Türker Armaner’in Kanca’sında kimlik ve özdeşleşme

Kanca

TÜRKER ARMANER

Kolektif Kitap
Mart 2025
136 sayfa

11 Aralık 2025

SEDEF ATİK

Roman, Mehmet’in bir sabah evinde uyanıp Hasan’ın, onun gözleri önünde intihar ettiğini görmesi üzerine kurulur ve müthiş bir kurguyla bu olayın geriye dönük anlamlarının etrafında dolaşır. Armaner, sorduğu soruların hiçbirine doğrudan yanıt vermez; ama okuyucuyu, kimlik, özdeşleşme ve iktidar arasındaki karanlık ve tekinsiz bölgeye adım adım dahil eder.

Hasan’ın Mehmet’in evinde kendini astığı Kanca, bir yanıyla bize bir ilişkilenme biçimini de çağrıştırır. Kanca, tutunmanın, bırakmamanın, yakala(n)manın imgesidir. Kleinyen nesne ilişkileri kuramı açısından bakıldığında hem “bağ kurma” hem de “saldırma” dürtülerini içinde barınmanın da bir tür temsili olarak görülebilir. Bu bağlamda tutunma, sevgiye olduğu kadar mülkiyete de yakındır.

Armaner romanında, kişinin kendisiyle, öteki ve toplumla ilişkilenme biçimine ışık tutar. Kişi, kimliğini oluştururken “şeylere” kancalanır. Bu kancanın ucundaysa kişinin işi, kimliği, ilişki ve idealleri vardır. Bu tutunma bir tür teslimiyettir. Tutunduğumuz şeyler bizi sabitler, günün sonunda kim olduğumuzu, neye dönüştüğümüzü gösterir. Foucault’nun dediği gibi, iktidar her yerde işler; “dokunur, çeker, bağlar, üretir.” Armaner’in Kanca’sında bu üretim, ruhsal düzeyde sürer. Özne, kendi kancasını fark etmeden onun esiri olur.

Hasan ve Mehmet, roman boyunca birbirine karşıt gibi görünür, aslında aynı benliğin iki yüzünü temsil eder. Hasan, Mehmet’te kendi eksikliğinin telafisini arar. Onu anlamak, onun çevresinde dolaşmak, onun sahip olduklarına sahip olmak ve en sonunda o olmak ister. Bu, sıradan bir hayranlık değil, bir özdeşleşme sürecidir. Freud, özdeşleşmeyi “sevilen nesnenin özelliklerini egonun içine almak” olarak tanımlar. Hasan’ın Mehmet’e yönelişi, sevginin değil, “ben-idealinin” peşinde nafile bir çabadır.

Janine Chasseguet-Smirgel’in ben-ideali kavramında birey, kendi bütünlüğünü yitirdiği anda bir ideal figüre yönelir; o figür, kayıp narsisistik tamlığın temsilcisidir. Hasan için bu figür Mehmet’tir. Mehmet, onun gözünde “tam” olanın, bölünmemişliğin simgesidir. Fakat her ben-ideali, aynı zamanda tanımı gereği ulaşılmazdır. Özne ona ne kadar yaklaşırsa o kadar eksik hisseder. Hasan’ın Mehmet’e kancalanması, işte bu imkânsız yakınlığın bir biçimidir.

Hasan’ın ıstırabı, başkası olma arzusunun kendi kendini yok eden doğasında yatar. Mehmet’e benzeme isteği, zamanla Mehmet’in yerine geçme arzusuna dönüşür. Bu, Lacan’ın “özne arzusunun daima Öteki’nin arzusu olduğu” yönündeki formülünü hatırlatır. Hasan, arzunun nesnesiyle özdeşleşmek ister fakat arzu, yapısı gereği hiçbir zaman tatmin olmaz. Her özdeşleşme girişimi, kişiye ondan yabancılaştığı ölçüde ayrılığı hatırlatıp yeniden eksikliğine gönderir.

Hasan’ın intiharı, bu eksikliğin kabullenilememesinin dışavurumudur. Freud’un “ölüm dürtüsü” üzerinden düşünecek olursak bu intihar bir yıkım değil, bir nevi yeniden doğma, bütünlüğe dönme, eksiksiz olma isteğidir. Chasseguet-Smirgel’e göre bu dürtü, ben-idealine ulaşma çabasının nihai noktasıdır: “Ben-idealine ulaşmak, aslında yaşamı terk etmektir.”

Türker Armaner

Bu noktada Otto Rank’in Doğum Travması’nı hatırlayacak olursak bireyin tüm yaşamı, doğumla yaşadığı o ilk kopuştan, yani anne bedeninden ayrılışın travmasından doğan bir eksiklik duygusunun telafisidir. İnsan, rahim içindeki o ilksel bütünlükten koparıldığı anda, sonsuza dek eksik kalır. Dolayısıyla ölüm dürtüsü, aslında bu kopuşu geçersiz kılma arzusudur. Bedensel ve varoluşsal olarak yeniden o bütünlüğe, o korunmuş mekâna dönme isteğidir. Hasan’ın kendini Mehmet’in evinde öldürmesi bu açıdan tesadüf değildir. Ev, psikanalitik düzlemde “iç dünya”yı, daha derin bir düzeyde ise ilk evimiz olan anne bedenini temsil eder. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki gibi, ev yalnızca bir barınak değil, “varoluşun kabuğudur”. İnsanın kendine geri dönme, içe çekilme ve korunma alanıdır. Hasan’ın intiharı, bu bağlamda, kendi benliğini dış dünyadan soyutlayarak ilk mekâna, yani rahimsel bütünlüğe dönme isteğidir. Hasan’ın ölümü, bir anlamda doğumdan önceki konumun arzusudur. İntiharı bu yönüyle düşünecek olursak yalnızca bir yıkım değil, eksikliğin, öznenin ve ayrılığın inkârı olarak karşımıza çıkar. Var olmanın ağırlığı taşınmaz hâle geldiğinde varlıktan çekilmeyi, varlığın kökensel hâline dönmeyi seçer. Bir yanıyla ana rahmine dönüş arzusu, öte yandan özne olmayı reddedişin eyleme dökülmüş halidir Hasan’ın ölümü.

Hasan’ın intiharından sonra romanın ağırlık merkezi Mehmet’e kayar. Mehmet’in sorusuysa “Niye kendine bunu yaptı?” değil, “Niye bunu benim evimde yaptı?”dır. Bu soru, Lacan’ın meşhur formülünü akla getirir: “Ben senin için neyim?” (Que suis-je pour toi?) Hasan yaşarken bu soruyu Mehmet’e yöneltmişti; şimdi ölümden sonra soru tersine dönmüştür: “Mehmet, Hasan için neydi?”

Hasan’ın ölümü, Mehmet’in benliğinde bir kırılma yaratır. Artık Mehmet, kendini yalnızca kendi gözlerinden değil, Hasan’ın ölümündeki yansımadan görür. Mehmet artık kendi varoluşunu, Hasan’ın ölümünden bağımsız düşünemez. Armaner burada varoluşsal bir soruya psikanalitik bir biçim verir: Ben kimim, eğer ötekinin bakışı beni kuruyorsa?

Okurken hissedilen, iyi-kötü, kurban-fail gibi karşıt yapıların romanda pek de karşılık bulmayışıdır. Günümüz ideolojisi, özneyi sürekli olarak bir yere tutunmaya çağırır: bir kimliğe, bir aidiyete, bir fikre. Romandaki diğer karakterlerde de bu aidiyet hissinin değişim ve dönüşümünü fikir ve düşüncelerin kayganlığında bulabiliriz. Sanki karakterlerin tümünün zihninde bir biçimiyle o ya da bu şekilde bir ideal varken yalnızca Hasan bu ideale ulaşamamanın ıstırabını eyleme dökmüştür.

İdeal olanın imkânsızlığının içinde çaresizce tutunma ve bırakma diyalektiğinde salınırız karakterlerin iç dünyalarında gezindikçe.

Kanca, bir intihar öyküsü olmaktan ziyade, öznenin kendine yönelttiği bir sorudur. Hasan’la Mehmet arasındaki ilişki, özdeşleşmenin hem psikolojik hem de ideolojik doğasını gözler önüne serer. Romanın sonunda kanca hâlâ yerinde asılıdır. Belki de ne Hasan ne de Mehmet ondan kurtulabilmiştir. Ayrım tam da burada, kancanın öznenin hayatındaki konumundadır. Kancayı taşımak ya da kendini kancaya taşıtmak. Tutunmak, var olmanın koşulu olduğu gibi bırakmak da varlığı ortaya koymanın yoludur. Özgürleşme, belki de önce kendi kancamızı fark etmekle mümkündür.

 

 

 

KAYNAKÇA

Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, 2019.

Türker Armaner, Kanca, Kolektif Kitap, 2025.

Türker Armaner-Sevcan Tiftik, “Kriz ve Edebiyat”, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi

Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası: Ev, Hayal ve Bellek, İthaki Yayınları, 2018.

Janine Chasseguet‑Smirgel, Benİdeali, Metis Yayınları, 2024.

Sigmund Freud, Narsisizm Üzerine ve Benlik Kuramına Katkılar, Metis Yayınları, 2017.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi I, Ayrıntı Yayınları, 2011.

Jacques Lacan, Écrits,  Seuil, 1966.

Otto Rank, Doğum Travması, Metis Yayınları, 2022.