“yedi sabah içre dönsem de / acı geçiyor /
acı geçiyor / acı geçiyor
acı elbette geçiyor
acı çekmiş olmak geçmiyor”[1]
Sessizlik ne kadar işitilebilir? Bir insanın hikâyesi, onun bir çift dudağından süzülmeden de anlaşılabilir mi? Gözlerinden taşan o derin dert, kelimelerin yerini tutabilir mi? Yoksa, anlamak için yalnızca söylenene değil; söylenmeyene mi kulak vermeliyiz?
Kemal Varol, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı Onu Sevdiğim Zamanlar’da[2] bu sorulara yanıt arıyor – ya da belki, her zamanki gibi, yanıt yerine yeni sorular bırakıyor bize. “Bir anlatının” diyor Nurdan Gürbilek, “merkezinde suskunluk varsa, o anlatı her zaman biraz eksiktir; ama bu eksiklik bir zaaf değil, bir imkândır.”[3] Varol da bu imkânın peşinde: Onu Sevdiğim Zamanlar, merkezine suskunluğu, sessizliğin o sağır edici gücünü alıyor. Yazar, önceki romanlarında olduğu gibi, bir kez daha ustalıkla sessizliği bir anlatı biçimine dönüştürüyor; onu kelimelerin gergefinden geçirerek kederi, yası, dilsizliği ve hatırlamayı usul usul büyütüyor.
Roman on sekiz bölümden oluşuyor. Ancak Varol, bu bölümler arasındaki bütünlüğü olay örgüsünün sürekliliğine değil; Arkanya’dan Paris’e uzanan, doğunun içsel sızısıyla batının kurumsal soğukluğunu karşı karşıya getiren bir anlatı örgüsüne dayandırıyor. Bu iki dünya, roman boyunca kimi zaman bilinçli, kimi zaman kaçınılmaz biçimde birbirine çarpıyor ve ortaya çıkan yankı, Varol’un edebî coğrafyasını bir kez daha hem derinleştiriyor hem de genişletiyor. Varol, romanının merkezine koyduğu suskunluğu aşka, yaraları –kanatarak da olsa– ortaklığa dönüştürüyor.
Onu Sevdiğim Zamanlar, Geri Gönderme Merkezi Müdürü Eléonore’un, Türkiyeli Kürt göçmen Suskun 84’ü fark etmesiyle başlıyor ve daha ilk cümlesinde Eléonore’a kırık bir hikâye bırakacağının işaretini veriyor. Anlatı, Eléonore ile Suskun-84’ün hikâyesi etrafında, Tunus’ta başlayan Arap Baharı’na katılmak için ülkesine dönen ve kendisinden bir daha haber alınamayan melez sevgili Julien’in gölgesi eşliğinde süzüle süzüle ilerliyor. Varol, Kara Sis’teki[4] Barana’nın o çıldırtıcı sessizliğini ödünç almış bir karakter yaratıyor burada.
Eléonore, Julien’in gitmeden önce defalarca dinlediği şarkının sözlerini hatırlamaya çalışırken, bir yandan da kendini yeni bir hikâyenin ortasında buluyor. Kemal Varol, okuru kimi zaman hatırlamanın acısına, kimi zamansa yersiz yurtsuzluğun mahcup suskunluğuna ortak ediyor. Barışın, aşkın ve her şeye rağmen yaşama hevesinin yankılarıyla Arkanya ile Paris arasında mekik dokuyoruz.
Varol, önceki romanlarında yaptığı gibi, bu romanında da eşyaların, kokuların, seslerin ve varlıkların ahengini hikâyenin ritmine hizmet edecek biçimde kullanıyor. Tülbent, muska, peynir, kireç, halay gibi sözcüklerle, yerel nesnelerden ve kültürel motiflerden örülmüş bir dil evreni kuruyor. Bunu kuşkusuz bilinçli ve isteyerek yapıyor. Eski tarihli bir söyleşisinde, “Görünürde her zaman yaptığım şey kendi basit, küçük yerel hikâyemi anlatmak,” diyor Kemal Varol. Bu sözcüklerin her birini romanın ana kurgusuna öyle yerleştiriyor ki bazen burnumuza tulum peynirinin kokusu, ellerimize tülbentin kumaşı, üstümüze kirecin o silinmez izleri bulaşıyor.
Romanın bu sinematografik bakışının yanı sıra, müziğin sayfalar arasına serpiştirilişi okura kendiliğinden bir arka fon sunuyor. Bu fonda aşkın, geçmişin güzel hatıralarının, direnişin ve yerinden yurdundan edilmişliğin ezgilerini duyuyoruz: Ahmet Kaya’nın Resitaller albümü, bir bombardıman uçağını büyük bir uçurtma sanan çocuğun hikâyesini anlatan Marcel Khalife’nin “Çocuk ve Uçak” adlı şarkısı; Julien’in Eléonore’a bıraktığı son armağan “Allo”… Her biri kelimelerden notalar çiziyormuşçasına dikiliyor karşımıza.
Kemal Varol, Arkanya’da olduğu gibi, hem kurgusu hem de içeriği itibarıyla politik bir zemine konumlandırdığı karakterinde müziğin yanı sıra edebiyatı da bir direnme biçimine dönüştürüyor. Politik bir direniş değil bu kuşkusuz; hatta tam aksine, dışarıda beyaz Toroslar geçerken kafasını Tolstoy’a gömen, çarşı karışmak üzereyken Dostoyevski’ye sığınan, öfkeli kalabalıklar pankartlarla yürürken Yaşar Kemal’e sarılan, molotof seslerini bastırmak için Hugo’ya, etliye sütlüye karışmadığını göstermek içinse Proust’un fısıltısına kulak veren bir karakterin sessiz direnişi bu. Kendisine, etrafına, en çok da kafasının içindekilere bir direnme biçimi.
Yazar ayrıca kitabın sonunda kendine de bir selam gönderiyor, bunu çeşitli özelliklerin aktarımı yoluyla birçok kez yapmış olsa da Onu Sevdiğim Zamanlar açıktan bir selamı içeriyor. Zaten Varol, romanlarının birbirinden esinlenerek, birbiriyle selamlaşarak ve hatta aynı anda yazdığını yine bir söyleşisinde ifade ediyor. Aşıklar Bayramı’nda bir saç telinin camdan dışarı atılması ve Kara Sis’te Barana’nın bir saç teli üzerine kurulu hikâyesi de böyle bir selamlaşmanın ürünü. Suskun-84’ün Barana ile bir duygu arkadaşlığı olmadığını kim söyleyebilir?
Onu Sevdiğim Zamanlar, bütün bu yönleriyle yalnızca eksik bir şarkıyı hatırlamanın ya da bir aşkın ardındaki bekleyişin değil; yaşadığımız toprakların acısının, barış özleminin, eksik bir dilin romanı…
NOTLAR
[1] Kemal Varol, Bakiye, Sel Yayınları, Mayıs 2013, s. 177.
[2] Kemal Varol, Onu Sevdiğim Zamanlar, Doğan Kitap, Ekim 2025
[3] Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis Yayınları, 2004, s. 89.
[4] Kemal Varol, Kara Sis, Everest Yayınları, 2021