Sirkompolardan Hayriye Ünal
“Hayriye Ünal alabildiğine duygu dolu, tragedyaları andıran bir şiirsöz yaratıyor. Sert bir duygululuktur bu. Şair sanki 'dünya' kültürünü baştan yorumlamak ister gibidir.”
Hayriye Ünal. Fotoğraf: Sanatçının Şehri / Hayriye Ünal, 29. Bölüm, TRT 2, 29 nisan 2025.
Çok söylendiği üzere, şiir alanında 2000’ler dönemecinin yükselenleri arasında “kadın şairler” ile “deneysel şiir” öne çıktı. Hayriye Ünal bu iki eğilimi şahsında birleştiren şairlerden biri. Aradan geçen çeyrek yüzyıla bakınca, batmayan yıldızlardan diyebiliriz. Atılımı ve adanışı geniş kapsamlı olanlardan.
ODTÜ Matematik mezuniyetinin (evet, o bir STEM’li!) ardından gelen “büyüme” hikâyesine göz atarsak, atılım ve adanıştan söz etmemin nedeni daha iyi anlaşılabilir. Öyle görünüyor ki, editörlüğün (ve anneliğin) dışında, şiirden başka bir uğraşa pek yer olmamış bu hikâyede. Bugüne kadar, Hece Yayınları başta olmak üzere, çeşitli yayınevlerinden inceli kalınlı yedi şiir kitabı ve şiir düşüncesi alanında beş cilt dolusu çalışması yayımlandı. Bazı ortak çalışmalara olan katkıları da unutulmamalı.[1] Etkileyici bir hacim. Hayriye Ünal ayrıca 2020 yılından bu yana, günümüzün dijital yüzünü yansıtmaya çalışan bir şairler kolektifiyle birlikte çıkardıkları iki aylık şiir dergisi Buzdokuz’un Genel Yayın Yönetmeni.
Şiir alanındaki düşüncelerini “çoksesli şiir”den “topolojik eleştiri”ye uzanan kavramlar çevresinde geliştirdiği kitaplarının sonuncusu 2025 yazında çıktı: Eleştirinin Yeni Yasaları: Eleştiri Teorisi. Bu yeni kitabı önceki dört kitapla birlikte başka bir yazıda ele almak üzere, burada şairliğinden söz etmek istiyorum. Bence en önemli şiirlerinden biri olan “Hubris”, Buzdokuz’un 27. sayısında yayımlandı (Temmuz-Ağustos-Eylül 2025). Bu şiire tekrar döneceğim. Şimdi biraz baştan alayım.
Hayriye Ünal şiir yayımlamaya 1997’de başlıyor ve 2000’de ilk kitabı çıkıyor: Dergâh Yayınları’ndan, Saçları Vardır Aşkın.
Kitabın, “Ya yusuf kuyuda ölürse/ Ya yusuf değilse kuyudaki”[2] şeklindeki epigrafı, İsmet Özel’in aynı yıl çıkmış olan Bir Yusuf Masalı’na gönderme miydi, bilmek zor, ancak şiirlerde yer yer alabildiğine sert sesler ve aynı derecede sert göndergelerle örülmüş anlatımın İsmet Özel’in dümen suyunda yola çıktığı açıktır. İlk şiir “Erbiyum”un bu izlenimde payı büyük. Şiirin adı bile, anlamıyla değilse de sesiyle Özel’in “Erbain”ini çağrıştırır: “Erbiyum”, tek başına bulunmayan bir nadir elementin adı!.. Başlı başına bir sunuş gibidir bu şiir; yepyeni bir şairin, kendisini irkiltici bir şairanelikle tanıttığıdır. Tamamı şöyle:
Anlatacaklarım var
Giz dolu bir ülkeden geliyorum
Ne başlarını bir tırpanla kopardığım kadınlar
Ne hastalıklı aşklar artığı vücut
Tanımıyorum sizi
Prangalarına sarılmış onları ısıtan onlarla ısınan yabancılar
Geniş alanlarda gezindiğim bir düşten
Bu sır ellerimden taşarken uyandım
Vur beni cüretimle beslediğim
Köpüren denize
Anlatacaklarım var
Oysa bir tüyü kıpırdatmıyor kelimelerim
İsmet Özel sesi daha sonraki şiirlerde de düşe kalka devam eder, bazen arkada kalsa da yer yer yine baş gösterir; “Le Poème Noir”daki “Aşksa çıkmalı kabuğundan/ Ölümse gayet vahşi” dizelerindeki gibi.
Ancak bu şiirlerde yankılanan tek ses İsmet Özel’inki değildir; onun yanı sıra, Dünya Ortak Kültür Sözlüğü’nün bilindik bilinmedik birimlerini çağrıştıracak kadar geniş bir sözcük dağarcığı karşılayacaktır okuru. Bakış açısında bir yandan tragedyalar zamanının, bir yandan da günümüze kadar uzanan tarihsel zamanların bulunduğu bir evrende konumlanmış biri(leri) konuşmaktadır.
Ünal
Böyle bir yer/zaman duygusu Tarık Günersel’in şiiriyle birlikte anılmayı hak ediyorsa da, Günersel’in konuşanı mesafeli ve serinkanlıdır; anlatının “içinden” biri değildir. Lirik olmayan bir kurmacadır ondaki, bilimkurgusaldır. Hayriye Ünal ise tersine, alabildiğine duygu dolu, tragedyaları andıran bir şiirsöz yaratıyor. Sert bir duygululuktur bu. Şair sanki “dünya” kültürünü baştan yorumlamak ister gibidir. Günersel’in metinleri; şiir, oyun ve librettoları; bilimkurgusal özelliklerinde gerçekten bilimsel bakış açısına konumlanmayı önemserken; Hayriye Ünal bilimsellikten çok, “-di’li geçmiş” zaman kipinin tadından da yararlanarak, kişisel, tarihsel ve trajik bir lirizme yuvalanmayı seçmiş gibidir. Saçları Vardır Aşkın’daki ikinci şiir olan “Gölde Üç Kantat”, bin yıllık Burana yazıtlarından Carl Orff’un bestelediği Carmina Burana’ya ve onun Oh Fortuna! diyen parçasına gönderir örneğin. Üçüncü şiir olan ve kitapla aynı adı taşıyan “Saçları Vardır Aşkın”, bizi “mö beş bin” tarihlerine döndürür ve ilksel bir tragedya halinde, biri kadın biri erkek iki kişinin diyaloğunda, parlak bir şiir tartışılır. Şiirdeki III no.lu bölümde erkek ve kadın:
Erkek Hey koca dişi mefisto!
Sana mı kaldı güreşmek tanrıyla
Kadın Buradayız tan
Ürkmüş bir erkek
Ve çekilmiş bir deniz
Kargışlanan
Tarihsel tragedya duygusunu yaratan başlıca öğe, şiirin öznesi ve konusu kadar, yabancı kokulu Türkçesidir aynı zamanda. VI no.lu bölümden:
Kadın Onu sana anlatmalıyım
İyice inceltilmiş bir metal gibidir
Ona dokunmadan öpmelisin onu
Belirtmeden geçmemeliyim: Bu şiirin IV no.lu bölümündeki bir dizede “ölümcül korkularımın taşeronu” gibi çarpıcı bir sıfat tamlamasının hemen ardından göze batan bir iç uyakla (“Kanavada var mıydı kandilin yağı”) karşılaşınca, bir kolaycılık izlenimi, şiirle olan bağı bir anda zayıflatıyor. Bana özgü bir takıntı mıdır, emin olamıyorum, ancak kakışmalar, bazıları diğerlerinden de çok, o şiirden bazen o an soğumak için birebirdir. Epey önceki bir yazıda, şiirde “tüh noktası” dediğim zayıf noktalardandır bunlar; yeterince demlendirilse, üzerinde tekrar tekrar durulsa fark edilecek, onarılacak, şiiri daha bütün kılacak noktalar, diye düşünürüm. “Tirad I” adlı şiirde de, “Nerede bir balkon görsen/ Düşen oyuncaklara yas tutuyorsun” gibi nefis dizelerle, aynı şiirde “Direştin/ Ama katıydı yüzü tarihin” dizeleri, şiiri yeniden yoldan –kendi yolundan elbette– çıkaracak gibi oluyor; neyse ki “Direfşi kaldırdın kaldırdın/ Kaldırmadın diriga!” beyti gelip yeniden havalandırıyor şiiri.
Cinsiyetçiliğe meydan okuyan söylem, ikinci kitap olan Âdemin Kızlarından Biri’nde, kitapla aynı adı taşıyan, alabildiğine cesur şiirde ayan beyan oluyor. İsmet Özel arkada bırakılmış; “Ademoğullarından biri” değil, “Ademin Kızlarından Biri” konuşmaktadır burada, belli belirsiz bir Sylvia Plath çağrışımıyla:
Hiçbiriniz beni cehenneme gönderemez
Bir kadın eli bekliyordunuz işte el
Sizi
Ve arafınızı
Ve sevdiklerinizi
Ve bağrınıza iştiyakla bastıklarınızı
Silecek olan el
Kesilmelidir öyle ya
Kısas
– Haydi bize vadettiğini göster
Haydi göster
Bir sayha ya da bir ses ya da kara bir duman –sarsar?–
Gibi gelecek helak
Saçları Vardır Aşkın’daki “Çımacı” adlı şiirin IV. bölümüne, ayrı bir şiirmiş gibi, ayrı bir ad verilmiştir: “Kibir.” Naif bir güzelliği olan bu şiir, kibrin doğrudan reddedilmesine adanmış gibi duran dizeler kadar, teşhirine adanmış gibi duran dizeler de içermektedir. İlk kısım dolaysız bir reddi dile getirir:
İnsan kelimesinin altında
Afili yetiler aramak
Hiçbir iyi tarafı olmayan
Dramatik bir unsurdur
Ezilen kalbim için
Kibir dediğimiz duygu durumu buradaki ilk dizelerde kötülenmekle kalmayıp, “ezilen kalbim” mazmunuyla mükemmel bir biçimde somutlaştırılmaktadır da. Ardından sorgulayıcı dizeler gelir ve bölüm-şiir, Yusuf’un güzelliği karşısında farkında olmadan kendi parmaklarını kesen kadınların öyküsünü de akla getiren bir “argüman”la biter:
Gösterişli bir firkateyn gibi geçerken ben egeden
Poseidon elini kesmiştir
Artık “Kibir”den “Hubris”e geçebiliriz sanıyorum. “Hubris”, yukarıda da belirttiğim üzere, Hayriye Ünal’dan okuduğum son şiir. Aslında, türlerarası sınırları enine boyuna zorlayan, deneysel denebilecek bir metin bu: şiir-tiyatro oyunu-öykü-anlatı-destan... Yukarıda ilk kitabı dolayısıyla belirttiğim anlatım özellikleri “Hubris”te daha bütünsel ölçeklerde gerçekleşmiş durumda: “-di’li geçmiş”in tadı, uzay ölçeklerinde gidip gelen mekân ve zaman, Türkiye mi diye düşündüren “yarımada”, italik yazı olanağının ve yaratıcı dil kullanımının hareketlendirdiği anlatı... Tek tük tökezlemeler dahil.
Ve özgül olarak, hem yerel hem de küresel toplumumuzun güncel yaşamını belirleyen bir numaralı karakter özelliğini adlandırması da önemini artırıyor bu şiirin.
NOTLAR
[1] Betül Dünder’in yüksek lisans tezinin ilk cildi olan Konuşmalar Kitabı, Paradoks Yayınları, 2013; Deniz Durukan’ın yayıma hazırladığı, yirmi iki kadın şairin katkılarını içeren Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a: Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi, Everest Yayınları, 2012, vb.
[2] Kitabın bendeki 2. baskısında (Hece Yayınları, 2017) epigraftaki iki adet “yusuf” sözcüğünün ikisi de küçük harfle yazılmış. Aşağıdaki alıntılar da aynı baskıdan.