Blues: Yağmurun sesine bak
“Kitap bir mikro-biyolog titizliğiyle ve Blues şarkıcısı tutkusuyla yazılmış; Blues tarihini anlatan bir kitaptan bekleneceği gibi, tarihî bir sıralamadan ziyade, neredeyse bir sohbet havasında ilerleyen, farklı bir yapıda kurgulanmış.”
1980’lerin sonları olmalı. TRT, bir pazar akşamüstü The Last Waltz konser belgeselini yayınlayacağını duyurmuş, video kasete kaydetmek üzere tüm hazırlıklarımı yapmış halde ekran başına geçmiştim. Bilmeyenler için, o zamanlar YouTube yoktu. Bazı efsanevi şeyleri duyar ama ulaşamazdık. The Last Waltz belgeseli de bunlardan biriydi. Kanadalı folk/Blues grubu The Band’in 1976’daki veda konseri, kendisi de bir Blues tutkunu olan Martin Scorsese tarafından filme çekilmişti. Bu bir veda, grubun birlikteliğini sona erdirme konseri olduğu için de adeta bir ünlüler geçidiydi. Geçmişin ve o dönemin tüm ünlü isimleri The Band’e veda etmek için arka arkaya sahne çıkıyordu. Aralara da grup üyeleriyle yapılmış röportajlar serpiştirilmişti. TRT röportajları dublajla ama sahnede söylenen tüm şarkıların sözlerini çeviri altyazıyla sunmaya karar vermişti. Nedense!
Bunca yıl sonra hakkını teslim etmek ve şapka çıkarmak gerekir ki, ismini bilmediğim çevirmen müthiş bir iş çıkarmıştı ama maharetinin şahikası, Muddy Waters’ın sahneye çıkıp da Mannish Boy’u söylemeye başladığında gelmişti. Şarkının o çok meşhur “I’m a hoochie coochie man” dizesinde (ne kadar zorlasam, bu dizeyi en fazla “alengirli adamım ben” diye çevirebilirim) altyazıda beliren çeviri şuydu: “Bir elim rakıda, bir elim karıda.”
Can Yücel’e taş çıkartacak bu kültürel çeviri, Blues’un başka coğrafyalardan görünen ve duyulan yüzünün altında, neredeyse şifrelenmiş başka katmanları olduğunu fark ettirmişti bana. Oldukça girift, onyıllar boyunca evrilen, kırdan kente dönüşen, kölelikten özgürlüğe, devamlılık ve kırılmayla yontulan ama her daim “beyaz kulaklara” her şeyini açık etmeyen, aslını kendine saklayan bir müzik serüveni. Dahası, Blues, Amerikan müziğinin Kibelesi, bereket tanrıçası; kendisinden sonra gelen caz, rock’n’roll, hiphop ve rap’i emziren müzik.
Sonraki yıllarda da hasbelkader Türkçede yayınlanan ve Blues’u konu alan birçok kitabı okumuşluğum var. Bunların birçoğu Blues’un tarihsel, kültürel ve müzikal tarihini anlatan, iyi kitaplardı ama elimdeki, Benan Dinçtürk imzalı Sağanak Yağmurlar Gibi Blues-Siyah Amerika’nın Şarkıları farklı bir tat bıraktı. Her şeyden önce, yazarın kendisini her satırda hissettirdiği bir üslupla yazılmış. Bunun sebebi de Benan Dinçtürk’ün bir moleküler biyoloji profesörü olmasının yanı sıra bir Blues şarkıcısı olmasında yatıyor herhalde. Denebilir ki, bir mikro-biyolog titizliğiyle ve Blues şarkıcısı tutkusuyla yazılmış; Blues tarihini anlatan bir kitaptan bekleneceği gibi, tarihî bir sıralamadan ziyade, neredeyse bir sohbet havasında ilerleyen, farklı bir yapıda kurgulanmış.
Blues’un peşi sıra…
Kitabın daha hemen başlarında yazarın 1997’de Blues’un anavatanına, New Orleans’tan Mississippi’ye yaptığı kişisel yolculuğunun izlenimleriyle başlıyoruz. Değişmiş, modernleşmiş topraklarda giderek üstü örtülmüş Blues’un izlerinin peşine düşüyoruz. Blues tanrılarının ve tanrıçalarının gitar tıngırdattığı köşebaşlarında, köleliğin, sefaletin yerini bıraktığı asri mekânların arasında dolaşıyoruz. New Orleans’taki French Quarter’ın karmaşık kültürel yapısından Bourbon Street’in ticarileşmiş cazına tanık oluyor, Baton Rouge’a doğru ilerlerken, “Zenginlik Irmağı” olarak adlandırılan Mississippi River Road’un, aslında “zorlamaların ve sömürünün” yolu olduğunu hatırlıyoruz. Mississippi’nin haritalarda görüldüğü gibi mavi bir nehir olmayıp “aslında nasıl da kırmızı aktığına” tanık oluyoruz. Clarksdale-Mississippi’de ise Robert Johnson efsanesinin doğduğu söylenen dört yol ağzını (Crossroads) arıyor ve geçmişte donmuş gibi bir otobüs durağına denk geliyoruz. Turistik gezilere açılmış zamanın görkemli Güney çiftliklerinde dolaşırken, rehberlere, “Bu evin sahiplerinin kaç kölesi vardı?” sorusunu yöneltiyoruz ısrarla. Çekingen yanıtlar alıyoruz. “Tarih unutmaz” diye fısıldıyoruz kendi kendimize. Damağımızda buruk bir lezzet bırakan bu seyahatten sonra Blues’un katmanlarını sıyırmaya başlayacağız teker teker.
Blues’un şifreleri
Sağanak Yağmurlar Gibi Blues, klasik, kronolojik bir tarih araştırması olmaktan bilinçli olarak kaçınıyor demiştik. Kişisel olarak beni en çok çeken, Blues temalarına ayrılan bölümler oldu. Kitap tutsaklığın, aşkın ve ayrılığın öyküsü olan Blues’u, dinsel kökenli köle şarkılarını, hapishane ve iş şarkılarını, doğaüstü temaları ve tren temasını ayrı ayrı ele alıyor.
Benan Dinçtürk Sağanak Yağmurlar Gibi Blues: Siyah Amerika’nın Şarkıları
Bilim ve Gelecek Kitaplığı
Kasım 2025
168 s.
Kitap Blues şarkı sözlerinin en önemli özelliklerinden birini; anlamın iki, bazen üç katmanlı olması (double entendre) olarak açıklıyor. Bu gizli anlatım dili, özellikle açık olarak konuşulamadığı kölelik dönemlerinde, söylenecek konunun gizlenmesi gereğinden gelen bir alışkanlıktır. Dinsel kökenli köle şarkıları (ilahiler) İncil’deki öyküleri anlatır gibi görünürken, “gitmek, özgürlüğe kavuşmak” gibi gizli anlamları ve kaçış planlarının şifrelerini de barındırıyordu. Örneğin, İç Savaş yıllarında Güney’deki siyahları kaçak olarak Kanada’ya taşıyan, “yeraltı demiryolu” denen bir tren şebekesinin efsanevi kondüktörlerinden Harriet Tubman’i tanıyoruz. Siyahlar arasında Moses (Musa) takma adıyla anılıyor Tubman. En standart Blues ilahilerinden biri olarak bilinen Go Down, Moses söylenirken, aslında Tubman’dan, Kanada’ya ve özgürlüğe kaçışın hikâyesinden bahsedildiğini öğreniyoruz. İncil’in arkasına saklanıyorlar bir nevi.
Yazar, Blues’un bu “lirik gerçekçilik”ini ve çift anlamlı yapısını derinlemesine inceliyor. Örneğin, “Tren Teması”, sadece bir seyahat aracı değil, aynı zamanda özgürlüğün, kuzeye göçün, ekonomik zorluklardan kaçışın ve hatta erotik imgelemin de çarpıcı bir simgesidir. Yolculuk, yıllarca süren tutsaklıktan sonra kişinin istediği yere gidebilme özgürlüğünün en tatlı kullanım biçimi olarak görülmüştür. Benzer şekilde, “Doğaüstü Teması” işlenirken, Robert Johnson’ın dörtyol ağzında şeytanla anlaşma yaptığı efsanesinin ardındaki gerçek korkunun, “cehennem tazıları” (hellhounds) olarak metaforlaştırılan, köle tacirlerinin ve Ku Klux Klan terörünün yarattığı bilinçaltı korkusu olduğu vurgulanır. Blues’dan gündelik dile kadar geçen Mojo kelimesinin de, aslında tekinsiz hayatlarında başlarına gelecek tehlikelerden onları koruyabileceği düşünülen “muska” olduğunu hatırlıyoruz.
“En Acı Emek” bölümündeyse, İç Savaş sonrası yoksulluk nedeniyle ortaya çıkan ortakçı tarım sisteminin ve sudan sebeplerle hapse atılan siyah mahkûmların “Prangalı Mahkûmlar Takımı” (Chain Gang) olarak çalıştırılmasının, kölelikten bile beter, yeni bir çözüm olduğu anlatılıyor.
Blues kadınları: Had bilmez sesler
Yazarın kendisinin de bir kadın Blues şarkıcısı olması, eserde “Blues Kadınları”na ayrılan bölümü daha da anlamlı hale getiriyor. Blues’un annesi Ma Rainey, imparatoriçesi Bessie Smith, Memphis Minnie ve gitar tarzıyla rock’roll’un anası olarak anılan Sister Rosetta Tharpe’ın hayatlarına giriyoruz. Fotoğraflarda süslü tuvaletleriyle ve boyunlarındaki altınlarla gördüğümüz bu isimler, aslında vodvilden Blues’a geçen ve hep “batakhane şarkıcıları” olarak kalan isimlerdi. Bir yandan siyah halkın özlemini duyduğu zenginliği, parıltıyı ve itibarı simgeliyorlardı ama sahneden iniverdiklerinde onlardan farksız hale dönüşen Sindrella’lardı aslında.
Kitap Blues kadınlarının caz şarkıcılarıyla olan temel farklılıklarına da odaklanırken, satır aralarında yazarın kişisel olarak Blues kadınlarını caz kadınlarına nasıl yeğlediğini de görüyoruz. Caz şarkıları genellikle erkekler dünyası tarafından tanımlanmış geleneksel romantizm üzerine kuruluyken, Blues kadınları ağırlıklı olarak kendi şarkılarını kendileri yazarak, inceltilmemiş, dürüst bir söylemle toplumsal koşullarını, cinsiyetlerini ve sorunlarını yansıtıyor. Bu anlamıyla feminist hareketin doğal öncülleri diyebiliriz onlar için. Caz şarkılarının teslimiyetçi diline karşı, Blues kadını, “Benim ikinci kemanı çalmaya niyetim yok, hep lider olarak çalmaya alışmışım” der. Bessie Smith’in ünlü şarkısındaki iddia ise bu meydan okuyuşun zirvesidir: “Dünya bir şişe içinde ve tıpası benim elimde ve siz erkekler emrim altına girene kadar onu tutacağım.” (Downhearted Blues)
Blues kadınları cinsel özgürlüklerini talep eden, kendine yeten, yaratıcı figürler olarak tarih sahnesine çıkıyor. Bessie Smith anneliği geleneksel bir ideoloji dayatması olarak görmemiş ve kadın sevgilileri olduğunu gizlememiştir. Ma Rainey’nin Prove It On Me Blues şarkısında ise eşcinsel eğilimlerini coşkuyla anlatırken, “Yaptığımı söylüyorlar ama kimse görmedi, gelip kanıtlamaları gerek” diyerek toplumsal baskıya meydan okur.
Kitap Bessie Smith’in Poor Man’s Blues şarkısında zenginleri eleştirerek yoksul halka destek verilmesini talep etmesini, ve sonraları Toni Morrison’ın “Siyah kadın hep işgücünün bir parçası oldu. Güvenebileceği hiçbir şey yoktu... Ve gerçekliğinin derin ıssızlığında kendini baştan yarattı” sözleriyle siyah kadının direnişini anlatmasını aktarıyor. Vodvil geleneğinin unutulmaya yüz tuttuğu dönemde bile, Memphis Minnie gibi gitarist-vokalistler, elektro-gitarı kullanan ilk Blues müzisyenleri olarak, erkeklerin önündeki kadın imgesini değiştirmiştir.
Günümüzdeki uzantılarda ise, 1990’larda kurulan Saffire-Uppity Blues Women (Safir-Haddini Bilmez Blues Kadınları) grubuna kadar uzanan bir haddini bilmezliktir bu tavır. Grup, ismindeki Uppity (haddini bilmez/ukala) kelimesini özellikle seçmiştir elbette: “Kadının yerinin neresi olduğunu bildiğini sanan bazı insanlar, bizi o yere yerleştirmekte epey zorlanacaklar da ondan.” Bu grup, Blues’u “Büyük bir eşitleyici” olarak görür ve şarkılarında aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için sığınak telefon numaralarını vererek aktivizm yapmaktan çekinmez.
Blues erkekleri de hariç değil
Blues kadınlarına ayrılan özel yerden bahsettik ama Blues erkeklerinin olmadığı anlamına gelmiyor bu. Muddy Waters, Howling Wolf, B.B. King, John Lee Hooker gibi isimler de arzı endam ediyorlar. Dahası, kitapta Elvis Presley’e de “ruhen siyah” bir isim olarak ayrı bir bölüm bahşedilmiş. Elvis’in siyah kültürle hemhal olmuş yoksul çocukluğunun bu müziğin beyazlara ulaşmasında ve rock’n’roll’a dönüşmesindeki rolünün hakkını vermemek olmazdı.
Entelektüel tartışma ve Blues’un geleceği
Dinçtürk’ün kitabı Blues’un sadece bir müzik türü değil, aynı zamanda Siyah Amerika’nın politik ve sınıfsal deneyiminin bir dışavurumu olduğunu siyah entelektüellerin fikirleriyle hatırlatıyor.
1920’lerdeki Harlem Rönesansı ve 1960’lardaki Siyah Sanat Hareketi dönemlerinde bile, çoğu siyah entelektüel Blues’u “aşağı kültür” olarak değerlendirip dışlamıştır. Buna sebep, Blues’un cinselliğe yaklaşımı ve cinsel arzuyu saklamak yerine kutlamasıdır.
Ancak şair Langston Hughes gibi isimler Blues’u savunmuş, ilhamını sıradan insanlardan aldığını belirterek, “Blues’daki acı gözyaşlarıyla yumuşamaz, ancak kahkahalarla sertleşir” demiştir. Yazar ve antropolog Zora Neale Hurston ise, “Acınla ilgili sessiz kalırsan, seni öldürürler ve hoşuna gittiğini söylerler” diyerek Blues’un dürüst anlatımını desteklemiştir.
Yazar, Blues’un toplumda nasıl konumlandığına dair James Baldwin’in keskin sınıf ve ırk eleştirilerini de aktarıyor: “Siz bana bakmak zorunda değildiniz ama ben size bakmak zorundaydım. Ben sizi, sizin beni tanıdığınızdan çok daha iyi tanıyorum.” Bu söz, beyaz baskın kültürün siyahlar üzerindeki gözetimini ve siyahların bu kültürü derinlemesine tanıma zorunluluğunu özetler.
Blues kimin tartışması
Kitabın kapanış bölümlerinde, Blues’un giderek beyazlar tarafından sahiplenilmesini ve ana akım pazarının beyazların elinde olmasını ele alan bir tartışmaya eşlik ediyoruz. “Ne siyah ne beyaz, sadece Blues” söyleminin kulağa cazip gelmesine rağmen, siyahlardan gelen mirasın yok sayılmasının bir çeşit asimilasyon olarak kabul edildiğini gösteren bir tartışma.
Bu tartışmanın zirvesi, Chicago Blues armonikacısı Sugar Blue’nun beyaz Blues müzisyenlerine hitaben yazdığı manzumede görülür:
“Blues sizden değil ve sizin için değil/ Ama bazıları sizinle ilgili!/ Blues size rağmen, Bay Charlie!/ Bu Blues benim ve benim çocuklarımın.”
Sugar Blue, Blues’un büyük bir gurur duyulan miras olduğunu vurgular: “Bu müziği, bu geleneği, bu vasiyeti, bu özgürlük ve itibar talep eden çığlığı/ Benim kanatılmış ellerim ve eğilmemiş başımdan/ Mücadele etmeden alamazsınız ve alamayacaksınız.”
Günümüz uzantıları: Rap ve Americana
Dinçtürk, Blues’un günümüzdeki uzantılarına da kişisel bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Birçok araştırmacının hemfikir olduğu gibi, Blues’un Gangsta Rap’e kadar uzandığı aşikâr. Gangsta Rap’in gettodaki hayatın karanlık taraflarına odaklanması, tıpkı Blues gibi, Afrika sözlü müzik geleneğine bağlı kalan gerçekçi bir müzik türü. Bu müzikte yüceltilen şiddeti eleştirirken, halen daha siyah halka uygulanan beyaz şiddeti ve gettolaşmanın doğurduğu iç şiddet koşullarını da hesaba katmak gerekiyor.
Folk, country, Blues ve gospel öğelerini birleştirerek kendine özgü çağdaş bir ses yaratan Americana adı verilen tür de yazara göre Blues’un torunlarından. Americana’ya, “Blues ruhunu koruyan” ve eleştirel şarkıları barındıran, melez ve demokratik bir ortam sunması nedeniyle kulak vermemizi tavsiye ediyor.
Yine yıllar öncesine dönerek bitirelim. Biri demişti ki, “Siyah Blues’u sevmiyorum. Sürekli ağlıyorlar, mızmız bir müzik.” Bu kitabı okurken tekrar düşündüm; yüzeysel olarak öyle görünebilir ama şifrelere biraz hâkim olduğumuzda, bu sızlanmaların alaycı bir oyun, bıyık altından bir sırıtış, bir şey söylerken aslında başka şey ima etmenin bir örtüsü olduğunu anladım yeniden. Benan Dinçtürk’ün bizi Blues tarihinde çıkardığı serüven; Blues’un, aslında ne olursa olsun, devam etmenin, aldırmamanın, inadın müziği olduğunu gösteriyor.
Önceki Yazı
Aile yılı, kırılamayan döngüler ve
Suat Derviş’in zamansız röportajları
“Önce Kadınlar ve Çocuklar yalnızca bir röportaj derlemesi değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sessiz bırakılmış toplumsal sınıfların ve cinsiyetlerin hikâyesini anlatan, tarihsel bir tanıklıktır. Ve ne yazık ki, bu tanıklık kırmızı bir iple bugüne teyellenmiş gibidir.”