Gidiyor Gitti Gitmiş:

Anti-Odysseus

Gidiyor Gitti Gitmiş

JENNY ERPENBECK

Can Yayınları
Haziran 2018
328 sayfa

4. baskı
çev. İlknur İgan

8 Ocak 2026

BİRCAN POLAT

İlk kez gittiğim bir ülkede, tren istasyonundaki bir marketteydim. Hırpani görünümlü, sarışın bir adam önce elindeki bira kutusunu kaldırdı, sonra cüzdanını açıp içindeki parayı gösterdi. Bana doğru konuşarak yürümeye başladığında oldukça korkmuştum. İkimiz de yerel dili bilmiyorduk; o İngilizce de konuşmuyordu. Ne söylediğini anlayamadım ama o sırada işaret ettiği yöne baktım. Kasa otomatlarını gösteriyordu. Kartı yoktu, ortak bir dilimiz yoktu, görevli biri de yoktu. Kutu birayı onun için almamı, parasının olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Yardım edip etmemek konusunda tereddüt ettim. Geçici olarak bulunduğum kurumdaki çalışanlardan duyduklarımı hatırladım. Şehirde çok sayıda inşaat yapılıyor, bu inşaatlarda Ukraynalı göçmen işçiler çalışıyordu. Onlardan biri olmalıydı. Zihnimdeki tehlike sinyalinin gücü giderek azaldı. Ödemesini yaptıktan sonra bir teşekkür jestiyle çıktı, istasyonun yanındaki inşaata doğru yürüdü.

Ardından bir-iki şişe su alıp çıktım. Kalacağım yere doğru yürürken az önce hissettiğim korkuyu düşündüm. Neden korkmuştum? Karşımdakinin hırpani görünümlü bir erkek olmasından mı, yoksa onunkinden daha “itibarlı” bir iş için Batıya gelmiş biri olarak, farkında olmadan içselleştirdiğim bir bakıştan mı? Korkum, bir göçmeni, özellikle bir erkek göçmeni önce tehdit olarak okuma alışkanlığının ürünü müydü? Karşımdaki kişinin ne yaptığıyla değil, benim onu hangi peşin ve hazır kategorilerle yaftaladığımla ilgiliydi korkum. Dil bilmeyen, kredi kartı taşımayan, üstü başı pek yerinde olmayan, kamusal alanda kendini açıklayamayan birinin varlığı bende bir tehdit algısına neden olmuştu. Bu karşılaşma tekil bir olaydan çok, çoğunluğun düşünme refleksini gösteriyordu: Göçü düzensizlikle ve tehlikeyle yan yana düşünmeye alışmış bir bakış. Tıpkı diz kapaklarının altına plastik bir çekiçle vurulunca bacağın atması gibi, anidendi ve bilinçdışıydı. O markette yaşadığım korku ve tereddüt, göçmenlerin hayatlarının bugün nasıl sınıflandırıldığını ve askıya alındığını gösteren, küçük ama açıklayıcı bir eşik.

Zorunlu göç artık belirli anlardan ve sürelerden ibaret değil; iltica rejimleri içinde uzayan bir zamana yayılmış durumda. Zorunlu göçle yerinden edilenlerin kimlikleri; hukuki statüler, bekleme süreleri ve prosedürleri, geçici çözümler adı altında süreklilik kazanmış bir belirsizliğin içinde askıya alınıyor. Hukuksal ve siyasal özneler olarak tanınmak yerine bürokrasiye boğuluyor, dosyalanıyor, sınıflandırılıyor, görüşmelere çağrılıyor, yeniden çağrılıyor ve sürekli erteleniyorlar. Sınırları geçiyorlar ama hayata bir türlü geçemiyorlar.

Kimliklerinin askıya alınması yalnızca hukuki değil, gündelik hayatı da kuşatmış durumda. Barınma, çalışma, sağlık ve dil gibi en temel ihtiyaçlar, geçici statülerle yeniden pazarlık konusu haline getiriliyor. Batının demokrasi ve insan hakları üzerine kurduğu evrenselci hikâye tam da burada çözülüyor. Haklar herkes için geçerli ilkeler olmaktan çıkıp, kimin ne ölçüde hak talep edebileceğini belirleyen koşullu düzenlemeler halinde. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar, iltica başvuru ofislerinde ve göçmenlik bürolarında başka bir dile dönüşüyor. Göçmenler bu dilde özne değil; dosya, sayı ya da “kriz” olarak yer alıyor. Göç, bir yer değiştirme pratiğinden çok, hayatın hem siyasal hem de gündelik düzeyde bürokratik süreçler içinde beklemeye alındığı bir toplumsal duruma karşılık geliyor.

Jenny Erpenbeck, Gidiyor Gitti Gitmiş’te, göçmen hayatlarının askıya alındığı bu atmosferde yüksek sesli bir politik anlatı kurmuyor. Romanda göç bir kriz ânı ya da istisna değil, “normal” işleyişin ürettiği bir sonuçtur. Göçmenlik gündelik hayatın içine sızmış, olağanlaşmış bir bekleyiş olarak ele alınır. Gidiyor Gitti Gitmiş bu uzayan ve bürokratikleşen zamanın içinden konuşur. Demokrasi burada geri çekilmez; tam tersine, belgeler, prosedürler, kurumlar, başvurular aracılığıyla kendini mesafeli, düzenli ve sistematik bir biçimde yeniden üretir. Erpenbeck hakların açıkça reddedildiği anlara değil; prosedürler içinde çözüldüğü, askıya alındığı ve ertelendiği alanlara yönelir.

“Belki önünde daha uzun yıllar var, belki de birkaç yıl sadece.” Romanın ilk satırındaki bu ikilem bir kehanet değil; olacaklardan çok, zamanın askıya alınacağını haber veren, ölçüsüz ve belirsiz bir ihtimal. Roman daha başında okuru bu belirsizliğin içine bırakır. Bu belirsiz zamanın içine Richard girer.

Jenny Erpenbeck

Romanın hareket noktası, Richard’ın Berlin’in merkezinde, Neptün Çeşmesi’nin yakınlarında siyah göçmen adamlarla karşılaşmasıdır. Büyük bir olay değil, gündelik bir karşılaşmadır bu. Karşılaşma kısa sürer ama Richard’ın zihninde yer eder. Dünyayı antik metinler üzerinden okuyan emekli bir Antik Yunan profesörüdür Richard. Antik bir deniz tanrısının adını taşıyan ve mitolojik çağrışımlarla yüklü bu meydandaki karşılaşma, rastlantısal olduğu kadar anlam yüklüdür. Göçmenlerin taşıdığı “We become visible” kartonu kendiliğinden mitolojik bir düşünme hattını tetikler. Richard’ı sarsan şey “We become visible” kartonu ile Odysseus’un “Hiç kimseyim” dediği sahnenin çağrışımıdır. Odysseus’un kendini kurtarmak için Kiklop’a söylediği “Hiç kimseyim” sözü geçici, zekice ve geri alınabilir bir oyundur. Odysseus kimliğini gizler ama kaybetmez. Kimliğini geri almak üzere askıya alır. Hiç kimse olmak onun için bir andır. Antik dünyada sürgünün değil, yolculuğun ve eve dönüşün kahramanıdır o. Odysseus’un tüm yolculuğu nostaljiyle birlikte kimlik arayışıdır ve yolculuk bir noktada tamamlanır.[1] Oysa Richard’ın Berlin’de karşılaştığı hikâyelerde dönüş yoktur; tamamlanan bir yolculuk da…

Berlin’de, Neptün Çeşmesi’nin etrafında hiç kimse olmak bambaşka bir işleve sahiptir. Göçmenler isimlerini söylemeyi bilinçli olarak reddederler. Bu bir oyun değildir. Dosyalara, kayıtlara ve geri gönderilme ihtimaline karşı bir korunma biçimidir. Odysseus hiç kimseyken döneceğini bilir; buradaysa hiç kimse olmak, kimliğini askıya almak, kalmak için gereklidir. Yolculuk bitmiş gibidir ama hayat bir türlü başlamaz. Richard “Kim olduklarını söylemektense ölmeyi yeğleyen adamlar” ile karşılaşmasından sonra bu farkı kavramakta zorlanır. O, yerinden edilmeyen Odysseus’tur. Göç onun için bir deneyim değil, anlatı olmuştur. Richard karşısındaki isimsiz adamlara zihninde Antik Yunan’dan isimler vererek, bilmediği bir deneyimi bildiği bir dilin içine yerleştirmeye çalışır. Bu adlandırma bir benzetme ya da yüceltme çabasından çok dünyayı anlamlandırma alışkanlığının bir sonucudur. Homeros, Herodotos, Hesiodos onun için yalnızca akademik nesneler değil, dünyayı anlamaya çalışırken başvurduğu, yerleşik, eski, bilindik eşiklerdir. Richard’ın kendini rahat ettirme biçimidir.

Erpenbeck, Richard’ın göçmenlerle karşılaşma sırasında ne hissettiğini açık etmez. Okur olarak bizler onun ırkçı olup olmadığını kestiremeyiz. Mesafeli mi, yoksa meraklı mı olduğunu kesin olarak saptayamayız; olsa olsa onun mesafesini, merakını ya da çekingenliğini sezebiliriz. Roman niyetlerle değil de edimlerle ilgilenir. Bu, Richard’ın başkaları hakkında kurduğu varsayımlarda belirginleşir. Göçmenlere yardım edenlerin mutlaka bir karşılık beklediğini düşünür; bir dil öğretmeninin göçmenlerden biriyle yatmış olup olmadığını aklından geçirir. Bu düşünce rahatsız edicidir ama Erpenbeck düzeltmez onu; orada öylece bırakır. Richard’a ahlaki değerler yüklemez, onun çatlaklarını görünür hale getirir.

Richard’ın göçmenlere yardım etmeye başlaması da aynı doğrultuda ilerler. “İnsanlık için büyük umutlar besleyen onun gibi bir insanı sadaka veren birine dönüştüren geçiş ne zaman gerçekleşti? (…) Gerçekten de tüm umutlarını bu denli yitirdi mi?” Yardım bir kahramanlık anlatısı ya da vicdan gösterisi değildir. Daha çok, düşünmenin ve adlandırmanın artık yetmediği bir noktada verilen pratik bir karşılık gibidir. Yapabileceği küçük şeyler vardır; onları yapar. Roman bunu yüceltmez, altını çizmez. Olup bittiği gibi bırakır.

Richard’ın göçmenlerle teması ve konuşmaları uzadıkça, Antik Yunan’dan ödünç alınan mitolojik isimler yavaş yavaş geri çekilir. Richard göçmenlerin gerçek isimlerini öğrenir. Bu da bir dönüm noktası olarak ilan edilmez. Erpenbeck bu süreci büyük sonuçlara bağlamaz. Bu geçiş de romanın etik ağırlığını sessizce taşımaya devam eden kirişlerden biridir sadece.

Richard göçmenlerle konuştukça zamanı da farklı hissetmeye başlar:

“Zamanın ne olduğu konusunda en iyi onun dışına düşmüş olanlarla konuşulabilir herhalde. Ya da öyle görmek isterseniz, zamana hapsedilmiş olanlarla.”

Göçmenlerin hayatında zaman ilerlemez, bekler. Başvurular reddedilir, yeniden yapılır. Hayatlar ve kimlikler askıya alınır, dosyalar devlet kurumlarının klasörlerinde ilerler. Kalan şey geçici olandır.

Bu bekleyiş Richard’ın kendi geçmişine bakışında belirmeye başlar. Uzun süre taşıdığı kolaycı düşüncelerle yüzleşir: “Hayatının en uzun kısmında kolaya kaçmış olduğu için utanç” hisseder.

Bu utanç da bir dönüşüm yaratmaz.

Gidiyor Gitti Gitmiş, Batı demokrasisinin sahtekârlığını teşhir etmez, işleyişini gösterir. Haklar vardır ama herkes için aynı hızda kazanılmaz; hukuk vardır ama sadece bazı hayatlar için. Romanın politik gücü buradadır. İstisnayı değil, normali anlatır. Göçmenler Almanya’ya ulaşmışlardır ama hikâye burada başlamadığı gibi, burada da bitmez. Erpenbeck antik anlatıyı bilinçli biçimde boşa düşürür: Homeros’ta kahraman yolculukla anlam kazanır. Odysseus döner ve kimliğini yeniden kazanır. Richard evindedir ve kimliğini hiç kaybetmemiştir. Göçmenler ne yoldadır ne evde; bürokratik zamanın içinde askıdadırlar. Gidiyor Gitti Gitmiş, Odysseus’un eve döndüğü hikâyelerle Berlin’in ortasında bekleyen bu hayatları yan yana koyar. Göçmenler yolda değildir ama bir yere de varmazlar. Roman bu aralığın içinde kalır.

 
 
 


Yannis Ritsos, Sürgün Günlükleri’nde[2] sürgünler için, “Senin hatan ölmeye razı olmamak” der. Gidiyor Gitti Gitmiş’te karşılaştığımız göçmenlerin hatası sınırı geçmek değildir, yanlış bir ülkede kalmak da değildir. Savaşa, yasalara, bürokratik engellere, belirsizliklere rağmen yaşamaya devam etmeleridir. Belki önlerinde daha uzun yıllar vardır, belki yalnızca birkaç yıl.

 

 

NOTLAR

[1] Barbara Cassin, Nostalji-İnsan Ne Zaman Evindedir? Odysseus, Aeneas, Arendt, çev. Seçil Kıvrak, Kolektif Kitap, İstanbul, 2018, 112 s.

[2] Yannis Ritsos, Sürgün Günlükleri, çev. Ari Çokona, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2021, 114 s.