Édouard Louis:
Bu utanç kime ait ya da
burjuvazinin açık ikiyüzlülüğü
“Performatif olmakla suçlanan bir yazarı aile skandalları üzerinden analiz etmek, performansı geri dönüşsüz biçimde sahneye çağırmaktır. Bu nedenle metni tartışırken yazarı, hele hele akrabalarını işin içine katmamak daha doğru olacaktır.”
Édouard Louis
Bugün yazarın metinle kurduğu ilişki kadar, piyasa ve okur için inşa ettiği persona da kültür endüstrisinin en tartışmalı meselelerinden biri haline gelmiş durumda.
Yazarın metnin her yerine sızdığı, okura sayfaların arasından göz kırptığı; yalnızca metnin içinde değil, dışında da fazlasıyla dolaştığı, “Ben Yazar Bey/Hanım nasılım?” minvalindeki bitmek tükenmek bilmeyen çıkışlarla hem metni hem okuru yönlendirdiği, edebiyatı neredeyse bir performans sahnesine dönüştürdüğü bir çağda, bazı yazarlar diğerlerinden daha mı performatiftir? Dahası, sahne arzusunun, alkış tutkusunun bir ölçüsü var mıdır?
Piyasada Darwinist yasanın temel aracı olarak işleyen “performans yeteneği”nin yalnızca “bazı” yazarlara özgü olduğunu gerçekten iddia edebilir miyiz? Bütün bir sektör performans yasalarına göre şekillenmişken; piyasa her şeyi önüne katıp sürüklerken; yeterince performatif olmayanlar sessizce elenirken, sadece “bazı” yazarların alkış tutkusu üzerinde özellikle durmak ne kadar anlamlıdır? Kendini bir “star” olarak konumlandırmayan hangi yazar ayakta kalabiliyor? Okur büyülenmiş gibi hangi yazarların peşinden gidiyor? Tartıştığımız şey birkaç ün budalası yazar mı, yoksa piyasanın kendisi mi?
Bu sorular, yalnızca Şule Çiltaş’ın geçen hafta K24’te yayımlanan ve Édouard Louis’yi, kurallarını çok iyi bildiği gösteri toplumunda, kameralar karşısında oynayan bir yazar olarak resmeden “Édouard Louis balonu ya da burjuvazinin gizli çekiciliği” başlıklı yazısı için değil; yazar ile metin ilişkisini tartışmaya, analiz etmeye soyunan her metin için geçerlidir. Çiltaş’ın bir aile skandalından yola çıkarak, Louis’nin kişiliğini tartışmaya açıp metinlerinin ne söylediğiyle ilgilenmemesi aslında şikâyet edilen gösteri toplumuna paye vermek anlamına gelmez mi?
“Performatif” olmakla suçlanan bir yazarı aile skandalları üzerinden analiz etmek, performansı geri dönüşsüz biçimde sahneye çağırmaktır. Bu nedenle metni tartışırken yazarı, hele hele akrabalarını işin içine katmamak hem daha yerinde hem de daha doğru olacaktır. Orhan Pamuk’un kitaplarını değerlendirirken Şevket Pamuk’tan görüş almıyorsak, aynı adaleti Édouard Louis’den de esirgememekte fayda var.
Ayrıca “gösteri toplumu”nun nimetlerinden yalnızca Louis’nin nasiplendiğini söylemek de pek hakkaniyetli görünmüyor. İster beyaz ister siyah, ister eşcinsel ister heteroseksüel olsun, burjuvazinin sanat salonlarından hiç geçmemiş birini arayacaksak, o ancak Diyojen olabilir. Nitekim geçmişte pek çok aykırı, bohem sanatçı, aristokrasinin patronaj sistemi sayesinde bugün hayranlıkla okuduğumuz satırları yazabildi. Piyasa Marx’a ya da Che Guevara’ya bile el atarken, Kuzey Fransa’nın bu “egzotik” yoksulunu elbette boş bırakmayacaktı. Aslında Marx’ı bile dolaşıma sokabilen bir piyasanın, Louis’nin ailesini de kullanabilmesi; gösteri toplumunun bir parçası olarak bir yoksullar tiyatrosu kurabilmesi ihtimali de insanın aklına gelmiyor değil.
Neyse biz dönüp piyasanın ya da yazarın parmağının işaret ettiği yere değil, metnin işaret ettiğine bakalım.
Yazmak ya da “itiraf etmek”
Yine de, özellikle otokurmaca metinlere aile salonlarından yükselen itirazlara yakından bakmakta fayda var. Erkek kardeşi de Didier Eribon’u ailesini araçsallaştırmakla, ünlü olmak uğruna yalan yanlış şeyler yazmakla suçlar. Süreç, Joanna Russ’ın Yazmak Yasak kitabının “Failliğe Leke Sürülmesi” başlıklı bölümünde tarif ettiği biçimde işler. Russ’ın, kadınların yazmasını engellemek için başvurulduğunu söylediği yöntemlerden biri de tam olarak budur: faile leke sürmek.
Makbul olmayan şeyler bugün (on dokuzuncu yüzyılda kullanılan) ‘yakışıksızlık’tan ziyade ‘itiraf anlatısı’ ifadesiyle belirtiliyor. Eleştirmen Julia Penelope [Stanley]'ye göre yerme amaçlı kullanılan bu nitelendirme; bu yazılanlar sanat değil (kadınların gayri ihtiyari yazdığını ileri süren on dokuzuncu yüzyıl görüşünün bir versiyonu) ile bu şekilde yazmak utanç verici ve fazla kişisel (yazar zaten böyle şeyler hissetmemeli veya yapmamalıydı ama yaptıysa ve hissettiyse de bunları hiç anlatmaması gerekirdi) görüşlerini harmanlar.[1]
İşçi sınıfından bireylerin de “gayri ihtiyari” yazdıkları söylenebilir pekâlâ, değil mi? Ne de olsa işçi sınıfında okumak, Louis’nin Değişmek’te söylediği gibi, “herkesin öldüğü bir kazadan sağ kurtulan birinin” erişebileceği türden bir şanstır.
Kadınların yazdıklarının el çabukluğuyla “itiraf” ya da “ifşa” kategorisine dahil edilmesinin nedenlerinden biri elbette “iffet” kaygısıdır. Kadın, yazdıklarıyla ailenin saygınlığına gölge düşürecek; yazmak, gizlenmesi gereken kadın bedenini uluorta sergilemekle eşanlamlı sayılacaktır.
Louis ve Eribon örneğinde ise, yoksulluğun başlı başına bir utanç olarak kodlandığı bir dünyada, ailelerin –şeytanı bile utandıracak ölçüde– yoksul olmaları; alkolün, şiddetin, iş kazalarının ve hastalıkların kol gezdiği hayatları yetmezmiş gibi, homofobi ve ırkçılıkla da damgalanmaları, “Hainin Bir Yazar Olarak Portresi”nin meraklı ve skandala düşkün bir kamuoyunun gözleri önüne serilmesine yol açar.
Cinsel yönelim de tıpkı kadınlık gibi bir “iffet” meselesi haline getirilebilir. Bir eşcinsel olarak Louis’nin yazdıkları, ailenin utanç duymasına ve faile leke sürme refleksinin devreye girmesine yol açacak türdendir. Bu nedenle, ailelerin feryatlarına ya da yazarın beyanlarına değil; metnin kendisine, yani metin analizine kulak vermekte fayda var.
İroniktir ki Louis’yi “yalancı” çıkaranlar yalnızca ailesi değildir; Fransız yayıncılar da aynı hükmü verir. İlk romanı Eddy’nin Sonu’nu koltuğunun altına alıp yayınevlerinin kapısını çaldığında, Louis birbiri ardına reddedilir:
Başta birçok yayıncıdan olumsuz yanıt aldım, çocukluğumu anlatmış olsam da yazdıklarıma kimsenin inanmayacağını söylediler. Tuhaftı, bu editörler anlattıklarımın o kadar uzağındalardı ki benim gerçekliğimin var olmadığını, bir zamanlar olduğum çocuğun var olmadığını düşünüyor, Fransa’da bu kadar yoksulluk ve şiddetin var olamayacağını söylüyorlardı.[2]
Paris’e gittiğinde zengin arkadaşlarının iğrenerek baktığı dişlerini gösterdiği diş hekimi bile Louis’ye inanmaz: “Fransa’da bu işler ücretsizdir!”
Ailenin onurunu, Fransızların milli gururunu inciten, onları inkâra sürükleyen bu yoksullukla ne yapmalı? Hiç kimsenin bu kadar yoksul olamayacağı düşüncesine duyulan o kibirli inancı alıp burjuvazinin açık ikiyüzlülüğü karşısında paramparça mı etmeli?
Édouard Louis tam da bunu yapar.
Değişmek: Tırtıldan kelebeğe, işçiden burjuvaya
Louis’nin 2021’de yayımlanan kitabının adı Değişmek’tir. Çünkü “Aynı tecrübeleri kusursuz bir benzerlikle, nesilden nesle yeniden ürettikleri ve her türlü değişime karşı direnç gösterdikleri”[3] kasabalıların arasında kurtuluşun yolu değişmekten geçer. Eddy yaşadığı yoksulluktan ve en çok da ince sesi, konuşurken kıvrılmasına mani olamadığı bilekleri nedeniyle maruz kaldığı hakaret ve şiddetten kurtulmak ister.
Barda, evde, futbol maçlarında, kasaba panayırlarında, kısacası hayatın her alanında sergilenen “erkeklik” performansları karşısında çaresizdir. Taklit yeteneği sıra erkeklik rollerine geldiğinde işe yaramaz olur. İnce sesi okkalı küfürlere, kadınları arzulamayan bedeni cinsellik oyunlarına izin vermez. Bir süre sonra olmadığı şeyi taklit etmektense, olduğu şey aracılığıyla dönüşmenin kendisi için asıl kurtuluş olduğunu keşfeder.
Eddy tırtıldan kelebeğe, işçiden burjuvaya dönüşecektir. Zarafete doğru bu dönüşüm onun kendisini ilk kez rahat hissetmesini sağlar. “Entelektüel burjuvazinin kadınsı bedenleri” ona “Belki de ibne değilim, hiç olmadım, belki de düşündüğüm gibi değildi hiçbir şey, belki de başından beri çocukluğumun dünyasında mahkûm olan bir burjuva bedenine sahiptim” diye düşündürtür.[4]
Tiyatroyu keşfettiğinde, bunun kendisi için biçilmiş kaftan olduğunu anlar. Hayatı boyunca rol yapmıştır; başkası gibi davranmayı ondan daha iyi kim bilebilir? “Olduğu her şeyi reddeden”[5] bir dünyada, olmadığı şeye dönüşmek zorundadır Eddy.
Dışlanma, onu “kendi değer sistemini icat etmeye” zorlar. “İbne” sözcüğünün küfürle eşdeğer biçimde “Arap” ya da başka aşağılayıcı sıfatlarla yan yana düştüğü bir değer sistemidir bu. Eddy’nin izlediği yol, Kafka’nın Babaya Mektup’ta, babasının çalışanlarına yönelttiği zorbalık üzerinden kendi ezilmişliğinin bilincine varmasına benzer: Şiddeti ve aşağılanmayı gözlemleyerek kendisine yöneltilenin ne olduğunu kavrar.
Eddy’nin dönüşümünü ve kurtuluşunu mümkün kılan şey korku ve aşağılanmadır. Aşağılanmanın zorunlu sonucu ise özgürlüktür.
Tiyatro, ona hangi kapıdan kaçabileceğini göstermiştir. On dört yaşında Amiens’de liseye başladığında, artık babasının ulaşamayacağı bir yerde olduğunu düşünür. Doğduğu yere yalnızca otuz kilometre uzaklıktaki bu okul, babasına başka bir kıtadan daha uzaktır.
Hangi sınıfa ait olduğunu bilse de, bu aidiyetin ne anlama geldiğini asıl Amiens’de öğrenir. Hiç tiyatroya, sinemaya gidilmeyen, kitap okunmayan, kuzey aksanıyla edilen yakası açılmadık küfürlerin havada uçuştuğu bir evde büyümenin işaretlerinin bedenine nasıl kazındığını fark eder.
Artık onu anlatacak bir otobiyografi Amiens’den başlayıp doğduğu kasabaya gitmek zorundadır. Çünkü çocukluğunu Amiens’deki Eddy’nin bilinciyle, onun gözleriyle görecektir.[6]
Taklit ederek dönüşmek
Amiens’deki okulda tanıştığı Elena, Eddy’nin yeni bir benlik inşa etme yolunda taklit edeceği ilk kişidir. Elindeki kitabı gördüğünde, “Onun gibi olmak istiyorum” der. Hiç okumadığı kitapları elinde tutarak Elena’ya benzemeye çalışır. Elena’nın evinde, annesi Nadya’nın eğitici bakışları altında dönüşümünün ilk evresini geçirir. Nasıl yemek yiyeceğini, okumadığı kitaplar hakkında nasıl konuşacağını öğrenmiştir.
Elena onu Didier Eribon’un konferansına götürdüğünde dönüşümün ikinci evresi başlar. Elena’nın sureti yavaş yavaş solarken, onun yerini Eddy’yle aynı kökenden gelen Eribon alır: İşçi sınıfından çıkmış eşcinsel bir filozof… Başka kimi taklit edebilir ki?
Eribon’un adını andığı bütün kitapları okur; karşısında okumanın dönüştürdüğü ünlü biri durmaktadır. Eribon'un Reims'e Dönüş'ü için şunları yazacaktır: “Bu kitap beni çok etkiledi. Hayatımın hikâyesini okuduğumu hissettim.”
Görünen o ki o gün kasabaya Eribon değil de namlı bir dansçı gelseydi, Eddy bu kez onu taklit edecekti. Çünkü onun için “önemli olan değişim ve özgürleşme”dir, “kitaplar ya da yazmak değil”.[7] Eribon’la karşılaşmasının ardından yazar olamazsa her şeyi kaybedeceği düşüncesi yerleşir zihnine. Durmadan okur, durmadan yazar. Artık Amiens’den de kurtulmak istemektedir.
Eddy için dönüşüm sonsuzdur. Sınıfından getirdiği kültürel miras onu Amiens’de donanımsız bırakmıştır; şimdi Paris yolu görünmüşken, Elena’nın evinde heybesine doldurduğu kültür de ona yetmeyecektir. École Normale Supérieure’a girebilmek için yemeden içmeden çalışır. Didier Eribon ve sevgilisi Geoffrey bu süreçte ona destek olurlar.
Kentleri ve insanları bırakıp gitmek
Dönüşürken ardında bıraktığı her şey, ihanetinin birer belgesi gibidir. Elena’yı ve annesini araçsallaştırmış, onlardan öğrendiği her şeyi kullanmıştır. Üstelik, Paris’e gidebilmek için Eribon’la yattığı dedikodusu Amiens sokaklarına yayılır.
O da büyülü “dönüşüm” sözcüğünün peşinden gitmeye karar verdiği andan itibaren, parçalanmanın, bölünmenin ve kesintiye uğramanın kaçınılmazlığını kavramıştır. Mucizevi dönüşümüne tanıklık eden, hatta yeni Eddy’yi kendi eserleri olarak gören Elena ve Nadya kendilerini kullanılmış hissetseler de, onun açısından durum farklıdır:
Hayatımın hikâyesi peş peşe bozulan dostluklardan oluşuyor. Bu hayatın her aşamasında, kendime karşı verdiğim bu yarışta, daha ileri gidebilmek için sevdiğim insanlarla yollarımı ayırmak zorunda kaldım. Bunu yapmaya ne ben karar verdim ne de onlar: Ben kendimi dönüştürmek için savaşıyordum, onlar aynı takıntıya sahip değildi, onlarla tanıştığımda ne idiyseler öyle kaldılar ve sonra birdenbire, artık birbirimize benzemiyorduk, söyleyecek bir şey bulamıyorduk, artık birbirimizi anlamıyorduk.[8]
Başkaları için sürece yayılan ve kendiliğinden gelişen dönüşümler, onun için hep iradi müdahalelerle gerçekleşir. Kendiyle birlikte ailesi de, onlara ilişkin imgeler de dönüşür: Üstelik giderek olumsuza doğru.
Bu bir hırs mıdır, yoksa ona acı veren bir hayattan ne pahasına olursa olsun kaçıp kurtulma isteği mi? Galiba ikincisi. Paris sokaklarında karnını doyurmaya ne hırsı ne de arzusu yetmediğinde bedenini satmaya, yazar olma düşlerini bir kenara bırakıp yaşlı erkeklerin hayatlarına girmeye başlar. Ardından sevgili olduğu yaşlı ve paralı erkekler sayesinde düklerle, prenseslerle tanışır. Anne babasının asla oturamayacağı mekânlarda oturur, onların okuyamayacağı kitapları okur, anlamını bilmedikleri sözcüklerle konuşur.
Bir süre sonra değişim ona acı vermeye başlar. Belki de Eribon’la başlayan yeni hayat, ona gerçek dönüşümün kapılarını aralamıştır. Artık edebiyatı ve kitapları sevmektedir. Taklit ederek değil yazarak; kendi sınıfı üzerine düşünerek dönüşecektir.
Babadan intikamdan, babanın intikamına
Bunu ilk kez annesinin terk ettiği babasının yaşadığı yoksulluk ile, bir gece önce kutup ayısı kürkünden yapılmış kanepesinde oturan adamın koşullarını karşılaştırdığında fark eder. “Dilimi yitirdim” der. Bu iki dünya arasındaki mesafeyi ölçebileceği, dünyanın çirkinliğini ve şiddetini ifade edebileceği hiçbir aracı yoktur:
Bedenimin içinde kopan bu fırtına neydi bilmiyorum, bu öfke, bu umutsuzluk, bu tiksinti, duygularım bile adsız kalmıştı. Paris’e dönüp bu mesafeyi anlatmaya çalışınca kimsenin anlayamayacağını, bunu ifade edemeyeceğimi biliyordum, çünkü dilin dışındaydı. Ve dil bile âciz kalıyorsa, yapmam gereken şeyin bu insanları, yeni hayatımdaki insanları ikna etmek değil, onlarla mücadele etmek olduğunu o an anladım. Belki de kendime günün birinde babamın intikamını alacağıma, o öğleden sonra, onun karşısında söz verdim.[9]
Eddy’nin gerçek dönüşümünün, temsil ettiği her şeyden uzaklaşmaya çalıştığı babasının düşüşüne tanıklık etmesiyle başlaması olağanüstüdür. Eril zorbalığın ve şiddetin simgesi olan baba, evde ona hizmet eden, hakaretlerine ve şiddetine katlanan bir kadın da kalmayınca topraklarını yitirmiş bir kral gibi öylece ortada kalakalır. Yıllarca savaştığı iktidar en sefil haliyle karşısında durduğunda, Eddy aslında kime karşı savaşması gerektiğini kavrar. Babadan alınacak intikam, baba için alınacak intikama dönüşmüştür.
İradeyle verilmiş kararlarla şekillendirdiği dönüşüm süreci artık kendi seyrinde ilerlemektedir:
“İşler tuhaf ve ani bir şekilde tersine dönmüştü, yıllardır gizlemek için akla karayı seçtiğim şeyleri açığa vurmak için yazıyordum; hatırlıyordum ve yazıyordum” der Eddy. [10] Doğruları yazması bu kez de ailesini rahatsız edecektir. Anlaşılan o ki Eddy’nin geçmişte söylediği yalanlardan hem “Böylesi bir yoksulluk olmaz” diyen zenginler hem de yoksulluk utancının kendilerine ait olduğunu sanan yoksullar memnundur.
Geçmişi düşünürken, “Yoksulluğu değil, şimdiki zamanın olabilirliğini”[11] özlüyordur Eddy. Sürekli dönüşme arzusu ona şimdiki zamanı unutturmuştur; hep geleceğe ayarlı düşlerle, geleceğin avuntusuyla yaşamak yorucu hale geldiğinde şimdiki zamanın olabilirliğini özler.
Sürekli dönüşen bir tırtıldan esirgenen ama işçi evlerinde fabrika düdükleriyle, hiç kapanmayan televizyonun sesiyle kendini durmaksızın duyuran o şimdiki zamanı.
Parçalanmış benlik, parçalanmış anlatı
Louis’nin kesintisiz bir biyografi yazmak yerine kendisini ve ailesini ayrı ayrı kitaplarda, parça parça anlatmasını nasıl anlamlandırmalı? Eddy’nin Sonu’nun ardından gelen Şiddetin Tarihi, Babamı Kim Öldürdü, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri ve Değişmek… Neden kendisini, ailesini ve tarihini bölmeyi, parçalara ayırmayı seçer?
Bu sorunun yanıtı kısmen dönüşümdedir. Dönüşüm, onda devamlılık, süreklilik duygusunu ortadan kaldırmıştır. Kasabada herkesin “ibne” diye alay ettiği, aşağılayıp dışladığı oğlan çocuğuyla Paris’in lüks otellerinde yaşayan yetişkini aynı anlatı çizgisinde bir araya getiremez. “[B]ir biyografi imkânsızlığı kendini dayatıyor, sanki hayatımın hikâyesi zaman içinde akan, tek bir kişinin hikâyesi değil de birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan, ortak bir isme bile sahip olmayan kişilerin art arda sıralanması gibi geliyor” der Değişmek’te. [12]
Elbette annesini anlattığı Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nde bir zorba olarak tasvir ettiği babasının, geceleri onu uyutmayan bel ağrısıyla çığlıklar atan, yine de eve ekmek getirmeye çalışan işçi olarak portresini de yazmaya borçlu hisseder kendini. Bu yüzden parça parça yazar; katman katman soyulan bir sömürüyü anlamak ve belki de her şeyi yerli yerine oturtmak için bu parçalanma gereklidir. Bir zamanlar ölesiye nefret ettiği adamın sistem içindeki rolünü kavramaya çalışır.
“ ‘Hatalarım’ adını verdiği şeyin, aslında şeylerin normal seyrinde akışının kusursuz bir göstergesi olduğunun farkına”[13] varmayan annesini anlamak ister. Ve belki de dönüşen her parçada, geçmişin imgesi de onunla birlikte dönüştüğü için inatla aynı şeyi yeniden yazmaya yönelir. Tekrar, dönüşümün yok ettiği geçmişi canlandırmaya, puslanmış bir şimdiyi anlamlandırmaya yarayan bir araca dönüşmüştür.
Bana edebiyatın asla kendini tekrar etmemesi gerektiği söylendi ama ben hep aynı hikâyeyi yazmak istiyorum, baştan bir daha, bir daha, bir daha yazmak istiyorum, onun gerçekliğine ait parçalar görünebilir olana kadar aynı hikâyeye dönmek, ardında gizlenenler sızmaya başlayıncaya kadar onu delmek istiyorum.[14]
Parçalı anlatımın nedeni yalnızca Louis’nin parçalanmış benliği değildir. Louis anne babasıyla ilgili o denli az şey bilmektedir ki… İşçi sınıfının, çoğu zaman ancak bir kuşak geriye uzanabilen aile tarihinde, burjuvaların ve aristokratlarınkine benzer göz kamaştırıcı bir soyağacı yoktur. Şiddetin, suçun, hastalığın, ölümün, tecavüzün, sakat doğumların, evlilik dışı ilişkilerin dallarını kırıp budadığı soyağacından dört başı mamur bir otobiyografi çıkmayacağı da aşikârdır.
Louis’nin yer yer “sentimental”leşen dilini bu parçalılıkla; sürekli kabuk değiştirirken hem kendini hem dünyayı anlamaya çalışan canhıraş çabasıyla birlikte düşünmek mümkün. Kendi aşağılanmışlığını anlatmaya koşullanmış bir dil, yaşadığı dünyayı dışarıdan görebilmeyi başardığında sentimental olandan da sıyrılacaktır. Utancın kendisine ait olmadığını fark ettiği o bilinç anıysa, Louis’nin edebiyatını başka bir yere taşıyacaktır.
Kapital, hem de bu yüzyılda?
David Harvey, Umut Mekânları’nda, 1970’lerin başında Kapital’in ilk cildiyle güncel siyasal meseleler arasında doğrudan bir bağ kurmanın güçlüğünden söz eder; bu bağın ancak bir dizi dolayım aracılığıyla kurulabildiğini vurgular. Bugün ise, Harvey’e göre, piyasa fetişizmi bu dolayımı neredeyse görünmez kılacak kadar çıplaklaştırmıştır:
Çocuksever biri olan Kathy Lee Gifford'u, Wal-Mart aracılığıyla sattığı giysilerin Bonduras'ta 13 yaşında çocuklar tarafından bir hiç karşılığında, ya da New York'ta terler içindeki kadın işçiler tarafından haftalarca maaş alamadan dikildiğini öğrenince afallatan piyasa fetişizmi var örneğin.[15]
Eddy’nin Sonu’nu inandırıcı bulmayarak reddeden ilk yayıncı da anlatılan yoksulluk karşısında Kathy Lee Gifford gibi mi afallamıştır acaba? Kim bilir…
Ama Louis’nin edebiyatının, tam da Harvey’in işaret ettiği bu dolayımsızlığın edebi karşılığı olduğunu söylemek mümkün. Kimlik anlatılarının, büyüleyici hayat hikâyelerinin, hayran olunası benliklerin arasında kimsenin dönüp bakmadığı; bakanın da anlatanın da sözüne inanılmadığı bir sınıfın hikâyesi bu.
Son kertede Louis’nin vardığı yer şudur: İşçi sınıfının haklılığı bir erdem meselesi değil, bir üretim ilişkileri meselesidir. Bu kavrayış, dönüşüm anlatısını bireysel bir başarı hikâyesi olmaktan çıkarıp tarihsel ve politik bir çerçeveye yerleştirir. Louis’nin edebiyatını asıl belirleyici kılan da tam olarak budur ve bu noktadan sonra mesele yazarın sahnedeki duruşu değil, metnin sahne arkasında neyi açığa çıkardığıdır.
NOTLAR
[1] Joanna Russ, Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını, Çev. S. Melis Baysal, Minotor Kitap, 2022. s. 51.
[2] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 237
[3] Édouard Louis, Eddy’nin Sonu, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları , 2021, s. 41
[4] Édouard Louis, Eddy’nin Sonu, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları , 2021, s. 165
[5] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 27
[6] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 39
[7] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 138
[8] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 179
[9] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 214-215
[10] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 232
[11] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 242
[12] Édouard Louis, Değişmek, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2025, s. 122
[13] Édouard Louis, Eddy’nin Sonu, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları , 2021, s. 56
[14] Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2024, s. 15
[15] David Harvey, Umut Mekânları, çev. Zeynep Gambetti, Metis Yayınları, 2008, s. 20
Önceki Yazı
Özgürlüğün güzel yüzü:
Didar-ı Hürriyet
“Didâr-ı Hürriyet bir yandan bizim gibi dönem tarihine aşina olan profesyonel okuyucular açısından önemli görsel ve detaylar içeriyor. Diğer yandan, özellikle görsel malzeme çerçevesinde yazılmış bir metin olarak, genel okuyucu tarafından zevkle okunacak bir kitap...”