• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gecikilmiş hayata gerilerden bir hayıflanma tribi:

Sonuna Yetiştiğim Şarkılar

“Yordanka Beleva’nın Keder isimli kitabındaki şu müthiş cümlesine denk düşen bir semantiği var bu kitabımın: 'Hiçbir şey yarım kalan kadar kalıcı değildir.' Sık sık düşünmüşümdür, yaşanmış şeyler mi daha acıtıcı, yoksa yaşanmadan kalmış olanlar mı diye. İkinci olasılık her zaman baskın çıkmıştır. ”

Hüseyin Köse

MAZLUM VESEK

@e-posta

SÖYLEŞİ

27 Kasım 2025

PAYLAŞ

Şair-akademisyen Hüseyin Köse’nin son şiir kitabı Sonuna Yetiştiğim Şarkılar, geçtiğimiz nisan ayında Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Kitap kayıplar, yarım kalmışlıklar ve yıkım kavramları etrafında biçimlenen bir yas alıştırması olduğu kadar, ülkenin yakın tarihine damgasını vuran kimi politik ve dramatik olaylara ilişkin tanıklığıyla da bastırılmış seslere kulak vermeye çağırıyor okuru. “Hatay’ın yıkılmasıyla birlikte, son şiirsel devrik cümlemizi de kaybettiğimizi” belirten; devamla, “göğün bir kalbi olsa mutlaka orada atardı” diyen Köse ile, hayatı ve Hatay’ı, şehrin gürültüsü içinde filizlenen umutlu ezgileri, “sıradanlığın bilgisiyle” “üstün insan” olmayı deneyimleyen, gerçekteyse kitle medyasının dopamin döngüsüne ve onay kültürüne tutsak düşmüş günümüz bireyini, ‘90’ların toplumsal ve kültürel iklimini, ülkenin yakın siyasal atmosferinden şiire sızan kimi sesleri, olayları ve dramları, gitgide kıvamı daha da koyulaşan hüznü konuştuk.

Siz ithafları seven bir şairsiniz. Ancak son kitabınız bir kişiye değil, depremin yıktığı kente, Hatay’a ithaf edilmiş. Neden Hatay? Bu şehrin kitabın genel semantiği açısından ifade ettiği şey nedir?

Hüseyin Köse
Sonuna Yetiştiğim Şarkılar
Ayrıntı Yayınları
Nisan 2025
112 s.

Her kitabın bir duygu yapısı var bende. Eminim birçok yazar ve şair için de öyledir. İlk şiir kitabım Üzülmüş Evler Kraliçesi’nin ana duygusu “küs”tür söz gelimi. Aşırı irtifa kazanmış bir yalnızlıktan doğar küs. Bazı kapılardan yorgun dönülmüştür, evdeki bazı şeylerin sonuna gelinmiştir, dik dik bakmaların frekans aralığı gitgide daralmıştır daha da, birine kırılmışsındır ama sanki tüm şehir onun tarafında saf tutmuştur, “gölgenin şeklini dağıtacak bir ışığa doğru yürürken” (s. 101) tam, aniden karanlıklar içinde kalmışsındır, vs. Kısaca hayatı düzleştiren zamanların devrik cümlelerinde palazlanır küs. Dışarının uğultuları kesildiğinde, iç dünyanın daha da genişleyip derinleşmesinden. İçe kapanmayı çevreyle sağlam bir mutabakata bağlayan, yalnızlığı makul bir mesafeden güvence altına alan, zamanın gürültüsünü sessizlik ve huzurla ikame eden bir duygu durum biçimi, burada kastettiğim. Mahvedici Melek’teyse yenilgilerle yenilenmek şeklinde ifade edebileceğim bir haletiruhiyenin egemenliği belirgindir daha çok. Acı veren şimdiyi eskitmek için geçmişe yönelmek gibi bir düşünce ya da belki. O nedenle akış güçlüğü olan, statik, hülyalı, yavaş akan bir kitaptır. Yavaşlığı, dilinin, mazmunlarının ağırlığından gelir biraz da. Farsça, Arapça sözcükler, terkipler, vs. Tanımadığım bir dilin yabancılığına içimi döktüm de diyebilirim pekâlâ Mahvedici Melek için. Orada Olmayan Adam’ın mukaddem yargısı ise, “etki edememek”tir dünyaya. Deyim yerindeyse, varoluşsal pasifliğin “film çekimi”. Şiir kişisi bir dolu zafiyetten, etkisizlikten, yetersizlikten malul bir kimsedir. Tıpkı Coen Kardeşler’in aynı adlı filmlerinde betimledikleri Ed Crane karakteri gibi. Unutma Mesafesi, –indirgemecilik tuzağına düşmek pahasına– belleksizliğe adanmış bir kitap diye düşünüyorum, şahsi bir dizi olay ve durumla birlikte. Büyük bir mesafe telaşının içinden doğmuş gibi “darmadağın”. Unutmak için fazla aceleci olduğumuz bir çağa ağıt da denebilir rahatlıkla. Taşlara Düğüm’de ihtimal dahilinde olanın imkânsızlığına yönelik yılgın bir vurgu göze çarpar yakından bakılınca; bazı meseleler öyledir, çözümü zordur ya da yoktur, taşlara düğüm atmak kadar imkânsızdır. Ziyan Balkonu’nda hayatı uzaktan seyrediş var; bir türlü akışa dahil olamayış, genelin sonsuz bir rutine hayat veren uğultusuna uzaktan bakış – ki, uzaktan seyrettiğin şey kendi hayatınsa ziyandasındır, uzaktaysan ruhunu kurtarmışsındır sonu gelmez hayhuyların elinden. Bu hal beyanının başka birçok çeşitlemesi yapılabilir: Akçeli hislenmelerle, materyal sevinçlerle, alçıdan duygularla biçimlenmiş bir dünyada egemen mutluluk vaadinin içinde değilsen, ziyandasındır; ziyandaysan, ruhunu kurtarmışsındır, vs. Sonuna Yetiştiğim Şarkılar’ın ana duygusuna gelince; iki kelimeyle, “kayıplar” ve “yıkım”. Vaktinde yetişilememiş hayata geriden bir hayıflanma tribi belki de. Bulgar yazar Yordanka Beleva’nın Keder isimli kitabında zikrettiği şu müthiş cümleye denk düşen bir semantiği var Şarkılar kitabının: “Hiçbir şey yarım kalan kadar kalıcı değildir.” Sık sık düşünmüşümdür, yaşanmış şeyler mi daha acıtıcı, yoksa yaşanmadan kalmış olanlar mı diye. İkinci olasılık her zaman daha baskın çıkmıştır.

6 Şubat 2023 depreminden sonra Hatay.

Hatay konusuna gelince... Hatay, aynı coğrafyada yaşayan farklı kimlikler, mezhepler, inançlar, eğilimler, zıtlıklar, yaşantılar için yapıcı, birleştirici, güçlü bir simge. Neredeyse cümle karşıtların birliğini tek başına temsil edecek nitelikte bir büyük mecaz. Hoşgörünün, etnisite çeşitliliğinin, kültürel etkileşimlerin, alaşımların, birbirine benzemeyen hayatların karşılıklı ve daimi hoşnutluğunun; muhterem, müstesna ve “el emin” komşuluğunun, geleceğe dönük iyimser hayallerin mecazı... Özellikle de “mağrurun hatırlamadığı, mağdurunsa bir türlü unutmadığı” bir dünyada, barışın, dayanışmanın, birarada yaşama kabiliyetinin, hakkaniyetli bir varoluşun haysiyet anıtı. Hatay iki yıl önce görülmemiş bir zelzeleyle yıkıldı, evet, ama kolektif deneyimler repertuvarı, rengârenk insanlar topoğrafyası hâlâ belleklerde capcanlı. Ve yokluğun gerçekliği her zaman daha sarsıcı, daha kışkırtıcı, daha kalıcı, çekilmiş bir dişin boşluğu gibi de hatırlatıcı olduğuna göre, Hatay’da yıkılan, yok olan şey yalnızca bir şehir değildi; derin bir anlayış ve hoşgörü olanağının tükenişi gibi bir şeydi adeta. Böyle hissetmiştim. Bir gecede yitirilmiş ve telafisi hayli güç simgeleri, değerleri, insanlarıyla, Hayat bir süreliğine gitmişti. Bir de babamın birkaç uzak akrabasının yaşadığı şehirlerden biriydi Hatay, en çok orasıyla ilgili felaket haberlerini izlerken elini yumruk yapıp göğsünü dövdüğüne şahit olmuştum. Bu sonuncu görüntüyle birlikte, umumi afete bir de soy zincirindeki beklenmedik çatırtı eklenmişti. İthaf hem genel vaziyetin hem de bu türden şahsi bir gerçeğin hatırlatılması. Hatay’ın yıkılmasıyla birlikte, en şiirsel, en devrik cümlemizi de kaybettik sanki. Şehirle şiir fıtraten genelde birbiriyle pek geçimli şeyler değildir ama eğer bu durumun bir istisnası varsa, o yine Hatay’dır. Murathan Mungan başta olmak üzere, birçok usta şairin ömrünün ahir zamanında yerleşip yaşamak istediği yerlerden biriydi Hatay. Göğün bir kalbi olsa orda atardı diyeceğim handiyse, eğer fazlaca abartı sayılmazsa. Özetle, “Dedim Redifli Gazel”de de yazdığım gibi; artık “Bir enkazdan arta kalan her kuş/ tüylerini Samandağlı bir semaya dökebilir.” (s. 51)

“Üstün İnsan Baladı” şiiriniz tasavvuf ehli kişi olarak görülen kalenderleri anımsattı bana. Yapayalnız, kimsesiz, kentin bitimsiz kargaşasına sıkışmış bir kalenderlik. Bu konuda neler söylersiniz?

Aslında ithaftan da anlaşılacağı üzere, İzmirli bir şair ve yaşadığı ruhsal dramla ilgili bir şiir “Üstün İnsan Baladı”. Elbette kalkış noktası olarak. Bunu söylemek bana düşmez ama, art alanında gündelik ve uçucu olanın, belli bir telos’tan, amaçtan, erekten, sorumluluktan, tutkudan uzak ve yüzer-gezer yaşamaların, sıradanlığın yaşam bilgisiyle başımıza “üstün insan” kesilenlerin, kitlesel onay kültürünün ve sosyal medyanın dopamin tuzağına düşmüş günümüz insanının sahte sancılarına yönelik de başlı başına bir reddiye “Üstün İnsan Baladı”. Ardışık biçimde “Biz kim miyiz?”, “Onlar kim mi?” vb. soru seçenekleri düzleminde kurgulanan ve devamında bu sorulara verilen yanıtlarla ilerleyen ikili bir karşıtlığın hangi tarafında saf tuttuğunuz meselesi, burada asıl önemli olan. Sözünü ettiğin kalenderliği, bir tür yüce gönüllülük hali, olgunluk ve tecrübi yaşam bilgeliği diye anlıyorum. Bu durumda, şiir öznesine yönelik konumlandırma ibresi bilgeliğin ve ağır başlılığın göstereni olan “biz”den yana düşüyor kaçınılmaz olarak. Biz kim miyiz? sorusuna yanıt olarak verilen “Aranışı gecelerin üstüne kalan kimse işte o” (s. 19) dizesinde dile gelen özneden yana. Haliyle, Biz’in karşıtı da şöyle şekilleniyor aynı mantığa göre: Onlar, yani “üstün insan” kim mi? “Darasında boğulmuş/ Çok aranan çok istenen çok sevilen biri ama yarası yok!” (s. 19) Çoğaltılabilir bu ayrımlar daha da. Ama sanırım burada asıl “yara” mevzuu ayırt edici bir karakteristik olarak önemli. Daha önce “güneş yanığı tenini yara zannedenlerin” baş edilmez arsızlığından söz etmiştim. Siyaseten doğruluğun ve eyyamcılığın, konu toplumsal duyarlığa gelince, her tuşa basan simsarlarından. Acı çekenlerle birlikte acı çekermiş gibi görünmenin gösteriye dönük acınası melodramından! Hayat kimimizi gerçekten trajik koşullar, tercihler, yaşamlar, cendereler içine hapsederken, şehrin konforlu muhitlerinde zevk edenlerin çıkardıkları gürültünün sessizliği daha da görünür kılmasıysa “biz”in haklılığına delalet olsa gerek. Ya da hakikatin er geç ortaya çıkma huyuna. Yukarıda Hatay konusunda zikrettiğim yorumlama çerçevesini dışarıda tutarak söylersek, şehir ve kalenderliğin yan yana gelemeyişi son derece anlaşılır bir şey diğer taraftan. Çünkü öteden beri bozrak, ücra, çilekeş bir havası vardır kalenderliğin; yetingen, kanaatkâr, sabırlı, münzevi, en afili manzaralara bile doygun bir yaban aurası. Tasavvuftan ziyade geleneksel-modern karşıtlığına daha yakın. İbni Haldun yaklaşık bin yıl öncesinden yetkin bir kıyasla teşhis etmişti sorunu, göçebe ve yerleşik hayatın açmazlarını, birbirine benzemezliğini, ikincisinin meziyetleri hilafına sayıp dökerken. Ezcümle asıl dram, dün olduğu gibi bugün de olamamanın, duyamamanın, yaşadıklarının hakkını verememenin batağına saplanıp kalmışlarla, “biraz daha olmalıyım diyen kim varsa onun yerine de olarak” (s. 20) yaşayanlar arasında hüküm sürmekte…

“Anka” şiirinizin son kısmında sizin şiirlerinizde pek rastlamadığım türden bir ritim ve uyak savrulması var. Son üç bölümün ikisinde ilk mısralardaki tekrar ve ritim ilginç. Buraya gelene kadar koşar adım konuşan bir tip var oysa. Neden burada böyle bir ritim tercih ettiniz?

Hüseyin
Köse

“Anka”, her şeyden önce en bohem şiiri kitabım. Aynı zamanda şiirde şahsilik ilkesinin en ete kemiğe bürünmüş örneği. İzmirli ilk gençlik yıllarımın aşk ve sarhoşluk hallerinin kaydını tutan bir şiir. Kumanyası da buradan geliyor doğal olarak. Lirizmi, coşkusu, teklifsizliği, delişmenliği, melankolisiyle hayatın kuşluk vaktinden. Sonrası akşam kızıllığı, yenilgiler altarı, türlü hayal kırıklıkları, terk edişler/edilişler ve kayıplarla ilerleyen bir ruhsal külçeleşme batağı. Yarasıyla konuşur gibi konuşan, övgüsünü de sövgüsünü de aşikâr eden, yalansız dolansız bir Neyzen akrabalığı. İlk duygusal tökezlemelerle peydahlanmış bir yürek vurgunu hadisesi aynı zamanda. Yani fazlasıyla mahrem, ziyadesiyle aleni bir mavranın iç dökümü. Şiir kişisine beklenmedik biçimde tebelleş olan badirelerin uç vermesiyle, coşkunun temposu da yerini ağır aksak bir kedere bırakıyor haliyle, belki ondan. Teknik açıdansa İlhan Berk’in şu poetik vasiyetiyle ilgili biraz: “Dağıt ritmi, tekdüze olmasın.” Hangisi olursa olsun, “Kızlarağası Hanı’nda, kuş gümüş tezgâhında” (s. 26), hayatımızda “eksilen renkleriyle” birtakım dalgalanmalar var. İlk eksilme çocukluğun büyülü dünyasından ilk gençlik evresinin gölgeli evrenine geçerken vuku bulmuştu: Ağaçlar birdenbire gölge yapmaya, ateş yakmaya, kuşlar konuşmayı bırakıp garip sesler çıkarmaya başlamıştı. Sonra daha başka hayal kırıklıklarının daha başka mahvoluş teknikleri izlemişti bu görüntüyü. Severken bile, sevmeyenlere bakarken bile bakmayanların güvensiz siluetleri eklenmişti, vesaire. İlerleyen yaşlardaysa, ritim iyiden iyiye bozuldu anlayacağın. Bu şiirde akışın ritmi son bölümde kopuyorsa, o âna kadarki maceraya ilişkin çıkarılan z raporunun vahametindendir! Sonlardaki “soyka” sözcüğünün imlediği şey de yaşamsallık ve lirizm parantezinin sözünü ettiğin hüznün üzerine kapanışını haber verir. Bir de yaşadıkça, baştaki idealizmin duvara tosladığı, günbegün ömür teknesinin yara aldığı bir koca gerçeklik kayası var. Hal buyken, ritim nasıl tutsun! Artık bir kez bu aşamaya gelmişsen, kendini sadece yaşadıklarından fazlasını konuşmak zorunda hissetmez, yaşadıklarını unutmayı da mükemmelen bilirsin! Böylece iç ve dış koşullar arasındaki makas gitgide genişler daha da kapanacağına... Sonra ne mi olur? Yine şiir yanıtlasın bunu da: “Sonra herkes yeni bir hikâye uydurur gölgesi gövdesinden koparken kendine...” (s. 26)

“Yanan zürafa sokağında geçti çocukluğum” dizesiyle başlayan şiirinizde dönem ve masal iç içe yürüyor. 1990’lar değinisi dikkat çekiyor. Sonlarda masal imgeleri bitiyor ve “İzmir Konak asfaltı” başlıyor. Kent, masalı burada neden susturuyor?

Sevgili Mazlum, kent masalı hep susturur. Hayhuyuyla, bedenlerin gürültüsüyle, duyguları, hisleri, kalp atışlarının gümbürtüsünü envanterlerden düşen vahşi ritmi ve hızıyla. Orta halli bir masal ambiyansı için gerekli motiflerden yoksundur kent ortamı. Orada ne saklı ormanların uğultusu, ne mantar kolonileri arasında yaşayan hobbitler, ne konuşan bitki ve hayvanlar, ne de mütevazı, ahşap kulübeler vardır. Asfaltın başladığı yerde, metropol yaşamının duygusuz, merhametsiz, suratsız, mekanik ve metalik gerçekliğini buluruz hep. Tanıl Bora’nın deyişiyle, “medeniyete kat çıkan beton”u... Asfalt, zift, bina, arsa, beton, mülk. Eğer bir şehirde binaların boyu ağaçlarınkini geçmişse, toprağın kokusu mermere yenik düşmüşse, geceleri yıldızlar sokak lambalarından daha sönük kalıyorsa, o şehirde zaten düş de, hayal gücünün kaynakları da çoktan kurumuştur! Asfalt, beton, otoban, petrol, hız: Otomobil, çelik ve teknolojik mülkiyet saplantısının kutsanmış diyarlarıdır tüm bunlar. Masalın büyülü evrenini değil sadece, düşüncenin akışını bile her saniye kesintiye uğratır soğuk kent estetiği ve onun yararcı işlevselliği. Çocukluğun hesapsız kitapsız oyunlarına, sokakların sonsuzluğuna, rekabetsiz oyun güdüsüne yer yoktur şehirde, hele de metropollerde hiç! Dahası, büyük şehrin mimari dokusuna öykünen köy ve kırsal bölgelerde bile durum aynıdır; çıkarsızca merhaba denecek bir gönül dostu, çıkılacak sokak da kalmamıştır artık, kapıların dışında hüküm süren türlü tedirginlikler ve güvensizlik nedeniyle. Birbiriyle konuşmayan evlerin sırt sırta vermiş muhayyel yakınlığı garip ve ürkütücü bir yalnızlık ve terk edilmişlik izlenimi yaratır zihinde. Öyle bir yabancı aşinalık halidir ki bu, herkes herkesin dikizci egemeni gibidir adeta. Kimse rahat ve huzurlu değildir, mutlu zaten değildir, göz hapsinin faili bizatihi karşı komşu olunca, evin içi de dışı gibi bir hapishane olup çıkar hemen. Ve nasıl bir iletişim çağıysa bu, insanların birbirleri hakkında sahip oldukları bilgiler karşılıklı anlayış ve güven değil, tedirginlik yaratıyor! O yüzden “Yanan zürafa sokağında geçti çocukluğum” demişizdir, “kuzgun bakışları camlarda baykuş sapanıyla avlayarak...” (s. 27) diye de eklemişizdir ardından. Aynı nedenle “tamponsuz tarih”ten söz etmişizdir, herkesin miladı kendi hezeyanıyla başlattığı bir çağ için. O yüzden “yakın komşuların buharına/mesafelerin oyuğunda yer açarak” (s. 31) geçip gitmişizdir kimi uğultulu eşiklerden.

Salvador Dali, Yanan Zürafa, Basel Sanat Müzesi, İsviçre.

Bir de biliyorsun, “Yanan Zürafa”, Dali’nin ünlü bir tablosunun adıdır. Mavi alevler içinde yanan bir zürafayı betimler. Ateşin mavi alevi hayal gücünü kışkırtmakla kalmaz yalnızca, alttan alta gizli bir umudu haber verircesine, yakıcı vahşet ateşini soğuk, buzdan bir panzehire dönüştürür. Eğer bir yerde doğa yanıyorsa, sokaklar da yanıyordur, çocuklar da, bitkiler de, hayvanlar da. Aynı şekilde, insanlık da sokaklarla birlikte yanıyordur. Binlerce yıllık bir söylencedir; modernliğin kendini sürekli tekrarlayan en kadim cürmü, haklılık gerekçesini daha kaynağında kurutan bir aymazlık bilincinden doğmuştur. Asfalt, toprakla bağımızı koparan bir tekinsizlik tertibatıysa, beton binalar gökyüzüyle gözlerimiz arasına çekilmiş karanlık bir perdedir. Yaratıcı imgelem, çocukluğun saf ve masum dünyası, yapmacıksız ve doğal duygular, insana yaban kalmış ama yabancılaşmamış hayatın damarları işte böyle böyle tıkanıp gitmiştir zamanla.

Guy Debord

‘60’ların avangart eğilimli Sitüasyonist sanatsal hareketi tam da büyük kentin bu dangalakça ve düzeysiz karmaşasının elinden hayal gücü yetisini kurtarma denemesiydi. Başta Guy Debord olmak üzere, Sitüasyonist sanatçılar, her muhitin baskın bir duyguyu yansıtması düşüncesinden hareketle “haletiruhiye semtleri” tasarlamışlar, mezarlıklara turistik geziler düzenlenmesini önermişler, tren tarifelerini rastgele ve spontane güdülerin düzensiz tepkilerine tabi kılıp kentin yararcı, işlevsel ve rasyonel mantığını doğaçlamaya, özgürlüğe, hayal gücüne yer açacak şekilde yaratıcı mizansenlerle tepetaklak edecek durumlar inşa etmeye koyulmuşlardı. Asfalta, yön bildiren tabelalara, yönergelere, otobüs/tren/vapur duraklarındaki ölümcül suskunluklara, Baudelaire gibi söylersek, “kent dinamizminin elemine” son verecek büyük reddiyelerle karşı çıkmışlardı. O anarşist ruh, bu şiirde belki de “bakışlarında şehirli korkulardan uzak mezralar gezdirerek” (s. 27) kıyıdan köşeden usulca boy veriyordur.

‘90’lar değinisine gelince... Bence son romantik ve tutkulu yıllarımızdı ‘90’lar. Borderline bir ruh halinin dışavurumunun izleri her yerdeydi. Herkes bir yönüyle kıyıdaydı, çırılçıplak bir yürekle ortada. Ülkenin daha önce benzeri görülmemiş bir söz ve “style” patlamasına, sempati ve gösteri/magazin atağına sahne olduğu yıllardı. Eğlenceliydi ama neşesiyle birlikte... Kimlikler görece çeşitlenmiş, devletin resmî alanı dışında yine görece sivil nitelikli bir kamusal alan yavaş yavaş uç vermeye başlamıştı. Bunda Özalcı liberal ekonominin de büyük payı vardı. Söz konusu ekonomik ve siyasal liberalizmin artçı sarsıntıları, yükselen değerler, gösteriş, tüketim ve fırsatçılığı temel alan yeni bir ‘ahlak’, kimi masum umutları ve özgürlükleri de yedeğine alarak, serbest piyasa dinamikleriyle kol kola almış başını yürümüş, popüler kültür tüm veçheleriyle yaşamın her alanına, mahrem olanın bile en banal kesitlerine varıncaya kadar nüfuz etmişti. Üniversite yıllarımın İzmir’i, daha çok da Bornova’sının görece sükûnetiyle geçti ‘90’lar benim açımdan her şeyden önce. Istırapla ilk etik temas ve ilişki de bu dönemde kuruldu yanılmıyorsam. Bir ara duyguları tümden reddetmeyen bir devrim fikri yürürlükteydi; aşk, şiir ve komünal bir ruh haliyle iç içe yurtseverlik temrinleri. Kimsesiz çocuklar yurdunun fanzinci ve hayata bıçkın çocukları. Birkaç parmak ve avuç ayasıyla ağız mızıkası çalacak maharette bir gençlik. Ve onların dünyasına dahil oluşla birlikte gelen farklı türden sarhoşluk halleri... Byung-Chul Han, “Eşiklerin acısını duyuyorsan turist değilsin demektir” der bir kitabında; işte öyle hıncahınç bir duyumsama feveranı. Bu yıllar benim açımdan, bir yönüyle de romantik hislenmeler, tumturaklı söylemler haznesidir. Sonra işte ilk kitap heyecanı: Üzülmüş Evler Kraliçesi. İlk kitap demişken, çoğunlukla ilk yapıtlar için söylenegeldiği üzere, öne sürülen iddianın asılsız olup olmadığının sınanışına dönük bir zahmetli yekinişi de mutlaka zikretmeli.

Kitapta, ülkenin yakın siyasal atmosferinden sızan kimi sesler, olaylar, durumlar, dramlar var belirgin biçimde. Bebek cinayetleri, yoksulluk halleri, “şehirli Müslümanlar”, Hrant Dink özelinde azınlıklar, savaşlar, haksızlıklar, ihmaller gibi izlekler özellikle “Birçok Şeyin Bakılmamış Boşluğu”, “Bozuk Kan”, “Her Şarkı Eylülde Biraz Eksiltir Kimilerini” isimli şiirlerde iyiden iyiye irtifa kazanıyor. Sizce politik olan da şiire dahil mi?

Carl Schmitt

Kuşkusuz doğrudan sloganik bir edayı odağa almadan da salt estetik biçemin sınırları içinde kalınarak politik bir söylem biçimi inşa edilebilir. Hatta Marx ve Engels’ten Adorno ve Horkheimer’a kadar, estetik modernliğin politikayla ilişkisini sorgulayan birçok düşünür neredeyse bu konuda mutabık gibidir. Bu ve benzeri kuramcılar, özet olarak, dolaysızca politik olunduğunda yazınsal söylemin devrimci etkisinin azalacağı görüşündedirler. Bana da oldukça uygun bir yazınsal tavır gibi görünüyor bu. Politika eğer bizimki gibi bir ülkede her dakika, yaşamın her alanına, her durumun ve koşulun içine sızmışsa, elbette görmezlikten gelinemez. Özellikle son on beş-yirmi yıllık muhafazakâr siyasal iktidarın peyderpey hukuk ve demokrasi dışı uygulamaları ve tasarrufları da hepimize gösterdi ki, Türkiye her şeyden önce bir “Carl Schmitt ülkesi”dir. Tabir bana değil, Besim Dellaloğlu’na ait. Yani devlet bizzat eyleyerek siyaset üreten bir mekanizmadır. Siyasetin asal faili ve öznesidir. O eylemedikçe, ilk fiske ondan gelmedikçe, sivil toplumun siyasetle al veri de yoktur. Siyasal refleksi üretip sonlandıran devlettir bizde. Daha doğrusu, devleti temsilen siyasal partiler, özelde de iktidar partisi. Bir de tabii siyaset-hukuk ekseninde yaşanan kimi garabetlerin hakemliğini yapan konumuyla devlet var. Bu da meselenin ikinci boyutunu oluşturuyor. Bugünse devlet, artık “parti devleti” dışında bir gerçekliğe tekabül etmiyor, ki bu daha da vahim. Siyasetin memleket sathında ürettiği dramın ucu bucağı yok: şiddet, cinnet, saldırganlık, öfke patlamaları, kadın/çocuk cinayetleri, cezasızlık, fırsat eşitsizlikleri, hayat pahalılığı, yoksulluk, adaletsizlik, nepotizm, vs. Bu siyasal iklimin şiddet, çatışma ve dolayısıyla dram üretmemesi mümkün değil zaten. Sözünü ettiğin şiirlerin içeriğine ve lafzına yansıyan örnekler de yaşanan zamana tanıklık açısından önemli.

Söz gelimi bebek cinayeti çetesini alalım. Taksir veya ihmal veya iş bilmezlik değil, taammüden cinayet işlemişler! Haberlere yansıdığı kadarıyla öğreniyoruz ki, “soluğunu kestim” demiş biri. “Çocuğu öldür, elli satürasyonlu bebek mi olur?” diye talimatlar vermiş bir diğeri. Daha buna benzer bir sürü kan donduran ifade vardı HTS kayıtlarında. Türkiye sağlık sektörü tarihinde bir örneği daha yoktu bu örgütlü vahşetin. İnsanlık dışı, vicdan karartıcı, yürek paralayıcı bir eziyetti her bakımdan. Yenidoğan çetesi üyeleri hak ettikleri cezayı aldılar mı, kamu vicdanı rahatladı mı peki? Ya da her şey bitmiş oldu mu onlar cezalandırılınca? Elbette bitmedi, bitmeyecek de, çünkü ahlaki ve siyasal zemin sürekli üretiyor benzerlerini. Bir yerlerde birileri başka başka işkence düzenekleri hazırlayacak yine. Bunların kimi ifşa edilecek, kimi bilinmeden kalacak uzun süre. Ta ki vicdanlı, dürüst ve korkusuz bir gazeteci veya vatandaş çıkıp da durumu ortalığa yayıncaya dek. Sistemli kötülüğe karşı münferit vicdan!

Celal Soycan

Yük o kadar ağır ki... Her cani ve insanlık dışı ölümle birlikte insanlığımızdan büyük parçalar kopuyor, asıl ıstırap verici olan da bu. Bir dizi kopuşla, içimize doğru çığlıklar ata ata insan kalmaya çalışıyoruz. Celal Soycan’dı sanırım, “dünyanın gürültüsüne susarak katlanıyoruz” diyordu. Bizimki de o hesap. Bu tür dramlarla birlikte, azala çoğala, döne savrula gitgide daha da artıyor içimizde büyüttüğümüz hissizlik çölünün ağırlığı. Bir de çamurlu çizmeleriyle ambulansa binmekten çekinen bir maden işçisi vardı ekranlara yansıyan, hatırlayacaksın. Bana Cemal Süreya’nın bir şiirini hatırlattı: Hani, Afyon Garı’nda trene binerken pabuçlarını çıkaran bir kız çocuğunu anlatır. Artık var olmayan, nesli çoktan tükenmiş bir nezaket örneği. Özellikle de iban’la iman tazeleyen bir siyasal zihniyet dönemi düşünüldüğünde... Travma Türkiye! Bu kalıptan başka hiçbir ifade anlatamaz memleketin halini. Kendi köyünde veya aile evinde kayıp veya öldürülmüş çocuklar, kuvözü mezarına dönüşmüş bebekler, öfke ve cinnetinden her köşeye vahşet anıtları diken bağımlılar, göz teması kurmayı sataşma sayan karşılaşmalar, hemen her ortamda gözlenen nezaket, nefaset ve saygı azalması, trafikte yürümeyi bir tür akrobasiye çeviren drift/makas/levye magandaları, tatmin arayışları tavan yaptıkça daha da tatminsiz hale gelen ergenler, liseleri sarmış zorbalıklar, yetersiz beslenmeden kendi dilinde okuduğunu anlayamayan çocuklar, çöpten ekmek arayan anneler, babalar, teyzeler, yoksullar, vs. Kurutmak gerek mutlaka, bu halka halka genişleyerek gün gelip bizi de içine alıp yutacak olan bataklığı. Peki ama nasıl? Kuşkusuz güçlü, etkin, kararlı, yaşamdan ve yaşatmaktan yana ödün vermez, adil, barışçı, demokratik, medeniyetten ve nezaketten yana henüz umudunu kesmemiş, sorun çözme kapasitesini haiz bir iradeyle. Artık o her neredeyse...

Kitaba adını veren şiir de, diğer şiirler de müzikten kopuk değil. Ancak “Sonuna Yetiştiğim Şarkılar” şiirinin hüznü hemen dikkat çekiyor. Bunda kişisel kayıplarınızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?

Sözünü ettiğin şiir yakın zamanda kaybettiğim babamla ilgili. Bilmem kaçıncı kez ona yaklaşmayı denedim bir şiirde. Çünkü, son dönemi hariç, yaşarken yanına yaklaşılamayan biriydi. Babayla ilerleyen yaşlarında kurulan bağ, bağların en güçlüsüymüş meğer. Bana sorarsan sonuna yetiştiğimiz şeylerden biri de babalarımız. O yakıcı hüznü var eden de bu. Beş yıl önce daimi hayat ve oyun arkadaşı göçüp gittiğinden beri, zaten yaşıyor da sayılmazdı. Tavizsiz dili, müsamahasız duruşuyla etrafında biçimlendirdiği geniş bir boşluğun içinde yaşıyordu sanki. Çukurlaşmış kanepesinde, günler geceler boyu, o sonuncu makus ve mutlu ânı bekliyormuşçasına, öylece boylu boyunca hareketsiz yatıp durdu aylarca. Daha fazla yaşamak istemediğini, bir an önce gömülmeyi arzuladığını dile getiriyordu sık sık. Ölüme o kadar istekli, onca kararlı ve hazırlıklıydı ki, yakınmadan ve dünyayla kavga etmeden geçirdiği tek bir günü bile yoktu. Her çiviyi kendi eliyle çaktı hayatta, her eğriliği bileğinin kuvvetiyle doğrultup düzeltti, türlü haksızlıkların peydahladığı müşkülleri omuzunun kaldıracıyla. Eyvallah etmedi kimseye belki ama, bize o çokça ihtiyaç duyduğumuz özgüven duygusunu da vermedi hiç. Hastayken de, o en savunmasız, en kırılgan anlarında bile zerre titremedi yüz çizgileri, süngüsü düşmedi. Sanki kanlı canlı biri değil de, tepeden tırnağa vakur, mermersi gururdan yapılmış, müdanasız bir anıt gibiydi. Uzaktan bakıp sevdi hep sevip okşayamadığı ne varsa, sonra da esirgediği ilgi ve beklentilerin ezbere tuluatlarıyla işkence edip durdu kendine. Sadece kendine mi; etrafındaki herkese, hepimize. Varlığını, ardında bıraktığı büyük yoklukla hatırlattı, askılarda giyilmeyen bir elbise gibi. Varken zaten görüntüsü de gölgesi gibi sığmazdı hiçbir yere, hiçbir muhayyileye. Garipti, fukaraydı, kimsesizdi; ama yine de acizliği ölçüsünde kudretli bir adam sayılırdı, bağışlamaz ve esirgemez hayat karşısında. Hiçbir şey öğretmek istemedi biz çocuklarına bildiklerinden. Buna karşın yine de ne mi öğrendim ondan? Adı geçen şiirde de dediğim gibi, “göç ederken durmanın ıssız artçılarını”. (s. 57) Ve kuşkusuz daha fazlasını: “Kendine gecikmenin de uzun bir koşu olduğunu yaşarken.” (s. 57)

Kitabın “İnmeli Sesler Mızıkası” başlıklı üçüncü bölümü dikkatimi çekti. Şöyle böyle yirmi yıl önce tıkış tıkış kitaplığınıza katılan bir öykü kitabına dolaylı atfınız var. Kan Beyrut Kan! Beni daha fazla yormayın, çünkü bir soru ve cevaptan daha fazlası var bu göndermede…

Nasıl unuturum! Onca dil döküp upuzun susmalarla kendi kişisel tarihimin en müstesna köşesine iliklediğim bir anısı var sözünü ettiğin kitabın. Ama bazı şeyler bizde mahfuz kalmalı, konuşulduğundan çok susulmalı, yalnızca çok yakın dostlar arasında ve eğer mümkünse yoksul bir sözcük dağarcığıyla, fısıltıyla söylenmeli kimi yitiklik zamanlarında. Sır olduğundan değil, Necatigil’in sözünü ettiği, mahremini ele güne açmanın dışında farklı türden bir muhteremliği olduğu için... Şiirdeki “Beyrut” vurgusu dahil, “her cümlenin altındaki kan” ancak böylesi bir masumiyetin karıyla temizlenebilir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Hüseyin Köse
  • Sonuna Yetiştiğim Şarkılar

Önceki Yazı

DENEME

Evrenin sessizliğinde bir baba ile oğula ağıt

“Ekolojik bilinçle metafizik duyarlılığı birleştiren nadir romanlardan biri olan Hayranlık, çağımızın en insani sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Dünyayı anlamak mı daha zor, yoksa birbirimizi anlamak mı?”

UMUT DAĞISTAN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 48

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aşk Şiirlerinin Unutulmaz Yönetmeni / Bobo Fon / Çıplak Kalabiliriz / Çoruh Kayıkları / Erdemler ve Beceriler / Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi / Mübeccel İzmirli / Özgürlük Uzakta / Saraybosna Radyosu / Sonsuz Yolculuk

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist