O da bir şey mi:

Ötekinin aynasından yansıyan gerçek

O da Bir Şey mi

PELİN ESMER

Ay Yapım
2024

1 saat 54 dakika

13 Kasım 2025

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL

Dikkat: Yazı, bahsi geçen filmle ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.

Pelin Esmer, Oyun (2005) filminde kurmaca ile gerçek arasındaki bir oyunu oynuyorken; 11’e 10 Kala’da (2009) Koleksiyoncu (2002) belgeselini kurmacaya dönüştürmüştü. Kurmaca ile gerçeğin sınırlarında dolaşmayı seven yönetmen, O da bir şey mi adlı son filmindeyse “Gerçek kimin umurunda? Aslolan, hikâyedir,” diyerek kurmacaya hakkını teslim ediyor.

Esas anlatıcı olan Aliye filme ilk olarak doğrudan sesiyle değil sesini yansıtan ses kaydıyla dahil olur. Onun sesi, filmlerde aynanınkine benzer bir işlev görür: Aynadaki yansıma, gerçeği değil gerçeğin ters çevrilmiş versiyonunu gösterir; karakter yalan söylüyordur. Seyircinin Aliye’yle tanıştığı ilk anda o kendisini Söke’ye bir dava için gelmiş avukat olarak tanıtır fakat hemen sonrasında onun söz konusu avukat değil avukatın odasını temizleyen kat görevlisi olduğunu ve ses kaydı aldığını öğrenir seyirci. Bu sahne aslında film boyunca Aliye’nin anlattığı hikâyeye seyircinin nasıl yaklaşması gerektiğini gösterir. Nitekim Aliye’nin hikâyesi her ses kaydında değişecektir.

Filmin sonlarına doğru seyirci, Aliye’nin hikâyesinin tamamını ondan değil “bir başkasından” öğrenir. Ayna kırılmış mıdır? Yoksa bu kez de hikâyesi başka birinin bakış açısından yansımış ve yeni bir ayna mı eklenmiştir? Aliye’nin hayatı kendi kontrolü dışında gelişmiştir ama hayatını hikâyeleştirerek, onu yeniden kurgulayarak âdeta kontrolü eline alır. Filmdeki her karakter bir şekilde kendi hikâyesini anlatmayı yani ötekinin kendisine kulak vermesini istiyordur. Dinleyici arayışı salt içini dökmenin de ötesinde bir anlamda –geçmişi değiştiremeyecek olsa bile– iktidarı yeniden tesis ederek elde edilecek bir rahatlama, huzur bulma ânı yaratıyor olabilir. “Bütün bunları yaşarken bir başımaydım ama bakın şimdi birileri bana kulak veriyor”, dercesine.

Film boyunca Aliye, çoğunluğun hayran olduğu meşhur yönetmen Levent’e ses kayıtları gönderir. Normalde böyle biri, besbelli ki kendisinin başka bir hayranını niye önemseyip dinlesin ki? Belki kısa filmi için tanıdık olmayan bir yüz arayışına karşılık olabileceği için, belki de onun hayat hikâyesinden bir film çıkarabileceğini düşündüğü için. Aliye’nin yaklaşımının öbür hayranlarından farklı olması, örneğin ona kendini fiziksel olarak göstermeye çalışmadan ve onunla bizzat yüz yüze görüşmek gibi bir talebe yönelmeden, bir hikâye anlatıcısı olan Levent’e bir hikâye anlatıcısı olarak ulaşmaya çalışması, böylelikle farkında olmadan ona bir ayna tutması Levent’i çeker. İşte tam da bu nedenle iktidar el değiştirir. Seyirci olarak Levent’in kısa filminden ziyade Aliye’nin “gerçek” hikâyesini ve Aliye’nin, Levent’in kısa filmine ne tepki vereceğini merak ederiz.

Burada Aliye ve Levent karakterleri arasındaki zıtlığa da bakmalı: Aliye yoksul, genç, kadın, ailesinden destek görmüyor, yapayalnız (hatta otelin salonunda sadece perde arkasında bir “el” olarak var oluyor) ve elbette ünsüz. Levent ise maddi açıdan rahat, orta yaşlarda, erkek, annesi en büyük destekçisi, insanlarla dolu görünen bir hayatı var ve de ünlü. Ancak tek ortak noktaları olan “babasızlık/çekip giden baba” üzerinden Aliye, Levent’le bağ kurabiliyor; zaten Levent’in kısa filmini de baba olgusu şekillendiriyor. Hikâye anlatımında iktidar devir tesliminin böyle iki zıt karakter arasında yaşanmasını daha da dikkat edici kılansa, Aliye’nin film yapması için Levent’e hikâyesini vermeyi reddetmesi. Belki de artık hikâye anlatıcılarının değişmesi gerekiyordur. Sesi çıkmayanların ve görünür olmayanların kendi anlattıkları hikâyelere kulak kabartmalıyız; anlatacak bir hikâyesi olmadığı halde hikâye anlatmayı bir iş olarak görüp bundan prim yapanlara değil.

Barda oturup hikâye anlatanların da ima ettiği üzere, elbette herkesin bir hikâyesi var ve herkes hikâye anlatabilir. Hatta “o da bir şey mi, sen bir de benim hikâyemi dinle” tavrıyla da her anlatıcı kendine daha fazla hak ve iktidar talep edebilir. Yine de filmde vurgu, tam da Aliye’nin hikâye edişindeki farklılık nedeniyle bizzat hikâyenin kendisinde değil; hikâye kurma, anlatma ve dinleme eylemlerinde gibidir. Hikâyeleri gerçekten koparıp onları yeniden şekillendirme biçimiyle olduğu kadar, eklemeyi ve çıkarmayı tercih ettikleriyle de her anlatıcı kendiyle ilgili bir sıkıntıyı açığa vurur. Ama o aynanın önünde gerçekte ne olduğunu sadece anlatıcının kendisi bilir. Hikâye etmek, anlatılanlar kadar anlatılmayanlardır. Acaba babasıyla yaşadığı malum olayı bir başkası anlatmamış olsa Aliye tamamen olduğu gibi anlatacak mıydı? Hikâye etmek, anlatmak kadar yeri geldiğinde susmaktır. Kaybın/eksikliğin (baba) olduğu yerde boşluğun olması kaçınılmazdır biraz; bu yüzden, hikâye dinlemek, boşluklara da kulak kesilmeyi gerektirir. Filmin asıl anlatıcısı Aliye, herkesin hikâyesini anlattığı barda hem kendi hikâyesini anlatmayan hem de görünmeyen tek kişi olur. O bir yarıktan, bir çatlaktan uzanır öbür karakterlere. Hikâye etmek, bir mesafe de ortaya koymaktır.

Pelin Esmer

Filmde Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanı gösterilir. İnsanın, Aylak Adam ile Anayurt Oteli romanlarının “Atılgan’ın aynı konuyu […] ikinci kez yazmak” istediği sanısına kapılabileceği kadar büyük benzerlikler taşıdığını yazar Berna Moran[1]. Bu bağlamda, filmde seyirciye göz kırpan kitap “Aylak Adam” da olsa edebiyatsever seyircinin aklına Anayurt Oteli de illaki gelir. Yönetmen hem beğendiği bir yazara saygı duruşu amacıyla hem de Aliye’nin iyi bir okur olduğunu ima etmek üzere Yusuf Atılgan’ı tercih etmiş olabilir fakat anlamı biraz genişletmek neden mümkün olmasın: Anayurt Oteli’nin Zebercet’i kendini kapadığı otelde hikâyesini anlatıp durur. Ancak sadece ailesi olduğuna inandığı Keçecizadelerden bahsederken duygusuz ve kopuk dili birden değişip lirik bir yapıya kavuşur; sanki hikâye anlatma iştahı kabarır. Nurdan Gürbilek’in deyişiyle, “cümleyi bitirecek noktayı ertelemek için bir virgül daha koyar.”[2] Anılarını anlamlı ve unutulmaz kılabilmek niyetiyle susamışçasına anlatır da anlatır. Aliye’nin de bir otel çalışanı olması ve ses kayıtlarını ekseriyetle otelde alması Zebercet karakteriyle paralleliğe bir nevi kapı aralar. Gürbilek, Atılgan’ın duyguyu gösterip geri çektiğini, sezdirip geri aldığını söyler.[3] Bu ifade, Aliye’nin önce söyleyen, sonra söylediğini geri çeken hikâye anlatıcılığıyla da örtüşür.

Çocukken evde kendi kendime gazete çıkarmıştım. Çünkü babama o yokken evde olup biteni anlatmak, hikâyemi ona ulaştırmak istiyordum. Aslında anlatmak istediğim tek bir hikâye vardı ama onu anlatabilmek için bir sürü hikâye uydurmuştum. Gazete üvey annemin de gözüne ilişirse olay çıkar korkusuyla, malum hikâyeyi onun gözüne çarpabilecek şekilde büyük puntolu bir manşet yapmak yerine en alt sağ köşeye daha minik harflerle yazmıştım. Tek başına yakalayınca babama gazetemi gösterdim. “Aferin Bıcırık. Şimdi de gazeteci mi olacaksın?” dedi. Ama gazetemi okumadı. Kalben’in Çünkü Başka Sen Yok şarkısında dediği gibi, “Özgür sesini ver duymazlarsa eğer yine / Yine anlat hikâyeni bize / Hatırla, eşsiz hediyen / Seni sen yapan hikâyen.”

 

 

NOTLAR

[1] Berna Moran, “Aylak Adam’dan Anayurt Oteli’ne”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 2. cilt,  İletişim Yayınları, 2001, s. 291.

[2] Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 2005, s. 71.

[3] Nurdan Gürbilek, “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, 2005, s. 74.