“Başlangıçta Tanrı, dünyayı kırılmış bir harften yarattı. Yarılmış bir kelimeden beden, kan gibi sızdı. Bu yüzden beden, kusurlu bir kelimedir.” (s. 23)
Bazı kitaplar insana yol göstermez; kaybolmanın bir zayıflık değil, bir eşik olduğunu; aramanın ise her zaman bir cevapla sonuçlanmak zorunda olmadığını fısıldarlar. Okur, sayfalar ilerledikçe kendini bir haritanın değil, pusulasızlığın içinde bulur. Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz öykülerinde büyümenin, ergenliğin, olgunlaşmanın ve yaşlanmanın her evresi bir kayıpla, bir eksilmeyle, bir gölgeyle yüzleşmeyle mümkün olur. Olga Tokarczuk’un Kitap’ın Yolcuları da benzer bir yerden konuşuyor: Büyümek için önce kaybolmak gerekir. Hakikat, ancak yönünü yitirenlere kendini sezdirir.
Tokarczuk’un bu erken dönem romanı, tam da bu yüzden bir “yolculuk hikâyesi” olmaktan çok, yolun ne işe yaradığına dair bir sorgulama. Okurdan kesinlik, güven, sağlam zemin beklemez; aksine, onu belirsizliğin içine bırakır. Kaybolma hissi burada bir arıza değil, metnin temel çalışma prensibi.
Kitap’ın Yolcuları (Podróż ludzi Księgi), Olga Tokarczuk’un ilk romanı. İlk kez 1993’te Polonya’da yayımlanmış. Yazarın daha sonra derinleştireceği temaların –yolculuk, arayış, mit, hakikat, parçalı anlatı– ilk kez açıkça görüldüğü bir metin. Türkçede yayımlanan baskı, Tokarczuk’un erken dönem anlatı evrenini tanımak açısından özellikle önemli; çünkü bu roman, yazarın sonraki büyük yapıtlarının çekirdeğini barındırıyor.
Roman tarihsel bir çerçeveye yerleşiyor: 17. yüzyılın sonlarında, Avrupa’da din, bilim ve mistisizmin iç içe geçtiği bir dönemde geçiyor. Ancak bu tarihsel arka plan dekor olmaktan öteye gitmiyor; asıl mesele, insanın değişmeyen varoluş soruları. Tokarczuk burada tarihsel bir roman değil, tarihin içinden bir bilinç hali çıkarıyor.
Olga Tokarczuk çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri. Psikoloji eğitimi almış olması, metinlerindeki karakter derinliğinde ve bilinç katmanlarında açıkça belirgin. Tokarczuk’un yazarlığı tek bir merkeze yaslanmaz: Mitoloji, antropoloji, psikoloji, doğa, tarih ve felsefe onun anlatısında iç içe geçer. Nobel Edebiyat Ödülü’ne uzanan edebi yolculuğunda, hakikatin tekil ve mutlak olmadığı fikrini ısrarla savunuyor.
Kitap’ın Yolcuları bu fikrin henüz ham ama çok güçlü bir biçimde ortaya çıktığı bir metin. Yazar daha ilk romanında okura şunu söylüyor: Dünya bir anlatılar toplamı; hakikat ise bu anlatıların hiçbirine bütünüyle sığmaz.
Roman geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları tarafından Neşe Taluy Yüce’nin çevirisiyle yayımlandı. Yüce’nin kitabın girişinde yer alan, “Bir başlangıcın haritası: Olga Tokarczuk’un edebi evrenine giriş” başlıklı yazısı, çevirmenin metinle kurduğu ilişkiyi görünür kılarken, romanın Tokarczuk külliyatındaki yerini ve önemini de okur için açık bir biçimde ortaya koyuyor. Bu metin, romana eşlik eden bir önsöz olmanın ötesinde, okur için yol açıcı bir rehber niteliği taşıyor.
Roman görünürde oldukça yalın bir arayış hikâyesiyle başlıyor. Anlatının merkezinde, varlığına inanılan efsanevi bir Kitap var: Bu Kitap’ı bulan kişinin mutlak bilgiye, evrenin ve insanın gizli düzenine erişeceği düşünülüyor. Ancak Tokarczuk daha ilk sayfalardan itibaren bu inancı sarsıyor; çünkü söz konusu olan yalnızca bulunacak bir nesne değil; insanın bilgiyle, inançla ve anlam arayışıyla kurduğu ilişkinin kendisi. Kitap fikri, farklı dünyalardan gelen, birbirine yabancı karakterleri aynı yolun üzerine düşürüyor. Kimi için bu yolculuk güç ve bilgelik arzusuyla, kimi için aklın sınırlarını aşma isteğiyle, kimi için aşkın ya da kaderin çağrısıyla başlıyor. Her biri Kitap’ı kendi eksikliği, kendi boşluğu ve kendi beklentisi doğrultusunda anlamlandırıyor. Bu nedenle, yolculuk ilerledikçe aranan şeyin gerçekten Kitap mı, yoksa onun temsil ettiği daha derin bir hakikat mi olduğu sorusu giderek belirginleşiyor; roman, okuru da bu belirsizliğin içine çekerek, arayışın nesnesinden çok arayış halinin kendisini anlatmaya başlıyor.
Sessiz kahraman Gauche romanın en başında okurun zihnine yerleşiyor. Konuşamayan bu çocuk, sözcüklerden yoksun olduğu halde dünyayı sezgisel bir derinlikle algılıyor. Onun sessizliği bir eksiklik değil, başka bir bilme biçimi. Gauche’un çocukluğu, manastırla köy arasında geçen yılları ve Paris’e uzanan yolu romanın ruhsal zeminini kuruyor. O, hakikatin söze dökülmeden de var olabileceğini hatırlatan bir figür.
Marki simyayla ve gizli bilgilerle ilgilenen bir aristokrat. Aynalarla kurduğu ilişki, kendini ve gücü anlama arzusunun bir yansıması. Hakikati ele geçirmek istiyor; bu arzu onu Kardeşlik denen gizli yapıya taşıyor. Marki’nin yolculuğu bilgelik iddiasının nasıl bir körlüğe dönüşebileceğini gösteriyor.
De Berle aklı ve düzeni temsil ediyor. O, Kitap’ı mistik bir sırdan çok evrenin matematiksel şifresi gibi görüyor. Dünyayı anlaşılır, kontrol edilebilir bir sistem olarak kavrama ihtiyacı onu bu yolculuğa sürüklüyor. Ancak arayış ilerledikçe, aklın her şeyi kuşatamayacağıyla yüzleşiyor.
Şövalye d’Albi romantik ve sezgisel bir figür. Onun arayışı kahramanlık fikriyle iç içe; Kitap’ı bulmak, kendi hikâyesini tamamlamak anlamına geliyor. Veronika ise beden, arzu ve terk edilmişlik duygusuyla yola çıkıyor. Rüyaları roman boyunca önemli bir işaret sistemi gibi çalışıyor. Veronika’nın yolculuğu aşk ve anlam arayışının nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Romanın girişinde karakterleri yola çıkaran motivasyonlar son derece net ve birbirinden ayrışıyor: Marki için bu yolculuk mutlak bilgiye ve güce ulaşma arzusu; De Berle için evrenin düzenini çözme, hakikati akıl yoluyla kavrama isteği; Şövalye d’Albi için kahramanlık ve kader duygusuyla örülmüş romantik bir arayış; Veronika içinse terk edilmişliğin yarattığı boşluktan kaçma, anlamı bedende ve aşkta yeniden kurma çabası. Sessiz Gauche ise bu yolun başında bilinçli bir arayıcı değil, neredeyse rastlantının kendisi gibi. Ancak anlatı ilerledikçe, yol uzadıkça ve karşılaşılan duraklar çoğaldıkça bu başlangıç motivasyonları yavaş yavaş çözülüyor. Karakterlerin neyi aradıkları kadar, neden aradıkları da belirsizleşiyor; amaçlar bulanıklaşıyor, yön duygusu zayıflıyor. Yolculuk, dış dünyada ilerlerken iç dünyada bir geri çekilmeye, bir içe bakışa dönüşüyor. Romanın sonunda ise klasik anlamda bir varış noktası yok. Kitap’a ulaşmak ya da ulaşamamak beklenen doruk anı olmaktan çıkıyor; hatta neredeyse önemsizleşiyor. Tokarczuk burada okurun dikkatini sonuçtan çok sürece, bulunacak olandan çok yolda yaşanan dönüşüme çekiyor. Asıl mesele, karakterlerin yolun başındaki halleriyle yolun sonundaki halleri arasındaki mesafe; bu mesafe coğrafi değil, varoluşsal. Yolculuk tamamlanmaz ama karakterler de eski hallerinde kalamaz.
Kitap’ın Yolcuları kaybolmayı olumsuz bir durum olarak görmüyor. Tam tersine, kaybolma burada hakikat arayışının ön koşulu. İnsan, bildiğini sandığı yolları yitirmeden yeni bir bilme haline geçemez. Tokarczuk’un hakikat anlayışı sahip olunabilen bir bilgiye değil, sürekli ertelenen bir sezgiye dayanıyor.
Bu noktada roman Le Guin’in Yerdeniz anlatılarıyla güçlü bir akrabalık kuruyor. Yerdeniz’de Ged’in büyümesi, kendi gölgesiyle yüzleşmesiyle mümkün. Güç, ancak sınırları kabul edildiğinde bilgelik kazanır. Tokarczuk’un karakterleri de benzer bir süreçten geçiyor: Marki gücü ister ama onun ağırlığı altında ezilir; De Berle düzen arar ama belirsizlikle yüzleşir; Veronika sevgi arar ama yalnızlıkla olgunlaşır; Gauche ise sessizliğiyle herkesin kaçtığı boşluğa bakabilir.
Kaybolmak bu romanda bir sapma değil, bir yön bulma biçimi. Aramak ise bir sonuca ulaşmak için değil, insanın kendini dönüştürmesi için var. Hakikat Kitap’ta değil; yolun kendisinde, yolda yaşanan çözülmelerde saklı.
Bugün her şeyin hızla adlandırılmak, açıklanmak, netleştirilmek istendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bilmediğimizi kabul etmek değil, bilmediğimizi gizlemek makbul; belirsizlik ise yalnızca rahatsız edici değil, sanki ahlaki bir kusur gibi görülüyor. Bir karar vermek, bir etiket yapıştırmak, bir hükme varmak çoğu zaman anlamakla karıştırılıyor. Oysa insanın zihni her zaman bu hıza yetişmiyor; kalp dediğimiz şey de zaten çoğu zaman yetişemiyor. Distimiye benzeyen o uzun, sinsi, düşük şiddetli çökkünlük hali bazen tam da bu “netleşme” baskısından doğuyor: Ne hissettiğini biliyor gibi yapmanın, ne istediğini söylemek zorunda olmanın, sürekli bir yön göstermenin yorgunluğu. Kitap’ın Yolcuları bu noktada okuruna başka bir şey fısıldıyor: Kaybolmak bir sapma değil, kimi zaman tek dürüst duruştur. Çünkü arayış her zaman bir cevapla sonuçlanmak zorunda değildir; hakikat de çoğu zaman ele geçirilen bir bilgi değil, insanın kendi sınırına dayanıp durduğu, “buraya kadar” dediği sessiz bir an olarak belirir. Tokarczuk’un romanı bugün hâlâ canlıysa, bunun nedeni bize güvenli yönler çizmesi değil; belirsizliğin içinde yürümeyi, hatta bazen yürüyememeyi de insani bir ihtimal olarak kabul etmesidir. Sonuç değil, süreç; varış değil, yol… Belki de en çok buna ihtiyacımız var: Kendi hızımızı, kendi karanlığımızı, kendi belirsizliğimizi inkâr etmeden sürdürülebilir bir yürüyüşe.