Kimse demesin, zamanla...

söz konusu olan evlat acısı ise

Bir Fırat Hikâyesi: Sonsuza Kadar

BİRTEN DEMİRTAŞ ÖZBEK

Satırarası Yayınları
2024
310 sayfa

2. baskı

4 Aralık 2025

CAFER SOLGUN

Bazı kitapları okumak zordur. Bilirsin okudukça yüreğin kanayacak, canın yanacak, uykuların kaçacak, isyan edeceksin; kime, neye olduğunu da bilmeden ve dünyayı, hayatı, yaşıyor olmanın sebeplerini sorgularken bulacaksın kendini...

Bazı kitapları okumak zordur. “Sürpriz” bir sonu yoktur. Heyecan, gerilim, şimdi ne olacak merakı yoktur. Ne anlatılmaktadır, bilirsin. Nasıl anlatılmaktadır, tahmin edersin. Yine de ama yine de işte, okumaya cüret etmişsen nihayet, bir “mucize” olsa istersin, dilersin; olmaz...

Elimdeki kitabı sadece çalışma odamda “okuma” ve “yoğunlaşma” koltuğu olarak adlandırdığım koltukta değil, sadece çalışma masamda oturmuş olarak değil, yollarda da okurum; otobüste oturacak bir yer bulmuşsam, hatta izdiham yoksa ve ayaktayken, vapurda, vapur şarkıcılarından birinin seslendirdiği ezgi kulaklarımda, şehirlerarası otobüste tepe ışığı altında veyahut bazen evde daraldım diye dizüstü bilgisayarımla gittiğim kafelerde. Elimden bırakmamacasına, başlamışsam bir kez, bitirmem lazım diye.

Bulunduğum ortamın okumaya uygun, yani sessiz olmasını tercih ederim elbette; elimin altında çayım da varsa, ama kalabalıkmış, gürültüymüş, çok da bozmaz beni; okuduğum kitap beni kendi dünyasına çekmişse eğer.

... seni kaybedince, hayatta her şeyin bir anda sonlanabileceğini gördüm.

Elimdeki kitabın son sayfalarını okurken bir kafedeydim Kadıköy’de. Çay bardağım boşalmadan yenisini istiyordum uzun saçlarını atkuyruğu bağlamış delikanlı garsondan. Malum, sigarayı bıraktım epeydir, kızıma söz verdim, ama yalan yok, bazen canım çok çekiyor ve o gün de öyleydi: “Bir sigara yaksam...” düşüncesini kafamdan atmak için hayli zorlandım.

“Hocam, iyi misiniz?” diyen sese dönüp baktım, garson delikanlıydı ve elinde bana çay değil de peçete uzatıyordu. Şaşırdım, ne diye soruyordu ki bunu; oturmuş çayımı içip kitabımı okuyorum şurada.

“Ne oldu ki?” diye sordum. “Ağlıyorsunuz” dedi mahcup bir sesle. Farkında olmadığımı anlamıştı. “Pardon,” dedim manasızca, “farkında değilim.”

Birten Demirtaş Özbek

Anlayışlı bir arkadaştı; neden, niye filan diye sorgulamadı sağ olsun; uzattığı peçeteleri alırken sözü değiştirdi, “Ben de Dersimliyim” diyerek. “Nereden anladın ki Dersimli olduğumu?” diye sormama meydan vermeden, “Sizi tanıyorum,” dedi, “yazarsınız”.

Gözlerimi sildim. Okumaya ara verdim, biraz memleket muhabbeti yaptık. Çayımı tazelerken, “Demirtaş’ın kitabı mı o?” diye sordu. “Evet,” dedim, “ama Selahattin Demirtaş değil, onun akrabası. Bitirince vereyim sana okuyacaksan.” Kabul etmedi. Kitap kapağının fotoğrafını çekti cebinden çıkardığı telefonuyla, “Ben alırım” dedi.

Ve “hayat devam ediyor” deniyor ya, o da yalan, hayat devam etmiyor. En azından kaldığı yerden devam etmiyor.

Bazı kitapları okumak zordur ve onlar hakkında yazmak da... Tutulur kalır kalemin, altını çizdiğin sözcüklere, cümlelere bakakalırsın öylece.

Oysa kitabın yazarı okunsun diye yazmıştır, paylaşmak için yazmıştır; yas diye, isyan diye, ağıt diye yazmıştır ve okunmalıdır... Değil midir ki Shakespeare, “Konuşulmayan acı, kalbi parçalar” demiş. Konuşulmayan acı, yazılmayan, yazılamayan acı, okunmayan, okunamayan acı, paylaşılmayan acı kalbini parçalar insan olanın, taşıyamazsın.

Solda Birten Demirtaş Özbek'in objektifinden, sağda Selahattin Demirtaş'ın çizgileriyle Fırat.

Birten Demirtaş Özbek’ten bahsediyorum. Fırat’ın annesinden. Yüreğinden kopan feryadı sözcüklere yansıttığı kitabından, Bir Fırat Hikâyesi-Sonsuza Kadar isimli kitabından bahsediyorum. Fırat nezdinde hikâyesi yarım kalmış çocuklardan. Berkin’den, Uğur’dan, Ceylan’dan, isimlerini bildiğimiz bilmediğimiz çocuklardan, onların ve annelerinin, babalarının yaşadığı bitmeyen acıları yüklenmiş bir annenin ağıtından.

Bu kitap sana olan sevgimin ve özlemimin dili olsun. Yazdım, yazdıklarım sana ağıdım olsun. Hikâyesi yarım kalan çocuklar için, dünyanın adaletsizliğine isyanım olsun.

Selahattin Demirtaş’ın dediğince; “Birten kendini hayata, dünyaya kapatmak, Fırat’ı yitirdiğini ve her şeyin bittiğini kabullenmek yerine, oğlunu yazarak onu dünyada tutmayı yani daha zor olanı seçti.” 

Kimse demesin, zamanla... Söz konusu olan evlat acısıdır ve ne zamanla acısı dinendir ne de baş sağlığı dilekleriyle geçen.

“Zaman her şeyin ilacı” denilmemeli, çünkü zaman her şeye ilaç olmuyor. Kaybının acısı yeni bir duyu organına dönüşünce, hayata hep o acıdan bakıp oradan duyuyorsun. Zaman acıyı geçirmiyor, zaten ben de geçmesini istemiyorum.

Söz konusu olan evlat acısıdır, bilen bilir, yaşayan bilir, hiçbir acıyla kıyaslanamaz ve bu acıyı yüksek sesle, yazarak dillendiren Birten Demirtaş Özbek, bir eli öpülecek annedir.