• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mimi’nin Dehşet Öyküleri:

Soyut korku

“Evrensel bir ilke olarak entropiye göre şeyler 'bozulma'ya yazgılıdır ve bozulma, şeylerin tabi olduğu azami oranda genel, dolayısıyla evrensel kuvvettir. Ve korku da, bu kuvvetin kiplerini üretir: Korkunç şeyler hep, bir şekilde 'bozuk'tur...”

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

DENEME

18 Aralık 2025

PAYLAŞ

Korkudan, korkmaktan, korkunç olandan söz ettiğimizde, dilimize vurduğu haliyle genel itibariyle bir şeyden, bir nesneden söz ederiz. Öyle ki, bir duygu ya da yoğunluk olarak korkuyu kaygıdan da bu şekilde ayırırız. Düşünürüz ki birinin (ilki) nesnesi vardır, bir şeye işaret eder; diğeri ise (ikincisi) nesnesizdir, salt içseldir ve bir şeyde billurlaşmaz. Dolayısıyla, korkunç addettiğimiz şeyler genelde canavarlar, periler ve cinler, “doğa üstü” varlıklar ve dahasıdır; oysaki kaygı hiçbir şeye göndermez, bir “referans”ı yoktur. En azından (Kaygı Kavramı’ndan beri) “düşünce” budur.

Lovecraft,
1934

Ama bu gerçekten de böyle mi? Korkunun nesnesi hakikaten var mı ya da olmak zorunda mı? Nick Land’in, H.P. Lovecraft’tan ilhamlı (ve Xenosystems’ta yer alan “Abstract Horror” adlı upuzun denemesinde ana hatları serimlenmiş) korku tanımına (ki “Bilinemez olan bir nesneyi bilinmezliğinde ‘bilinir’ kılmak” sözcesinde billurlaşır) baktığımızda, bu tanımı temel aldığımızda, korkunun nesneleri olsa dahi, nihai nesnesinin başka, bambaşka bir şey olduğunu anlarız: Entropi. Evrensel bir “ilke” olarak entropi, esasında şunu belirtir: Şeyler “bozulma”ya yazgılıdır ve bozulma, şeylerin tabi olduğu azami oranda genel, dolayısıyla evrensel kuvvettir. Ve korku da, düşünüldüğünde, bu kuvvetin kiplerini üretir: Korkunç şeyler hep, bir şekilde “bozuk”tur; ya morfolojik (Dr. Jekyll ile Bay Hyde) ya biyolojik (Frankenstein ya da Modern Prometheus) ya da psişik (Yürek Burgusu) olarak.

Bu tanım bize korkuyla ilgili ne söylemeli? Korkunun en nihayetinde kozmik olduğunu, korkunun tekil bir şeye indirgenemeyeceğini ve dağıtık bulunduğunu. Buna göre, esasında korkunç addettiğimiz şeyler, aslen tek bir ilkeye bağlanır: Bozulma ilkesi. Gerçekten, bahsini ettiğimiz tüm mahluklar, ister fiziksel (canavarlar gibi) isterse de eterik (hayaletler gibi) olsun, aslen gerçeklikteki bir yarığa işaret eder, “gerçekliğe uymayan” ve onu olduğu ve bilindiği haliyle “bozan”, onun (tutarlı) dokusuna zarar veren bir mahiyete sahiptir. İşte korku da, Lovecraftyen-Landyen tanımıyla, tam da bu anlamda entropiktir: Korkulan şey, şu ya da bu şekilde gerçeklikte bir bozulma yaratandır ve ancak bu vasıfla “var”dır.

Ama yine de, korku edebiyatının bu kozmik karakteri, tek tek romanlarda, öykülerde ya da novellalarda, hatta “mikro-kozmik korku”yu, bir tür içsel korkuyu, kaygı ile korkunun iç içe geçtiği, salt anlatısal bir korkuyu icat eden Thomas Ligotti’nin eserlerinde, özellikle de Hayalperest Ölünün Şarkıları’nda, hep saflığı bozulmuş bir şekilde ortaya çıkar: Bozulmanın, entropinin hep bir “yön”üyle resmedilmesi. Bu anlamda bozulma bütünsel değildir ve korku da, bir janr olarak, tam da bu yolla, sınırlanmak suretiyle alt-janrlarına ayrılır: Hayalet, vampir, kurt adam hikâyeleri ve dahası. Korkuyu mümkün kılan soyut ilkeyi, entropiyi somutlayan figürler.

Peki, soyut ilkeyi somutlamaya çalışmayan, onu tüm soyutluğunda dışavuran bir tür korku nasıl olurdu ve genel karakteri ne şekilde ifade edilebilirdi? Diğer bir deyişle, soyut bir korkunun özellikleri ne olabilir?

Düşünüldüğünde, bu korkuyu ilk var eden, onu bir projenin taslağıymışçasına öne süren yine Lovecraft olmuştur: “Kozmik korku” dediği şey, esasında korkunun sözünü ettiğimiz soyutluğunu, dolayısıyla özünü, basitçe ve kısaca “bilinmez”i yansıtmaya çalışır. Örneğin “Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi” adlı hikâyesinde, “anlatıcı”, kendisini gerçekliği tamamen yarıp geçen, bilinen hiçbir fizik kuralının iş görmediği, açıklanması imkânsız bir “yer”de bulur. Diğer taraftan, “Azathoth” adlı hikâyesinde de, yine gerçekliği birkaç paragraf içinde bozuluma uğratan, bir nevi tüm evrenlerin iç içe geçtiği, garipten da öte, tekinsiz bir evrende bulur anlatıcı kendisini. Ve son olarak, Cthulhu’nun Çağrısı’nda, the Old Ones denen varlıklar, bilinen haliyle insanın gerçekliğinin ötesinde bir varlık kipini sinyaller: Ebedilerdir, anlaşılamazlar ve insanın tabi olduğu kurallara tabi değillerdir (ya da onların üstünde bulunurlar).

Bu açıdan Lovecraft’ın korkudan anladığı soyut korkudur ve soyut korku esasında dehşettir: Hiçbir nesneye indirgenemez olan, indirgense dahi onu her daim aşan, makus ve meşum bir kuvvet. O halde şunu açıkça söyleyebiliriz: Soyut korku, temelde akıl almazlığı, ebediyet duygusunu ve nedenselliğe tabi olmama halini aynı anda içeren ve imleyen, bu veçheleri ya da varlık kiplerini bir arada kateden bir korkudur, başka da pek bir şey değil.

Bu tip bir korku anlayışının mükemmel bir şekilde formüle edilmiş halini, Junji İto’nun Mimi’nin Dehşet Öyküleri’nde görebiliyoruz. Hakikaten, bu kitabı İto’nun diğer kitaplarından ayıran, hatta diğer edebi korku eserlerinden ayıran bir şey varsa, o da korkuyu tüm “açıklamaların ötesinde” kalan bir haletiruhiye, bir duygu durumu olarak kavraması, korkuyu bilinmeze açmakla kalmayıp bilinmezle eşlemesi. Diğer taraftan, enikonu düşününce, İto’nun tüm külliyatı hesaba katıldığında, bu küçücük kitabın bir tür bireşim işlevi gördüğü söylenebiliyor ve içindeki hikâyeler bir arada değerlendirildiğinde, İto’nun diğer eserlerindeki korku veçhelerini de bir araya getiriyor. En azından iddiamız bu yönde olacak.

Bu veçhelerin, soyut korkunun tanımladığımız özellikleri uyarınca üç tane olduğunu iddia edebiliriz. Birincisi, anlatının nedensellik içermemesi, yani nedensellik ilkesine tabi olmaması. İkincisi, anlatıcıya (ve şu halde okuyucuya) korkunç olan şeye dair hiçbir anlaşılır açıklama sunmaması. Ve üçüncüsü, anlatılanın, korkunç olan şeyin bir tür ebediyetin algısını, doğum-ölüm çevriminin ötesinde bir mevcudiyetin sezgisini oluşturması. Bunlar soyut korkuyu var eden temel etmenler ve bu korkuyu yarattığı ölçüde, Mimi’nin Dehşet Öyküleri’ni de.

Nedensiz. Kitaptaki çoğu öykünün, hiçbir nedensellik ihtiva etmediğini görüyoruz. Örneğin hikâyelerinden birinde, evinin önündeki bir mezarı konu alan hikâyede, ölülerin nasıl olup da mezarlarının etrafında dönüp durduğunu anlayamıyoruz, ama yine de dönüp durmaya devam ediyorlar. Bu, bir nevi Ölülerin Aşk Hastalığı’ndaki vaziyeti hatırlatıyor: Ölüler yaşayanları apaçık mevcudiyetleriyle rahatsız ediyor, ayrıca onları “ölmeye tahrik” ediyor ve tabii ölmüş bulunarak fakat hâlâ yaşayarak nedenselliğin ötesinde yer alıyorlar. Paranormaller; dolayısıyla da nedensellik ötesi, nedensiz. Öylece varlar; bir tür dehşetengiz “öylesiliği”, suchness’ı haizler.

Açıklanamaz. Kitaptaki öyküler genel itibariyle açıklanamazlık özelliğine de sahip. Hiçbir öykü gerçekten de hiçbir açıklanırlığa, akıl alırlığa sahip bir şekilde anlatılmıyor (hatta İto böyle “açık uçlu” korku hikâyelerini, “saçma”ya yakınsayan öyküleri kitabın içinde de sevdiğini belirtiyor). Öyle ki, hikâyelerin birinde, ormanda geçen bir hikâyede, bir ağaca asılmış kadının hareket ettiğini ve bir anda canlandığını görüyoruz; sonrasında Mimi ve arkadaşı ormandan kaçıyor ve hikâye bitiyor: Hikâyenin hiçbir “rasyonel”i yok. Böylesi hikâyeler kitabın içinde çokça var. Temel özellikleri de şu: Bir şey oluyor, açıklanabilir bir şey değil ve açıklanmıyor; hikâye de bu. Uzumaki’deki sarmalın mevcudiyetinde olduğu gibi tıpkı: Sarmal laneti bir bölgeyi ele geçiriyor ve bu “böyle”, o kadar.

Sonsuz. Son olarak, kitaptaki hikâyeler, öyküler aynı zamanda bir sonsuzluk niteliğini de haiz. Çoğu, resmettiği varlıkların sonsuza dek var olacağına ve var olduğuna dair bir duygu ve düşünce yaratıyor. Bu bağlamda özgül bir örnek vermeye gerek yok, zira kitaptaki üç aşağı beş yukarı tüm anlatılar bir nevi “sonsuz korku nesneleri”nden müteşekkil. Ölemeyen ya da ölüp ölüp dirilen, dolayısıyla sonsuzca var olan, doğum-ölüm devresinin dışında bulunan, nedensiz olduğu gibi açıklanamaz fakat bir o kadar da sonsuz “şeyler” bunlar. Bu anlamda da kitaptaki bu şeyler, aynı zamanda Tomie’deki kızı, öldürülüp öldürülüp dirilen Tomie’yi hatırlatıyor: Figürler sonsuza dek var olacak, ölmeyecek, (paradoksal olarak) doğsa bile ölmeyecek gibi görünüyor ve bu korkunç, daha doğrusu dehşet uyandırıcı.

Kendi
çizgileriyle
Junji Ito

Bütün bunları hesaba katınca, vurgulayarak tekrarlarsak, Mimi’nin Dehşet Öyküleri’ni diğer pek çok korku şaheserinden ayıranın, soyut korkuyu, bir bakıma saf korkuyu yaratması olduğunu düşünüyoruz. Başka bir ifadeyle, korkuyu bilinmez olanla, onu nedensiz, açıklanamaz ve sonsuza açarak eşlemesi olduğunu. Lovecraft’ın bıraktığı yerden meşaleyi devralan, kozmik korkunun “dibine vurup”, soyut korkuyu ondan çekip çıkartan, korkuyu entropiyle eşleyen, hikâyelerini birer kuvvet olarak nedensizin, açıklanamazın ve sonsuzun tekeline alan bir kitap bu. Bu kuvvetleri maruz bıraktığı figür ise Mimi: Dehşetle yüzleşen ve yüzleşmeyi kesmeyen, her hikâyede yerini alan bir figür. Hatta belirli bir açıdan bakıldığında, Mimi bile maruz kaldığı korkunçluklar kadar korkutucu, zira onlarla karşı karşıya kalmasına rağmen, hâlâ orada, gözümüzün önünde, çoktan yitip gitmesi gerekirken… Belki de kitabın adı da bu nedenle Mimi’nin Dehşet Öyküleri; dehşetin ta kendisiyle yüzleşmeyi kesmeyen de en az dehşetin kendisi kadar dehşet verici, dehşete düşürücü olduğundan. Bu açıdan her şey bir Lovecraft hikâyesindeki gibi hâlâ: Anlatıcının ta kendisinin varlığı da, basbayağı anlatısı da, en az anlatılan, yani korkutucu olan ve dehşet verici bulunan kadar anlaşılmaz.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Junji İto
  • Mimi’nin Dehşet Öyküleri

Önceki Yazı

DENEME

Hayat denen şu hastalık

“Verhulst’un romanı, aslında zayıf bir kitap. Çölde Kutup Ayısı yahut Geç Kalan’daki keskin söylemi, alaycılığı sanki körelmiş gibi. Ancak unutmaya meyilli olduğumuz konuları öne süren bir roman olması açısından önemli.”

BURAK KUMPASOĞLU

Sonraki Yazı

EVVEL ZAMAN

Özgürlüğün güzel yüzü:

Didar-ı Hürriyet

“Didâr-ı Hürriyet bir yandan bizim gibi dönem tarihine aşina olan profesyonel okuyucular açısından önemli görsel ve detaylar içeriyor. Diğer yandan, özellikle görsel malzeme çerçevesinde yazılmış bir metin olarak, genel okuyucu tarafından zevkle okunacak bir kitap...”

NURAY MERT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist