Tez Günlükleri:
Hayat kazalarıyla yazmak
“Esas mesele kaza’nın ne’liğinden yahut sahiden yaşanıp yaşanmadığından ziyade, hayat kazaları geçirmek ve bu kazalarla birlikte yazmaya devam etmek. Nitekim Özdamar’ın romanlarında ironi, mizah ve Brecht’yen bir yabancılaştırma perdesiyle örttüğü dil, derin acıların melankolisini yener.”
Emine Sevgi Özdamar
“Sanat için saf kalmalı insan.”
Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan, s. 114
Hayat kazalarını yaratıcı hayal gücüyle dönüştürmek; kendi bedenini, duygularını kazmaya cesaret edebilen yazarlara has bir beceri. Kazdıkça nelerin çıkacağı bilinmez; başta planladığımız gibi gitmez her şey. Vücut bir cesede dönüşebilir, cılız varlığıyla devam edebilir kişi yazmaya. Üzerimize çöken ağırlık yarım kalmış cümlelerden, hikâyelerdendir bazen. Ve bazı kentler, yarım kalan cümleler gibi insanın içinde kalır. Nedense hayat kazaları/yazı kazaları çoğunlukla kadınların başına gelir.
Unter den Linden’de, ağaçlardan dökülmüş ıhlamurlar arasında yürürken Emine Sevgi Özdamar’ın sesi adımlarıma karışıyordu. Romanlarının haritasını yalnızca okuyarak değil, yürüyerek de anlamaya çalışıyordum. Bir kelimeyi hatırladım: “Sehnsucht.” Aynadaki Avlu’da yazarın Can Yücel’e, “Başka hiçbir dilde bu kadar güçlü bir kelime yok” dediği o Almanca kelime. Derin bir özlem, yerini bulamamış bir arzu, içe çöken bir eksiklik hissi... O gün Berlin’de yalnızca bir kenti ve karakterleri değil, uzun okuma döneminin ardından yazıya yeniden dönmenin imkânını ve yollarını arıyordum. Yazmaya cesaret edemediğim ama zihnimde defalarca yeniden yazdığım bir duygunun eşiğine vardığımı anladım.
Ve sonra, gerçek bir ses: Yazarın kendisi telefonda: “Berlin’e hoş geldiniz!” Sevgi Özdamar o esnada Köln yakınlarında bir şatodaydı. Bense onun Berlin’inde. Evet, çünkü herkesin Berlin’i başka. Onun Berlin’i bölünmüşlüğün, aradalığın ve en çok da dilin mekânıdır. Gerçek ile sürrealin, acı ve mizahın iç içe geçtiği, geçmişin hatırlanıp yeniden yazıldığı bir kent.
Bu ses beni dört yıl öncesine, Anmeldung yaptığım âna götürdü: “Hamburg’a hoş geldiniz!”Sonra başka bir âna: “Wilkommen in der Türkei!” Tezimde yeterince kavramlardan, teorilerden, adlandırmalardan, romanların yapısından ve haritasından, rizomlardan bahsettiğim için, bu yazıda soğuk akademisyen mantomu çıkarıp yolculuklara ve yazı uğraşının bizzat kendisine çıplak, savunmasız bir nazarla bakmak istiyorum. Bu da aynı zamanda, bağlamından koparılırsa sırıtabilecek, kaygan bir zeminde savrulabilecek cümleleri sarf edeceğim demek. Uzun sürmüş bir okuma etkisinin yahut benzer yollardan geçmenin tesiriyle, gayriihtiyari, onun romanlarındaki gibi zaman ve mekân unsurlarını karıştıracağım. Çünkü zihnimde bunların kronolojik bir dizgesi yok: Hepsi iç içe. Rizom gibi. Karmaşık. Doğrusal değil.
Hamburg’da yazmaya başladığım öykü kitabı bir süre sonra sesini, daha doğrusu yazarını yitirdi. Cümleler, bir zamanlar sokaklarında yürürken içimi dolduran anlatma arzusu geri çekildi. Belki de bazı kitaplar için bazı kırılmaların yaşanması, sindirilmesi ve zamana bırakılması gerekiyor. Burada “Anhalter” tren istasyonunu hatırlıyorum. Haliçli Köprü’de geçen. Küskün istasyon diye çevrilmiş. İstasyonun kırılmış, hasar görmüş, kaza geçirmiş olması önemli burada benim için. Yarım bıraktığım kitabın içine hem yaşadığım kent hem de o kentte yaşadıklarım sızmaya başlamıştı. Dilin düşünceyi örttüğü, kapalı bir yapı kurmaya çalışsam da kurguyu öldürebilecek samimi bir dilin çatlaklardan sızabilme ihtimali metnime mesafe koymama neden oldu. Belki bir gün o da valizden çıkar. Ama şimdilik, tıpkı bir zamanlar Özdamar’ın Kervansaray’ına olduğu gibi, bir hayat kazası geçirdi o kitap da. Liman hem bir öykü kitabının yarıda kalmış uğultulu cümlesi hem de çok sonra, Berlin’de yeniden yazılacak bir dönemin kıyısı oldu. Doktorada hangi konuyu çalışacağıma da o yıllarda, Hamburg’da karar vermiştim.
Evet, Kervansaray, yazarın deyimiyle, ‘hayat kazası’ geçirmiş bir roman. Nedir bu hayat kazası? Ben olması gereken kadın diye anlatır, önce bir rüya görür ve ardından aldatıldığını öğrenir. Burada esas mesele kaza’nın ne’liğinden yahut sahiden yaşanıp yaşanmadığından ziyade, “hayat kazaları geçirmek” ve bu kazalarla birlikte “yazmaya devam etmek”. Ve evet, mastar halinde. Tıpkı başka bir dili öğrenir gibi. Bunda ümit veren bir şey var. Nitekim Özdamar’ın romanlarında ironi, mizah ve Brecht’yen bir yabancılaştırma perdesiyle örttüğü dil, derin acıların melankolisini yener. Evet, bunda ümit veren bir şey görüyorum ve bu yazıyı da o yüzden kaleme alıyorum. Hayat kazaları/yazı kazaları sonrasında susanlar ve sesini yeniden bulamamaktan korkanlara başka bir ülkede, başka bir dilde, “kelimelerinin çocukluğu olmadan” yazan bir kadından misal vermek için. Kendi hikâyeme yeni bir başlangıç yazmak için. Tezimde metinleri bilimsel metotlarla kazarken bir yandan da daha öznel notlar tutmak için.
“Rüyada ona, insanların hikâyelerini yarım ağız, yüzeysel anlattıklarını söyledi. Adam, ‘Herkes yarım ağız anlatır,’ dedi. Kadın, ‘Daha derinlemesine anlatmak için ne yapmak gerek?’ diye sordu. Adam cevap verdi: ‘Hayat kazaları geçirmek.’
(…) Romanım Kervansaray bir hayat kazası geçirmişti. Şimdilik bir seyahat çantasında kalacaktı. Berlin’deki evde yaşlı kediyle oturdum ve yeni bir kitap yazmaya başladım.” (Aynadaki Avlu, “Hayat Kazaları, Yazı Kazaları…”, s. 128)
O yeni kitap Annedili (Mutterzunge). Diğer kitaplarıyla beraber incelediğim ama tez konum bağlamında merkeze aldığım eseri. Bence Sevgi’yi Sevgi yapan, sesini bulduğu ve diğer romanlarına da karışan anlatısı. Hayat kazaları bazen böyledir işte.
Bazı kitaplar yola çıkarken umut taşır ama varış noktasına, son istasyona gelmeden sessizleşir. Master yıllarımda Hamburg’a ilk gidişimde elimde hem tamamlamam gereken akademik bir tez hem de kök salmaya başlayan ve yazıya dökülen bir öykü kitabı vardı. Tezimi istediğim şekilde tamamladım. Öykülere gelince… Yazıyı taşımak kolaydı ama yazının taşıdığı duygular zamanla kendi ağırlığını kurdu. Bir metnin tam ortasında bırakılabileceğini, bir hikâyenin bazen sadece zihinde tamamlanabileceğini anladım. Şehir büyüleyiciydi; kanalların, parkların, nehrin, sanatın, göçmen dillerin ve “Hamburg Üçlemesi”nde bahsettiğim diğer unsurların iç içe geçtiği, dar, labirentimsi, treppe sokaklar ve yolculuğuma eşlik edenler bana anlatacak çok şey veriyordu. Bazen insanın yazıya dönmesi, yüzünü döndüğü hayata bağlıdır. Ve bazen hayat, beklenmedik kazalarla kelimeleri ve yazarın deyimiyle tüm güzel sesleri yarıda bırakır. Kazaların, içimize çöken tortuların etkisi silinmez ama kelimeler ve sesler şekil değiştirir. Yer değiştirir.
Ve Berlin…
Doktora tezim bana sadece metinleri değil, metinlerin doğduğu mekânları da keşfetme sorumluluğunu yükledi. Upuzun adlı Kervansaray’ın (Das Leben ist eine Karawanserei, hat zwei Türen, aus einer kam ich rein, aus der anderen ging ich raus) bir kapısı İstanbul ise, diğer kapısı da Berlin’di çünkü. Tez çalışmamın akademik soğukkanlılığıyla yazar ve okur olarak taşıdığım heyecan arasında ince bir çizgide yürüdüm. Hikâyemin benzediği bu yazarın dünyasına kapılıp gitmemek, eserlerine tamamen teslim olmadan teorilerle ve kavramlarla mesafeli bir ilişki kurabilmek kolay değildi. Yine de bu yolculuk, kurgusal anlamda yazma düzenimi yeniden kazanmak için bir arayıştı. Sadece akademik bir üretim değil; kütüphanelerde, arşivlerde, sokaklarda, eski fabrikalarda ve tren istasyonlarında geçen, kentin belleğiyle kurduğum yoğun bir temas süreciydi. Burada yolculuk ile turistik geziyi birbirinden ayırmak istiyorum. Yolculuk bir içsel dönüşümü de içeriyor. Geçip gitmek kadar durmayı ve yavaşlamayı, başka hayatların ritmine karışmayı da. Mesela yalnız kalmak için çok kalabalık, soluk ama bir o kadar renkli, demir gibi bu kentte, Berlin’de, insanların Almancalarında yakaladığım tını, göçmen kimliğini yansıtan hatalar, seksenli yılların modasını andıran kıyafetler içinde bir kız çocuğunun terzi olmak istediğini hatırladım. Böyle söylüyor, Berlin’e yolu düşmüş bir başka yazarın, Füruzan’ın “Yeni Konuklar”ında. Ve ekliyor: “Bizim çevremizde güzel giyinen bir tanıdığımız yok da.” İlk kuşağın travmaları da miras alan çocukları… Bir kıyafet bir insana en fazla ne anlatır? Sonra Kervansaray’ı hatırlıyorum, yoksulluğun çocuk yüzünü:
Bu yeni şeyler yüzünden çok utandım, eski giysileri olan insanların benim yeni ayakkabılarıma bakacaklarını düşündüm. (…) Evde ayakkabıların üstüne çıktım, yamulsunlar ve kırışıklıkları olsun diye. (Hayat Bir Kervansaray, s. 262)
Bu satırlar Ankara içinde, Anıtkabir Caddesi’ne konumlanıyor ama Berlin’de zihnimden akıp gidiyor. Turistik yerleri pek adımlamıyorum. Yine de Wim Wenders’ın Berlin Üzerindeki Gökyüzü filminde meleklerin Tanrısal bir gözle insanları izlediği Berliner Siegessäule’nin yanından geçiyorum. Berlin Eyalet Kütüphanesi’nde fazla vakit geçirdiğim için Checkpoint Charlie’ye gitmeyi bile unutuyorum. Kütüphanenin bahçeli avlusu ve su sesi güzel. Deutschland’da en çok yeşil avlulara açılan pencereler güzel. Avluya açılan pencereler güzel ama bir yazarın açtığı başka pencereler daha güzel. Özdamar’ın bakışı, metinler arası anlam bağını çoğaltmak arzusu beni başka yazarlara, başka metinlere de götürüyor: Yazma uğraşının yanına, şu isimleri yeniden okumayı ekliyorum: Jürgen Habermas – Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Rosa Luxemburg – Sosyal Reform mu Devrim mi?, Walter Benjamin – Tarih Kavramı Üzerine…, Max Weber – Ekonomi ve Toplum, Michel Foucault – Toplumu Savunmak Gerekir, Özne ve iktidar…, Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Fredric Jameson – Siyasal Bilinçdışı, Slavoj Žižek – İdeolojinin Yüce Nesnesi…

Yaz yağmurunda ıhlamur kokusunu hissetmek güzel. O zaman diyorum: “Unter den Linden”in romanlarda yer almaması ne mümkün? Berlin’in batısında kalıyorum: Charlottenburg. Hususi bir seçim değil. Ama hususi bir seçimle, kendimi başka bir ülkede hissedebilmek için Türk kahvaltısı olmayan bir yer arıyorum: Literaturcafé im International Club Berlin. Burası bir küçük Britanya gibi görünüyor. Tenis kortlarından, park halindeki beyaz cipin yanından, muntazam biçilmiş çimlerden, okuma salonunun bir hizada sıralanmış yeşil lambalarından ve kraliyet portrelerinin yanından, Berlin içinde bir başka düzenden ilerleyip hoş bir bahçeye varıyorum. Duvar yok ama sanki görünmez bir duvar halen varmış gibi. Tuhaf. Bir kentte birkaç ülkeyi, birkaç hayatı birden yaşamak. Berlin’i Berlin yapan şeylerden biri de bu. Bir zamanların öğrenci hareketlerinden; Yugoslavyalı, Türk ve Yunan işçilerin bindiği trenlerin vagonundan, fabrikaların çamurlu yollarından ve misafir işçilerden, dev şantiyelerden, herkesin kendi diline göre dönüştürdüğü kırık dökük Almancadan, türlü anlatılar içinden buraya varıyorum. Aslında birçok istasyondan sonra buraya varıyorum. Göç benim için yeni değil, sonradan okuduğum ve tanıdığım bir gerçeklik de değil; zaten benzer anlatıların yaşandığı bir kökten geliyorum. Yine de burada oturup burjuva gibi kahvaltı etmek suçluluk duygusu uyandırıyor. Berlin’i “görmek” ve solumak için sokaklar, metrolar, bira bahçeleri, kentin kaosu içinde sırıtan yapılar, Alexanderplatz ve bir evsizin yanımdan geçip giderken hayatla kavga edişi bile yetiyor. “Görmek” ve “kaza geçirmek” Özdamar’ın Annedili (Mutterzunge) başta olmak üzere hemen tüm anlatılarında karşımıza çıkıyor. Caz Haftası’nın açılışına denk geliyorum. Birkaç farklı Almanca işitmek ve farklı kimlikleri müzik vasıtasıyla dinlemek için Gretchen’e gidiyorum. Berlin’in doğusu birkaç yer dışında eksik kalıyor. Bir şeyler hep eksik kalır. Belki yeniden gelmek için bir sebep olsun diye eksik bırakıyorum. Uzun kahvaltıda bir telefon: “Hamburg’a gelmeyecek misin?”
Bir süre direniyorum, ama biliyorum, eksik kalan tamamlanmak istiyor. Belki de yeni bir kitaba, yeni bir hikâyeye başlamanın yolu kelimeleri kaybettiğimizi düşündüğümüz yerden geçiyor. Özdamar’ın Kervansaray kapısı İstanbul (Bursa ve Ankara’nın yanı sıra) ve Berlin’e açılırken, benim arasında olduğum iki kent İstanbul ve Hamburg’du. Yabancısı olduğum ve bizimkilerin bir zamanlar “misafir” olduğu Berlin kentinden sokaklarını ezbere bildiğim, Hamburg’a gidecektim. Ama bu kez benim için dönülecek yer değil, bir istasyondu. “Kalbime döneceğim ama hangi yolla?” Bavulumda İstanbul’dan getirdiğim bir kutu. Kutunun içinde Kavafis’in şiir kitabı (Bu Kenttir Gidip Gideceğin Yer), küçük bir kavanozda zeytin, denizin kokusunu tutan bir avuç çakıl taşı ve bir kâğıt – kâğıtta tek şiirim ve şiir Hamburg üzerine.
Tuhaf Yıldızlar'da (Seltsame Sterne starren zur Erde) anlatıcı-ben Almanya’ya gitmeye karar verdiğinde, kocası ona dört şey verir: Bir şişe rakı, zeytin, Kavafis’in kitabı ve bir elbise. (Tuhaf Yıldızlar, s. 24) Bavulumdakilerin sembolik bir anlamı vardı. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği manalar yumağı. Yavaş ilerleyen bir trenle – rayların hizasında geçmişi seyrederek, dört yıl evvel ilk indiğim istasyona vardım. Berlin’i, o demir gibi kenti artık ardımda bıraktığımı, tren Alster üzerinden süzülürcesine geçerken gördüğüm yelkenlilerden, kuğulardan, Rathaus’un yeşil kubbesinden ve gökyüzünün mavisinden, parlayan güneşten, başka bir dünyaya geçermişçesine değişen manzaralardan anladım. Trenle birlikte o an, sanki zaman da yavaşladı. Ben o çağrıya kulak verip vardım varmasına ama bir zamanlar bana ait olan yerde başkalarının eşyaları vardı artık. Aynalarda başka suretler. Duvarlarda başka resimler. Yürüdüğüm sokaklar başkalarının adımlarına karışmıştı. Eşlikçiler değişmiş, bunun görülmesi istenmişti belki de. Çünkü bazı izler silinmez. Derine düşer, derinde kalır.

Bücherhalle’ye gittim, Alsterarkaden’deki kitapçıya… Sevgi’nin kitaplarını raflarda aradım. Bendekilerden farklı, son Almanca baskılarını. Herman Hesse’nin, Vladimir Nabokov’un raflar arasında görünmeyen kitaplarını çevirip okurların dikkatini çekebilecek yerlere koydum. Başka kitaplar, başka plaklar… Brahms çıktı karşıma, “Hamburg Üçlemesi”nin ikinci yazısında, Composers Quarter’da bahsetmiştim ondan. Callas, Beethoven, Vivaldi ve daha birçok plak. Berlin Symphony edisyonları. Plaklardan bazılarını ve Kavafis’in şiir kitabını artık bana ait olmayan O Yer’de bıraktım. Bir zamanlar kitaplarımı bıraktığım gibi. Sabahları Strandperle’ye gittim. Elbe Nehri’nin rüzgârı yüzüme vursun ve âna döneyim diye. Sevgi Özdamar gibi, kelimeleri nerede yitirdiğimi arıyordum. Sonra Rathaus’un iç avlusuna. Dört yıl evvel, kentteki ilk “yerleşik” günlerimde burada, bu avluda bir fotoğraf çekilmiştim. Aynı yerde durdum, aynı pozu verdim. Ama yüzüm başkaydı. Bakışım. Giyimim. Duruşum hatta. Bir hikâyeyi, bir tezi tamamlamaya cesaret etmiş, mağrur bir eda vardı. Fotoğrafta ben dışındaki her şey aynıydı – ama ben artık başka bir kadındım. Eksilen eşyaların yeri başka eşyalarla doldurulmuştu ve benim yazdığım müzik başkalarının ritminde akıyordu. Kentte çekilecek fotoğraflarda artık bana yer yoktu. Belki de ben, başka rüzgârların büyüsüne kapılmıştım.
Ve her şeye rağmen, Berlin’e ayak bastığım o ilk gün telefonda duyduğum ses kulağımda:
“Berlin’e hoş geldiniz!”
Yazmak kişisel ve kolektif hafızayı bir araya getiren bir deneyim. Sessiz kelimelere ses vermek, yarım kalmış hikâyeleri tamamlamak uğraşı. Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle çığlığa söz dizimi vermek… Kelimeler evet, kaza geçirebilir, yaralanabilir ama yazılmak yazgıya dönüştüğünde ne cesetleşmiş beden ne de kaçış ona karşı koyabilir. Bazı kentler insanı yeniden yazar. Ama bazı kentler ve sesler insana yeniden başlama cesareti verir.
Dili yaralanmış tüm kadınlara…
Önceki Yazı
Deleuze ve resim (II):
Bir diyagram nedir?
“Uluç’un ve İpek’in resimlerinin, ama tabii, özellikle Turner ve Van Gogh’unkilerin de gösterdiği üzere, diyagram, resim öncesinde bulunan resim, resmi önceleyen, onu koşullayan, resme öncel olan bir resimdir: Ur-resim.”
Sonraki Yazı
Melih Özeren’in Kopuk’u üzerine:
Zamansız ayrılmak
“Kopuk, rüyaların yer yer gerçek kesildiği, 'uykulu' anlatılardan. Rüya içinde rüya görme, uykuyla uyanıklık arasında salınma anlarını çokça barındırıyor: Anne kaybıyla erkenden büyüyüp kendi kendine annelik eden Kopuk’un yas günlüğü.”