Evrenin sessizliğinde bir baba ile oğula ağıt
“Ekolojik bilinçle metafizik duyarlılığı birleştiren nadir romanlardan biri olan Hayranlık, çağımızın en insani sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Dünyayı anlamak mı daha zor, yoksa birbirimizi anlamak mı?”
Richard Powers (kolaj)
Hangi çocuk gecenin bir yarısı yıldızlara bakıp yalnız olup olmadığını sormamıştır kendisine? Gecenin tekinsizliğinde yıldızlara fısıldanan bu soru, kendi varlığını anlamlandırma çabasıdır büyük ölçüde. O saf merak, o tarifsiz yalnızlık hissi belki de insanın evrenle kurduğu en dürüst bağdır. İnsan göğe bakmayı bıraktığında, gerçekte kendine bakmayı da bırakır.
Fermi Paradoksu yıldızların sonsuz gibi göründüğü bir evrende yankılanan bir sessizliktir aslında. Evren milyarlarca galaksiyi, her galaksi, milyarlarca yıldızı ve her yıldız yaşamı barındırabilecek sayısız gezegeni kuşatır. Böylesine zengin bir sahnede insan zihni kaçınılmaz olarak şu soruyu sorar: “Peki ama herkes nerede?”
Bu soru İtalyan fizikçi Enrico Fermi’nin bir öğle yemeğinde sorduğu basit bir cümleden doğmuştur, fakat o günden bu yana insanlığın kozmik yalnızlığını sorgulayan bir yakarışa dönüşmüştür. Belki de uygarlıklar vardır, ancak birbirlerinden ışık yıllarıyla ayrıdır. Ya da belki de biz kozmosun karanlık bir sessizlik döneminde doğmuş, yalnız bir kıvılcım olmaya yazgılıyızdır.
Oysa pekâlâ sessizlik bir yokluğun değil, bir uyarının işareti de olabilir. Belki diğer uygarlıklar sessizliği seçmiş, kendi varlıklarını gizlemişlerdir, çünkü evrenin karanlık ormanında ilk konuşan av olacaktır. Fermi Paradoksu bu ihtimallerin arasında asılı kalmış bir aynadır. İnsanlığın hem merakını hem korkusunu yansıtır. Gökyüzüne baktığımızda yıldızların parıltısında kendi yalnızlığımızı görürüz ve belki de en büyük keşif uzayın derinliklerinde değil, içimizde saklı olan bu sessizliğin anlamını çözmektir.
İşte Amerikalı romancı Richard Powers da, bir anlamda bu paradokstan yola çıkarak Hayranlık romanında gözünü hem yıldızlara hem de insan zihninin en karanlık köşelerine dikiyor. Bilim evreni anlamak için, edebiyat kendimizi anlamak için kullandığımız dil. İkisi birleştiğinde ortaya çıkan şey insanın hem kozmosla hem kendi iç evreniyle kurduğu en derin diyaloğa dönüşüyor.
Hayranlık
çev. Kıvanç Güney
İthaki Yayınları
Eylül 2025
344 s.
Karşımızda bu temalarla tüm hayatı boyunca ilgilenmiş bir kalem var. 1957’de Evanston’da doğan Richard Powers, metinlerinde insan aklının ve doğanın iç içe geçmiş karmaşık örgüsünü sorgulamayı seviyor. The Overstory’de (Her Şeyin Hikâyesi) ağaçların dilini duyarken, Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandığı The Echo Maker’da hafızanın kırılganlığında insan kimliğini arıyor, Galatea 2.2’deyse nöral ağlardan oluşan bir yapay zekâ programını merkeze alarak modern bir Pygmalion hikâyesi kurguluyor. Powers’ın dünyasında insan doğanın efendisi değil, onun organik bir uzantısı, büyük bir sistemin küçük bir parçası. Bugün Amerikan edebiyatında Powers, Don DeLillo’nun entelektüel mirasını devralan, ancak doğaya dönük yeni bir bilinç dalgasını başlatan bir figür olarak kabul edilmekte. Bunu yaparken de bir yönüyle Pynchon’un entropi temalarını ve Joyce’un çoksesliliğini anımsatmıyor değil.
Powers’ın ABD’de 2021’de yayımlanan Hayranlık (Bewilderment) romanı, doğayı adeta bir karakter gibi konuşturan şiirsel üslubu ve duygusal hikâyesiyle büyük bir ilgi gördü. Hem Booker Ödülü kısa listesine hem de Oprah Winfrey’nin kitap kulübü seçkisine girdi. Bu durum elbette romanın popülaritesini daha da artırdı. “Bewilderment” kelimesi Powers’ın romanına seçtiği sıradan bir isim değil. Eski İngilizce kökeniyle “yabanileşmek, vahşiliğe geri dönmek” anlamına gelen bu sözcük modern dünyada yitirilen bir duygu durumunu anlatmakta. Hayranlık, şaşkınlık ve korkuyla karışık büyülenme… Roman, Platon’un Devlet’indeki mağara alegorisini anımsatır bir yönüyle; insanlığın karanlıktan ışığa çıkışındaki o kör edici an, gölgelerden gerçeğe, yapaydan doğala, yabancılaşmadan birlikte varoluşa geçişteki sarsıcı duraksama. Romanda oğulun babasına sorduğu her, “Bu gerçek mi?” sorusu, bu felsefenin somutlaşmış halidir adeta. Çocuk, yetişkinin unuttuğu o saf, ürpertici ontolojik şaşkınlığı taşır; dünya hâlâ mucize, hâlâ tehdit, hâlâ kutsaldır.
Hayranlık romanının merkezinde bir baba-oğul ilişkisi var. Kabul edelim ki, edebiyatta baba-oğul ilişkisi, insan ruhunun en yaralı alanlarını, o eski, sonsuz çatışmayı merkeze alır. Bu ilişki, sevgiyle rekabetin, özdeşleşmeyle kopuşun birbirine dolandığı bir yüzleşme alanıdır. Hayranlık’taki baba ve oğul ilişkisi de, yoğun bir duygusal bağ, kayıpla başa çıkma çabası ve oğulun sıradışı zihninin yarattığı güçlükler gibi karmaşık temalar üzerinden işlenmektedir. Bir astro-biyolog olan Baba (Theo) ve oğul (Robin) arasındaki ilişki, Robin yedi yaşındayken vefat eden annenin (Alyssa’nın) anıları ve mirası etrafında şekillenmektedir. Baba genellikle annenin yapmayı sevdiği şeyleri yaparak veya anneden öğrendiklerini uygulayarak ebeveynlik yapmaktadır. Roman bir yandan babanın oğluna duyduğu sınırsız sevgiyi ve onu mutlu etme çaresizliğini tasvir ederken, diğer yandan insanlığın kendi gezegenine ve evrendeki yerine dair hayretini sorgulamaktadır.
Robin farklı bir çocuktur. Doktorlar tarafından değişik zamanlarda farklı tanılar almıştır. Bazıları onda Asperger sendromu olduğunu söylerken, bazı doktorlarsa obsesif-kompulsif bozukluk tanısı koymuşlardır. Otoriteye karşı çıkan, okulda sorun yaşayan ve yoğun duygusal patlamalar gösteren Robin, aynı zamanda ansiklopedik bilgilere odaklanabilen, inanılmaz derecede keskin bir hafızaya sahip ve detaylı eskizler yapabilen parlak bir çocuktur. Theo oğluna konan tanıların hiçbirini kabul etmez. Robin’in düzensiz davranışlarının nedenini annesinin ölümüne ve köpeklerinin kaybına bağlar.
Kendilerini yapayalnız hissettikleri bu dünyaya karşı baba-oğulun tek yapabildikleri, dünyadaki acımasız gerçeklerden kaçmak ve derin soruları keşfetmek için bilimi ve hayal gücünü kullanmaktır. Theo, Robin’i rahatlatmak ve onu zorlu gerçekliklerden korumak için, kendi astro-biyoloji bilgisiyle yarattığı, uzayda keşfedilmemiş gezegenlere hayalî yolculuklar düzenler. Yaşamın başka nerede ve nasıl var olabileceğine dair kozmik bir spekülasyon oyunu oynarlar.
Theo’nun bilimi bir tür dua gibidir; gözünü yıldızlara dikerken aslında yeryüzünde anlam aramaktadır. Robin’in doğaya karşı duyduğu sınırsız sevgiyse, Powers’ın eserlerinde sıkça rastladığımız bir temayı yeniden gündeme getirir; doğayı yalnızca bir fon olarak değil, yaşayan bir varlık olarak görmek. Hayranlık insanın evrendeki yerini sorgularken, bir çocuğun saf merakıyla yetişkin dünyanın kederi arasında salınan bir duygu haritası çizer.
Romanın dönüm noktası, Robin’in öfke ve kaygı sorunlarını çözmek için deneysel bir tedaviye katılmasıdır. Bu tedavi, Robin’in beynindeki aktivite desenlerini, annesi Alyssa’nın daha önce kaydedilmiş beyin haritasına uydurmayı amaçlamaktadır. Theo başlangıçta şüpheci olsa da, bu tedavi sayesinde Robin, annesinin duygusal durumunu taklit etmeyi öğrenerek daha sakin, empati kurabilen ve odaklanma sorununu kısmen çözmüş bir çocuğa dönüşür. Ancak her şeyin bir bedeli vardır. Bu gelişim romanın trajik sonuna doğru tersine döner. Aşırı empati ve çevresel yıkımın farkındalığı Robin’in dünyasını yavaş yavaş karartacaktır.
Romanın baştan sona taşıdığı “kaybolmak ve anlam aramak” teması Powers’ın dilinde hem kozmik hem içsel bir yankı bulur. Hayranlık yalnızca bir baba-oğul hikâyesi değil, bunun yanında insanın yeryüzündeki yerini yeniden tanımlama çabasıdır. Robin’in zihinsel farklılıkları, toplumun normlarına karşı bir direniş biçimidir aynı zamanda. Onun fazla duyarlı doğası, aslında dünyanın acısını daha derinden hissedebilme yetisidir. Theo’nun bilimsel bakışıyla Robin’in duygusal sezgisi arasında kurulan karşıtlık, romanın merkezindeki çatışmayı oluşturur. Bilim mi kurtarır, yoksa sevgi mi? Powers bu ikisini birbirine yaklaştırarak, akıl ile duygu arasındaki uçurumun kapanabileceğini gösterir. Nörobiyoloji, evrim, ekoloji ve yas… Hepsi aynı evrende, aynı cümlede birleşir.
Romanın sonu Powers’ın sunduğu temel edebi düşüncenin kabulüdür. Evren ne kadar büyük olursa olsun, en büyük keşif iç uzayda yatmaktadır ve yaşamın kendisi zaten yeterli bir mucizedir. Romanın temel tezi, gerçek hayretin ve en büyük bilimsel keşfin dış uzayın sonsuzluğunda değil, bizzat yaşadığımız gezegenin karmaşık, kırılgan ve mucizevi “iç uzayında” yattığıdır. Kabul edelim ki, insanlığın kendi gezegenine ve birbirine duyduğu şefkat, dışarıdaki hayatı arama çabasından çok daha acil ve zorlu bir keşif alanı sunmakta. Roman boyunca doğa yalnızca bir fon değil, bir karakter, hatta bir anne figürüdür. Robin’in hayvanlarla, kuşlarla, nehirlerle kurduğu ilişki, modern insanın kaybettiği bir bağın yeniden inşasıdır aynı zamanda. Bu yönüyle Hayranlık, ekolojik bilinçle metafizik duyarlılığı birleştiren nadir romanlardan biridir.
Powers’ın romanı çağımızın en insani sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Dünyayı anlamak mı daha zor, yoksa birbirimizi anlamak mı? Metin, bir babanın bilime, bir çocuğun doğaya, bir insanın insana duyduğu inancı sorguluyor. Theo ve Robin’in hikâyesi yalnızca bireysel bir kaybın değil, kolektif bir bilincin hikâyesidir. Powers bize şunu hatırlatır: Belki de insanlığın kurtuluşu yıldızlara ulaşmakta değil, toprağın altındaki kökleri yeniden hissetmekte gizlidir.
Romanı bitirdiğimizde aklımıza ister istemez şu düşünce gelir; büyümek belki de unutmaktır: Gökyüzüne bakmayı, rüzgârın sesini dinlemeyi, bir yıldız kayarken dilek tutmayı...
Önceki Yazı
Deleuze ve resim (IV):
Çağdaş resim, sinyal-mekânlar ve modülasyonlar
“Diyagramın ötesinde, ardında, kökeninde bulunan sinyal-mekân ve modülasyon, resme dair bize ne söyler? Öncelikle: Resmin ressamdan ve onun resminden ibaret olmadığını.”
Sonraki Yazı
Gecikilmiş hayata gerilerden bir hayıflanma tribi:
Sonuna Yetiştiğim Şarkılar
“Yordanka Beleva’nın Keder isimli kitabındaki şu müthiş cümlesine denk düşen bir semantiği var bu kitabımın: 'Hiçbir şey yarım kalan kadar kalıcı değildir.' Sık sık düşünmüşümdür, yaşanmış şeyler mi daha acıtıcı, yoksa yaşanmadan kalmış olanlar mı diye. İkinci olasılık her zaman baskın çıkmıştır. ”