkeklik temsili olarak okuyabilir miyiz?

Tam da bir temsil olmasını istediğim için bir ad vermek yerine E. olarak yazmayı tercih ettim. Ad verseydim şahsına münhasır bir karakter olacaktı, temsil niteliği azalacaktı. Dikkat ederseniz kitapta başka erkek yok. Mümtaz veya Harun sadece geçmişte var olmuş karakterler. Hikâyenin temelinde Şehnaz-E. ilişkisi var. Bir karakter olarak E.’yi düşünürken amacım okumuş, demokrat, yüksek sınıf üyesi erkek profilinin aslında ataerkinin benimsediği, takdir ettiği erkek profiline hiç de aykırı olmadığını göstermekti. Kadınların “susma bitsin” sloganıyla başlattıkları ifşa sürecinin E.’nin familyasından olan erkekler için müthiş bir alarm süreci olduğunu görüyoruz. E.’ye benzeyen erkekler, yani sözde demokrat, sözde çağdaş erkekler şapkalarını önlerine koyup gelecekte nasıl birer erkek olmalıyız diye düşünüyor değiller. Elbette bunu mesele edinip sağlıklı bir pozisyonda karar kılan erkekler var ama erkeklerde kadınların çığlığını ciddiye alan, toplu bir hareket görmüyoruz.

Romanın sonuna doğru bir gazete kupürü görüyoruz. Bunu görür görmez, “Ayfer Hanım yaşanmış gerçek true crime bir hikâyeyi mi geliştirerek yazdı?” acaba diye düşünmeden edemedim.

Yok, hiçbir true crime’dan etkilenmedim, hayatım boyunca okuduğum, işittiğim, kadınlara karşı işlenen binlerce suçun sonucu bu. Ama bunu düşünmenize yol açan şey de gerçekliğin nasıl kolayca saptırılabileceğinin bir işareti, çünkü kitapta gördüğünüz gazete kesiği gerçek değil; yapay zekâyla yapıldı. Bazıları gerçek olduğuna inanabilir.

Romandaki ülke tarihi anlatısı Osmanlı’nın son çeyreğini kapsadığı için epey geniş bir ölçeğe yayılıyor. Ne bireysel, ne toplumsal ne de siyasal ölçekte neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Tarih, edebiyat anlatılarını bu anlamda çok kıymetli kılıyor diyebiliriz miyiz; disiplinlerarası anlatının önemi de böylece ortaya çıkıyor, öyle değil mi?

Kesinlikle. Elimizde başka hiçbir malzeme kalmadı, bırakmadılar. Artık isterseniz her türlü tarihî belgeyi üretebilir ve herkesi gerçek olduğuna inandırabilirsiniz. Üstelik bu sahte belgelerin ömrü bugünle sınırlı değildir, yarına da kalır. Ama ânı, günü, yılı, çağı işleyen romanın o sırada gerçeği tahrif etme diye bir derdi yoktur ve gelecekte tarihin sağlamasını yapabilmek için tek güçlü malzeme edebiyat olacak. Bir güçlü malzeme de yalanın kendisi. Dünyanın tamamı yalan olunca yalanın önemi kalmayacak diye umuyorum; bütün insanlık o zaman gerçeğe hak ettiği değeri vermeyi ve gerçeği korumayı öğrenir. BELKİ.

Kurucusu olduğunuz Yazmak Atölyesi’ni de konuşmak istiyorum. Sanatın tüm türlerini kapsayan atölyeler, söyleşiler ve çeşitli etkinliklerle hem çeşitliliği hem de sanat dünyamıza katkılarıyla kısa sürede büyüyerek önemli bir yere konumlandı. Nasıl bir büyüme ve ayakta kalabilme süreciydi; ülkemizde, malum, pek ayakta kalamıyor sanat kurumları.

Ayfer Tunç

Yazmak Atölyesi’ni (www.yazmakatölyesi.com) başlangıçta sadece yazarlıkla ilgili atölyeler yapmak amacıyla kurmuştum ama daha kurma aşamasında okumak, düşünmek ve öğrenmek atölyeleri de katıldı. Amacım atölyelerden gelen gelirin kültürel etkinlikler için kullanılmasıydı, öyle de oldu. Gayet bencilce bir düşünceden hareket ettim; kültürel bir merkez haline gelebilecek, okuyan yazan insanların edebiyat ve kültür sohbetleri için bir araya gelebilecekleri bir mekânı kendim için hayal ettim. Genç yazarlar gelsin, konuşsun, genç okurlar ve yazar adayları dinlesin, şiir etkinlikleri yapalım, çorak ülkeye dönüşmüş bir dünyada edebiyatın ve sanatın hala nefes alabildiği bir yerimiz olsun. Bu vesileyle her türlü etkinliğe ve atölye önerilerine açık olduğumuzu belirteyim. Şöyle bir atölye fikrim var ya da şöyle bir sohbet dinlemek istiyorum diyen bize yazsın.

Masanızda yeni projeleriniz var mı? Bunu hem yeni roman veya öyküler açısından hem de Yazmak Atölyesi’ndeki projeler açısından soruyorum.

Annemin Uyurgezer Geceleri çok taze bir kitap; bir şey düşünmeye başlamadım henüz. Ama gelecekte yazacağımız kitapların tohumları varlığımıza içkindir, bir yerlerde uyuyordur, zamanı gelince uyanır ve zihnimizi meşgul etmeye başlar. En azından bende böyle oluyor. Dolayısıyla henüz uyuyan kitapların nasıl şeyler olduğunu ben de bilmiyorum.

Yazmak Atölyesi’nde ben dramatik yazarlık ve genel senaryo atölyesi yapıyorum. Dramatik yazarlık atölyesinde doğrudan metinle ilişki kurduğumuz, katılımcıların metinleri üzerinden yazarlık pratikleri geliştirdiğimiz için çok seviyorum bu atölyeyi. Pek çok değerli arkadaşımız çok güzel atölyeler yapıyorlar. Ama benim çok önemsediğim bir atölye var, Edebiyatla Dünya Turu Atölyesi. Şu demek: Her ay bir ülkenin edebiyatını bize o ülke edebiyatının uzmanı anlatıyor. Tarihsel bir süreci öğreniyoruz, o dilin edebiyatının başyapıtlarını konuşuyoruz ve çağdaş edebiyatına geliyoruz. Geçen yıl Norveç, İtalya, İrlanda, Arjantin, Macaristan ve Rusya’nın edebiyatlarını konuşmuştuk. Bu yıl İngiltere, Finlandiya, Polonya, Hindistan, Japonya ve İran edebiyatlarını konuşacağız. Gelecek yıl farklı altı ülkeyi seçeceğiz.

 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Annemin Uyurgezer Geceleri
  • ayfer tunç

Önceki Yazı

DENEME

Ne pahasına olursa olsun yenmemek

“Ergülen’in sevdiği eskileri, şehri ve Eskişehirspor’u üzerine bir albüm ESKİ Şehir Spor. Yeni, kentli ve sportif. Biraz nostalji, gizlice ütopya ve sessizce kutlama…”

ERHAN ALTAN

Sonraki Yazı

HER ŞEY

Miselyumun vaadi:

Bir sandalye büyütmek

İnsan faaliyetlerinin gezegenin jeolojik ve ekolojik süreçlerinde belirleyici hale geldiği bir dönemde, negatif karbon ayak izine sahip bir sandalye büyütmek mümkün mü?

DİLAN SALKAYA
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist