• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hayat denen şu hastalık

“Verhulst’un romanı, aslında zayıf bir kitap. Çölde Kutup Ayısı yahut Geç Kalan’daki keskin söylemi, alaycılığı sanki körelmiş gibi. Ancak unutmaya meyilli olduğumuz konuları öne süren bir roman olması açısından önemli.”

Dimitri Verhulst

BURAK KUMPASOĞLU

@e-posta

DENEME

18 Aralık 2025

PAYLAŞ

Felix Van Groeningen’in yönettiği Çölde Kutup Ayısı filmindeki Gunther karakteri, hiç istemediği halde baba olunca şöyle düşünür:

Hayat sonsuz bir bayrak yarışı gibi geçip gidiyor ve hiç kimse anlamını bilmiyor. Ama herkes bir şekilde kötü talihine sıkı sıkıya bağlanıyor.

Modern Belçika edebiyatının aykırı ismi olarak tanınan Dimitri Verhulst’un romanından uyarlanan filmde, hayat üzerine olan bu tefekkür, yazarın bu sene İthaki Yayınları’ndan çıkan Sahip Olmak ve Var Olmak[1] isimli romanında daha sade bir ifadeye kavuşmuş görünüyor:

“Hayatın kendisi hastalıktır...” (s. 22)

Türkçede ilk kez 2010 İstanbul Film Festivali’nde, Felemenkçesine uygun olarak Şeylerin Boktanlığı adıyla gösterime giren, ancak nedense ismi Çölde Kutup Ayısı olarak değiştirilen filmle aynı isimde basılan kitabıyla tanıyoruz Verhulst’u.[2] Evliliğin ve toplumsal ilişkilerin baskısından kurtulmak için bunamış numarası yaparak bir bakımevine yatırılmasını sağlayan emekli kütüphaneci Désiré’nin öyküsünün anlatıldığı Geç Kalan[3] ise, Verhulst’un Türkçede yayımlanan ikinci kitabı. Yazdıklarıyla ülkesinde tartışmalar yaratan –Tevrat’ın yeniden anlatımı olan Bloedboek (“Kan Kitabı”) Türkçeye çevrilir mi bilmem– Verhulst, belki filmin de etkisiyle, Türkçede de bir okuyucu kitlesi edinmeyi başarmış görünüyor.

Önceki iki kitabı gibi yine Erhan Gürer’in Felemenkçeden çevirdiği Sahip Olmak ve Var Olmak, isminin ağırlığına karşın, anlatımı ve kurgusuyla hafif bir kitap. Eşi Lauralouise ile birlikte arkadaşlarının yanına eğlenmeye gitmek için arabayla yola çıkan Malodot’un, karşısına çıkan bir geyiğe çarpmamak için yaptığı kaçış manevrasıyla, bir ağaca çarparak ölmesi ve bir rehabilitasyon merkezinde uyanmasıyla başlayan kitabın kurgusu oldukça tanıdık. Sevgilisi Sandra ile bir eğlence dönüşü yine karşısına çıkan bir geyiğe çarpmamak için ağaca çarpan, deforme olan yüzünü herkesten saklayan Antoni Casas Ros’un –ya da kendisine bu ismi veren(ler)in– otobiyografik temalar içeren romanı Almodovar Teoremi[4] ile oldukça benzer bir açılışa sahip.

Ancak benzerlik bu kadar. Casas Ros’un adeta totem hayvanı olan geyik, Verhulst’ta yalnızca kazanın sebebi olarak görünüyor. Bu fark, belki de Casas Ros’un hayattayken kendisini keşfederek yeniden doğmasına rehberlik eden geyiğin, Verhulst’un romanında aynı sıkıcılıkta tekrarlanacak bir hayata yeniden doğuşun saçmalığını göstermesinden kaynaklanıyordur, kim bilir.

Malodot’un kazadan sonra gözlerini açtığı yer, ölmüş olanların hayattan tamamen vazgeçmeleri, hiçlikte kaybolmaları için adeta detoksa tabi tutuldukları bir rehabilitasyon merkezidir. Aslolanın, normun ölüm olduğu, hayatın ise hastalık olarak tanımlandığı bir merkezdir burası. “Amaç”, yaşamak için uydurulan bir bahane; “zaman”, ölçüsü kayıtsızlık olan bir konudur burada. Hayat denen bu hastalıktan kurtulmayı reddedenleri bekleyense; geride bıraktıkları yaşamı, son günleri hariç ilk andan itibaren hiçbir fark olmadan, hatırlamadan yeniden yaşamaktır. Zaman zaman bir komplikasyon olarak yaşanan deja vu’ların nedeni de işte budur; bağımlısı olduğumuz bu hayatı tekrar tekrar yaşamak.

Dimitri Verhulst
Sahip Olmak ve Var olmak
çev. Erhan Gürer
İthaki Yayınları
Ekim 2025
125 s.

Farklı nedenlerle ölüp rehabilite olmayı bekleyen oda arkadaşları ilk rehberleri olur Malodot’un. “Ölümün de modası” var der biri, giysileri vücuduna yapışmış siyahi bir adamı göstererek: “Akdeniz’de boğulmuş olmalı. Son zamanlarda bu tiplerden çok var.” Kolay öğrenir Malodot: “Şu karnı deşilmiş ve yırtık tişörtlü, bir Filistinli olabilir mi?” (s. 22)

Et sineği, leş böceği, yılanbalığı, karga yahut solucan gibi leşçillerin canlı olarak ve bir ihtiyacı değil, can sıkıntısını gidermek için yemek olarak sunulduğu bir merkezdir burası. Hayatta ölüm yenilirken; hayvanlar kesilip, bitkiler yaşam alanlarından koparılırken, burada hayatın kendisi yenmektedir. FC Barcelona formalı, Akdeniz’de boğularak ölen siyahi adamın, kendisini yiyen yılanbalığını burada yiyecek olması mı, yoksa Avrupa’nın en zengin futbol kulüplerinden birinin kıyafetini giymesi mi daha tuhaftır, bilinmez. Ne de olsa, ölüm hayata karşı kayıtsızdır.

Hayatı sevmek bir öz-aldanış sorunudur. Tüm bağımlıların kendilerini tüketen şeyleri sevmesi gibi, hayatı sevdiğini söyleyen Malodot da bir bağımlıdır, onunla ilgilenen Danışman’a göre. “Ölüm” yerine “var olmama” ifadesini kullanmasını önerir Malodot’a. Böylece motivasyonunu yüksek tutabilecektir. Hem “var olmamada, eşitlik hayat bulur”. (s. 44)

Hayatın bir borçlanma edimi olduğunu, ölümünse tüm borçları sildiğini savlar Verhulst romanında. Umursamazlığın –iktidarın işleyişine, doğanın talanına, mülksüzleşmeye, yaşam hakkına– yarattığı bu borç, diktatör yahut hayırsever arasında bir fark gözetmeden ölüm tarafından silinir.

Birçok kişi ölümden adalet bekler, hayatta elde edemediklerini orada bulacaklarını sanır. Ne yazık ki, herkes bu dünyadan hesap ödemeden ayrılır. (s. 50)

Ödediğini düşündüklerimizin yaptığı ödeme, borcu karşılar mı? Verhulst’un sormadığı bu soruyu bu geniş coğrafyadakilerin sorması (yoksa sormaması mı?) borç hanesine yazılmalıdır belki de.

Dimitri Verhulst

Bir anlatı yaratığı olan insan, sırf dünyada geçirdiği günlerine bir yankı bırakmak için hikâyeler anlatır durur. Elinde alfabesi ve keskin bir bıçağı olan kişi, karşısına çıkan ağacın gövdesini “buradayım” diye değil, “buradaydım!” diye kazır. Gelecektekilerin zihnine kendi var oluşunu yerleştirir. Bu yüzden ölüm, konuşmaya değmeyecek kadar saçmadır. Malodot’un bu fikre kapılmasının nedeni, merkezin sonsuz koridorlarında dolaşırken rastladığı, anlatılamayacak şeyleri değersiz bulan Albertine’dir.

Cezayir’de doğmuş, onu istemeyen İspanyol annesi tarafından terk edilmiş, iki yaşındayken sömürgeci bir Fransız ordu doktoru ve eşi tarafından evlat edinilmiş, on yaşındayken bir akrabası tarafından tecavüze uğramış, başta ailesi olmak üzere tüm otoriteye karşı nefretle dolmuştur Albertine. Silahlı soygun yapmaya çalışırken yakalanıp ıslahevine kapatılmış, üçüncü kattaki bir pencereden kaçmak için atladığında ayak bileğini paramparça etmiştir. Hayatta kalmak için fahişelik yapan, kumar oynayan, gangster sevgilisi Julien’le pek çok suça karışan Albertine’in ölümü, yaşadığı böbrek sorunu nedeniyle girdiği ameliyatta meydana gelen komplikasyonlar sonucu olur. Tüm bu biyografik öğeleri birleştirdiğimizde, karşımızda duranın, ölümünden iki sene önce yayımlanan Âşık Kemiği romanıyla ismini tüm dünyaya duyuran Albertine Sarrazin olduğunu anlarız. Albertine için geri dönmek, tüm bunları yeniden yaşamak anlamına gelir. Malodot’a söylediği gibi: “Yeniden başlamak zorunda kalmak, çoğu insanı hayattan vazgeçirmek için yeterli bir sebep”tir.

David Benatar, dünyaya gelmenin her zaman için ciddi bir zarar verme anlamına geldiği ana fikrine sahip olan, Keşke Hiç Olmasaydık–Var Olmanın Kötülüğü kitabında,[5] Albertine’i desteklercesine şöyle yazar:

... çoğumuz hayatımızın bir noktasında hastalanıyoruz... acılar dayanılmaz boyutlara ulaşıyor... Hepimiz ölümü bekliyoruz. Yeni doğacak bir çocuğu bekleyen zararları sıklıkla tahayyül ediyoruz... Var olmayanlar bu zararlardan pay almazlar. Sadece var olanlar zarar görür. (s. 45)

Montesquieu de insanların ölümleri için değil, doğumları için yas tutulması gerektiğini savunmuyor muydu?

Bir refah toplumunda doğanları bekleyen şeyler kalp krizi, kanser, diyabet, dul kalmanın yalnızlığı, huzurevinin can sıkıntısı, çocuklaşma ve karşılığında işitilen küçültücü sözlerken; başka coğrafyaların hastalık isimleri yahut yaşam pratikleriyle aralarındaki devasa fark bile –ishal, HIV, tüberküloz, sıtma, bir bombanın yahut kurşunun hedefi olma– bütün hayatların mutlaka kötü tecrübeler içerdiğini gösterir. Günde yaklaşık 25 bin kişinin sadece açlıktan öldüğü bir dünyada yaşamanın ağırlığı, Schopenhauer’ın “insanlığın tarif edilemeyecek acılarıyla bir alay etme biçimi” olarak tanımladığı iyimserliğin zemini için bile fazla değil midir?

Malodot’u bağımlısı olduğu hayattan vazgeçirmek için elinden geleni yapan Danışman, yoksunluk hallerinde kullanması için vücuduna yapıştırabileceği, nikotin bandına benzer vitaplastik bantlarla düşük dozda da olsa bir miktar yaşam kullanabileceğini söyler. Üstelik gerçek yaşama göre daha saf bir içeriğe sahiptir bu bantlar. Çünkü:

Yaşam kirli bir şeydir, Malodot, genellikle pislikle karışmıştır. Saflık oranı sıfırdan doksan dokuza kadar değişir. Sadece gerçekten çok parası olanlar kaliteli olanı elde edebilir... Yoksul bağımlılar, zenginlerin doğal olarak elde ettiğini asla elde edemezler... ‘Bu yaşam değil’ diye bağıran o sefalet içindeki bağımlı çoğu zaman haklıdır. Tüm sistem tek kelimeyle pislikle doludur; zehir daha kirli bir zehirle karıştırılmıştır. (s. 77)

Malodot’un Albertine ile yaşadıklarını, sonrasında yaptığı seçimini kitabı merak edip okuyacak olan için saklı tutuyorum. Her şeye rağmen yeniden doğmak mı, yoksa hiçliğin içinde yitip gitmek mi? Verhulst’un romanı, ele aldığı konuyu işlemesi açısından aslında zayıf bir kitap. Çölde Kutup Ayısı yahut Geç Kalan’daki keskin söylemi, alaycılığı sanki körelmiş gibi. “Bence 2025’in kitabı” diyebileceğim bir kitap değil elbette, ancak unutmaya meyilli olduğumuz konuları öne süren bir roman olması açısından önemli. Yaşadıklarımız, kimi zaman “hayata, varolmayışın kutsal sükûnetini bozan faydasız bir zaman dilimi”[6] olarak bakmamızı gerektirse de, yine bir Belçikalı olan Marnix Gijsen’in Ölüm Döşeğinde isimli şiirinde yazdığı gibi:

“Hepimiz

bu hayata

yapışırız

bir istiridyenin kabuğuna

yapışması gibi...”[7]

Kim bilir, içimizi korumak için, bir inci bile üretebiliriz belki...

 

 

NOTLAR

[1] Dimitri Verhulst, Sahip Olmak ve Var Olmak, çev. Erhan Gürer, İthaki Yayınları, İstanbul, 2025

[2] Dimitri Verhulst, Çölde Kutup Ayısı, çev. Erhan Gürer, İthaki Yayınları, İstanbul, 2021

[3] Dimitri Verhulst, Geç Kalan, çev. Erhan Gürer, İthaki Yayınları, 2022

[4] Antoni Casas Ros, Almodovar Teoremi, çev. Öncel Naldemirci, Sel Yayıncılık, 2022

[5] David Benatar, Keşke Hiç Olmasaydık-Var Olmanın Kötülüğü, çev. Cansu Özge Özmen, Doğu Batı Yayınları, 2019

[6] Arthur Schopenhauer, Complete Essays of Schopenhauer, çev. T. Bailey Saunders, Willey Book Company, New York, 1942

[7] bkz. lezenwaard.be 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Dimitri Verhulst
  • Sahip Olmak ve Var Olmak

Önceki Yazı

DENEME

Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri

“Gürle bu kitapta tutturması çok zor bir alaşımı, bir simyayı yakalamış bence.”

ARMAĞAN EKİCİ

Sonraki Yazı

DENEME

Mimi’nin Dehşet Öyküleri:

Soyut korku

“Evrensel bir ilke olarak entropiye göre şeyler 'bozulma'ya yazgılıdır ve bozulma, şeylerin tabi olduğu azami oranda genel, dolayısıyla evrensel kuvvettir. Ve korku da, bu kuvvetin kiplerini üretir: Korkunç şeyler hep, bir şekilde 'bozuk'tur...”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist