Deneyim

Okumaz Yazmaz

ÁGOTA KRİSTÓF

Can Yayınları
Kasım 2023
48 sayfa

çev. Feyza Zaim

4 Aralık 2025

EZGİ ALKAN

Ne zamandan beri aklımda döndürdüğümü bilmiyorum, ama yazmaya o gün, yanımda hiç bilmediğim bir dil konuşulurken başladım. Kendimi bir çocuğun yerine koyduğumda. Söz nereye kayıyorsa başımı o yöne çevirdim ve dinledim. Ekrandan duyar gibi değil, dile maruz kalarak dinledim. Ses bedenime çarptı, yükseliş ve alçalışa temas ettim herkesle beraber, aramızda hiçbir türden filtre olmadı. Bir dili duymak ne demekmiş, bu ânı yaşayana kadar hiç düşünmemişim diye şaşırdım. Dil Kürtçeydi. Hiç bilmediğim bir dilin ortasında durmak bana kendimi kötü hissettirmedi; tersine, tanıdık kelimeleri yakalama oyunu başlatıp bağlam kurabilmeye çabaladım. Ama yalnız kaldım. Yalnızlığımı yakaladığım an yazmaya başladım.

Bir dili duymaya çalıştığım ilk sefer yaşça epey küçüktüm. İlkokulda İngilizce, daha sonra Rusça. Biraz Fransızca. Her birinde hocanın beden dilinden, yüzündeki ifadeden bir şeyler anlamaya çalıştım arkadaşlarımın yaptığı gibi. Söz de akışkan değildi; doğrudan ve direkt biçimde bir duvardan diğerine uzardı. Bunlarla şimdiki arasında büyük bir fark, öncelikle kocaman bir yasak var. Eskisinde olağan durumların sıradanlığı, göze almak, tercih etmek, hatta mutluluk duymak gibi ifadeler çağrışıyor bana. Yenisinde ise deneyimi yaşayan kişi olmaktan çok uzakta, başkalarını hayal ederken buluyorum kendimi esasen. Bilhassa çocukları. Anadili Kürtçe olan bir çocuğun Türkçeye ilk maruz kalışını, kendi varlığının yasaklı oluşunu düşünmek dehşet duygusu uyandırıyor içimde. Yasaklanmış bir çocukluğun, yetişkinliğe vardığında kendi dil oyununu kuramayacağını bilmek de.

Bu türden yalnızlıkları ele alan yazıları var Julia Kristeva’nın. Strangers to Ourselves (“Kendimize Yabancıyız”) kitabında, anadilini konuşamayan insanların durumunu “çokdilli sessizlik” diye tanımlıyor. “Görünüşte barışçıl bir birliktelik” olsa da, [zorunlu] yabancı bir dilde konuşan varlık ancak iki dilin arasındaki boşlukta form kazanabiliyor; önce kendi dilinden, sonra yabancı olandan, nihayetinde düşüncelerinden ayrı düşüyor, böylece hissizleşme başlıyor. Ardından sessizlik gelecek. “Bir uçurum” diyor Kristeva buna. Uçurumun kenarında durmak canlanıyor gözümde. Uçurumun hangi tarafı, bilemiyorum.

“Konuşan özneler” (the speaking subject) dediği kuramına göre, dil bireylerin düşünce ifade etme aracı değil yalnız. Konuşulduğu andan itibaren dil yeni anlamlar üretir ve toplumsallaşır. Yani dil özneyi yaratır. Bu nedenle özne de sabit kalamaz. Konuştuğumuz dil tekrar ve tekrar “bir kimliğe sahip olma deneyimi”ne dönüşür. (Eğer konuşabiliyorsak) anadilimizde konuştuğumuzda, anadilimizde yaşıyoruz demek.

Siyah Kare, Kazimir Maleviç, 1915. “İmgenin sıfır noktası.”

Şiirin dil hakkındaki her düşüncede belirmesi benim için olağan bir şeye dönüştü. Bu sefer çağrışım Ágota Kristóf’tan geldi. Okumaz Yazmaz kitabında çocukluğundan bir imgeyi anlatıyor; çok küçük yaşta çektiği zorunlu göç acısını hafifletmek için gece gündüz okumaya ve nihayetinde yazmaya başladığını söylüyor. Gece lambasını yanına alıp okuyor, ağlıyor, ama bir yerden sonra kendisi de cümleler kurmaya başlıyor ve yazıyor. Aklındaki cümlelerin ses kazandığını, bir ritim tutturduğunu, aslında bunların birer şarkıya ve şiire dönüştüğünü görüyor. (s. 14-17) Bilmediğimiz bir dilde yapabileceğimiz en kolay şey, dilin de öncesinden beslendiği için şiir (şiir yapmak) olabilir mi, düşünmek lazım. Düşüneceğim, ama oraya varmadan, kendi yazımı Kristóf’un yazısıyla bitireceğim:

“Başlangıçta yalnızca tek bir dil vardı. Bu dil nesnelerdi, şeylerdi, duygulardı, renklerdi, rüyalardı, mektuplardı, kitaplardı, dergilerdi. Başka bir dilin var olabileceğini, bir insan evladının anlayamayacağım bir kelime telaffuz edebileceğini hayal bile edemezdim. Annemin mutfağında, babamın okulunda, Gueza Dayı’nın kilisesinde, sokaklarda, kasabadaki evlerde ve anneannemle dedemin şehirdeki evinde herkes aynı dili konuşuyordu, başka bir dilin esamesi bile okunmuyordu. Kasaba civarına yerleşmiş Çingenelerin başka bir dil konuştuğunu söylüyorlardı ama ben bunun gerçek bir dil olmadığını, tıpkı küçük kardeşimiz Tila anlamasın diye Yano’yla uydurduğumuz gibi, yalnızca kendi aralarında anlaşmak için uydurdukları bir dil olduğunu düşünüyordum.
(…)
Bir yıl sonra başka yabancı askerler işgal etti ülkemizi. Rusça okullarda zorunlu ders haline geldi, diğer yabancı dil dersleri yasaklandı. Kimse Rusça bilmiyor. Almanca, Fransızca, İngilizce öğretmenleri birkaç ay boyunca hızlandırılmış Rusça dersleri alıyorlar ama dili öğrendikleri yok aslında, öğretmek gibi bir istekleri de yok. Her halükârda öğrencilerin öğrenme arzusu da yok.
(…)
İşte böyle, yirmi bir yaşımda İsviçre’ye ve tamamen tesadüf eseri Fransızca konuşulan bir şehre geldiğimde bana tam anlamıyla yabancı bir dille karşılaşıyorum. Bu dili fethetmek için verdiğim mücadele burada başlıyor, hayatım boyunca sürecek uzun ve zorlu bir mücadele. Otuz yılı aşkın bir süredir Fransızca konuşuyorum, yirmi yıldır Fransızca yazıyorum ve bu dili hâlâ bilmiyorum. Hatasız konuşamıyorum, sık sık başvurduğum sözlüklerin yardımıyla yazabiliyorum ancak.

İşte bu nedenle, Fransızcaya da düşman dil diyorum. Bunun bir başka nedeni daha var, çok daha beter bir nedeni: Bu dil yavaş yavaş anadilimi öldürüyor.” (s. 21-22)

Sözü Pierre Bourdieu’ye getirmedim ama unuttuğumdan değil, dilin bir kültürel sermaye aracı olarak da yarattığı devasa uçurumları biliyorum. Anadilini unutayazan büyükannem için kâğıda döktüm bunları. Yazarsan sen de üstüne düşeni yapmış olursun diyen ve “Deneyim” adını uzatan Çocuk beni bekliyor diye yazdım. Dünyanın bütün dillerini öğrenmeyi istemek belki  budalalık olacak; o yüzden, dilerim herkes özgürce yaşayabilsin, kendi dilince. Bunu istememek kötülük olur.