• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Aile yılı, kırılamayan döngüler ve

Suat Derviş’in zamansız röportajları

“Önce Kadınlar ve Çocuklar yalnızca bir röportaj derlemesi değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sessiz bırakılmış toplumsal sınıfların ve cinsiyetlerin hikâyesini anlatan, tarihsel bir tanıklıktır. Ve ne yazık ki, bu tanıklık kırmızı bir iple bugüne teyellenmiş gibidir.”

Pelagio Palagi, Ritratti della famiglia Insom, Musei Civici d’Arte Antica: Collezioni Comunali d’Arte, Bologna, İtalya. / Suat Derviş

HAZAL BOZYER

@e-posta

ELEŞTİRİ

13 Kasım 2025

PAYLAŞ

Yavaş yavaş yürürken oldu. Birden. Zamansal sıçramalar öyle olur zaten. Birdenbire sizi günlerce, aylarca ve hatta yüzyıllarca geriye fırlatıp atar. İtalya’nın kuzeyindeki bir kentin şehir müzesinde yürürken bir resim beni durdurdu. Pelagio Palagi’nin Ritratti della famiglia Insom (“Insom Ailesinin Portresi”)[1] adını taşıyan, bu tamamlanmamış “aile” resmiyle bir müzede karşılaştığımda, ister istemez 2025 yılının Türkiye’de “aile yılı” ilan edilmesi düştü aklıma.

Eser tamamlansaydı Insom ailesi böyle görünecekti. 

Şüphesiz, 19. yüzyıl İtalyası’nda yarım kalmış bir resmin 21. yüzyıl Türkiyesi’yle hiçbir ilgisi olamaz. Ama zihin böyle çalışmıyor, değil mi? Resme dikkatle baktığımdaysa, “Herhalde bundan daha iyi bir temsil olamaz” diye düşündüm. Gövdeleri eşsiz boşluklarla sarılı bu ailede görünmez bağları gerçekten görmediğimizde, işte tam da böylesi bir boşlukla karşılaşıyorduk. Aile içi şiddetin ve kadın cinayetlerinin ayyuka çıktığı, süpermarketlerde bebek mamalarına zincirlerin takıldığı, çocukların okula aç gitmek zorunda kaldığı, beslenme yetersizliğinin öğretmenler ve veliler tarafından giderilmeye çalışıldığı bir dönemden geçerken, insan ister istemez Attilâ İlhan’ın meşhur başlıklarından ilhamla soruyor: “Hangi aile?”

Suat Derviş
Önce Kadınlar ve Çocuklar: Kadınlar ve Çocuklar Üzerine Röportaj Dizileri
yay. haz. Serdar Soydan
İthaki Yayınları
Ağustos 2025, 224 s.

Aile, Türkiye’de her daim ideolojik aygıt olma görevi ve işleviyle anılan bir kurum. Erken Cumhuriyet’ten bugünlere, her zaman kurulmak istenen, omzuna vazifeler yüklenen, ağır sorumlulukların altında ezilmiş, kimi zaman “ülkü”lerin, kimi zaman “dava”ların en sık referans verdikleri yapı olmuştur. İster Cumhuriyet’in “makbul vatandaş”ını üretecek aileler, isterse 21. yüzyılın “yerli ve milli aileler”i olsun, hepsinde devletin sesi ve sözü yankılanır. Bu bazen “en az üç çocuk” sloganıyla dile getirilir, bazen de “Yavrutürk”ler yetiştirmekle. Sloganlar değişse de, devletin “aile” inşasındaki tahakkümü ve özellikle kadınlar ve çocuklarla ilgili tutumu yapısal olarak değişmedi. Bu değişmeyen/kırılmayan döngüyü takip etmek özellikle dönemin süreli yayınlarını taramakla mümkün oluyor.

İşte, 1935-1937 yılları arasında Suat Derviş’in çocuklarla ve kadınlarla ilgili röportajlarının derlendiği, Önce Kadınlar ve Çocuklar kitabı bu dönemler arasılığı anlamak için çok iyi bir fırsat sunuyor. Serdar Soydan tarafından yayıma hazırlanarak İthaki Yayınları’ndan çıkan bu kitapta Suat Derviş’in 8 röportajı yer alıyor. Cumhuriyet, Son Posta, Tan, Haber Akşam Postası gibi gazetelerde yayımlanan bu röportajların en önemli hususiyeti, şüphesiz, sokağın bizatihi kendisinin konuşmasına imkân tanımasıdır. Kitabın sonunda “Son söz” niyetine yer alan, Feride Çetin’in “Bazı Kadınlar Bazı Çocuklar” yazısı da kitabı bütüncül bir yapının içinde görmeyi kolaylaştırıyor.

“Halbuki memleket geniştir”

İlk röportaj “Çocuklarımız Ne Hâlde?”, 22 Ağustos-5 Eylül 1935 tarihleri arasında yayımlanır Cumhuriyet gazetesinde. Suat Derviş’in sokağı kapsayıcı soruları, bir mesele hakkında birçok kişiyle yaptığı bu röportajlar, genç Cumhuriyet’in kimsesiz, hasta, okula gidemeyen, bakımsız, ihmal edilmiş çocuklarının durumunu gözler önüne seriverir. Okurken çok tanıdık bir his kaplar benliğinizi: “Bazı şeyler değişmiyor” hissi…

Doktorlara, annelere, işçi kadınlara, çocukların kendisine, hayır cemiyetlerine, öğretmenlere, avukatlara, genç kızlara yöneltir Derviş sorularını. Onun röportajları bu çoğul sesleri bir arada yankılarken toplumsal yaraları da gözler önüne serer. “Gayrimeşru” çocukların nasıl sokağa bırakıldıklarını, çaresiz işçi kadınların çocuklarını birbirine emanet edip gittikleri evde çıkan yangınları, ölen çocukları, eroine alıştırılanları, hastaları, kimsesizleri dinlemekle kalmaz Derviş, bu sorunlara çözüm isteyen bir tavırla yöneltir sorularını ilgililere. Bir avukatla görüşmesinde dilencilik yapan çocuklarla ilgili sosyal kurumların varlığı üzerine sorduğu soruya avukatın verdiği yanıt çarpıcıdır:

“Bir filiz hâlinde dahi olsa bütün sosyal yardım teşekkülleri yalnız İstanbul ve Ankara’dadır diyebiliriz. Halbuki memleket geniştir. Ve memleketin dört bucağındaki sefalete kucak açacak geniş memleket teşkilatı lazımdır.”[2]

Avukatın bu sözü aslında tüm bir röportaj dizisinin özeti gibidir; yaralı çocuklar vardır, ancak hastaneler, kimsesiz yurtları, anne ve çocuk sağlığını ve gelişimini önceleyen ne politikalar ne de kurumlar yeterlidir. Var olanların da yalnızca büyük şehirlerde olması, genç Cumhuriyet’in taşra politikalarının yetersizliğinin yanında, devlet mekanizmasının daima eril vesayetle çerçevelenen yapısal sıkıntısından ileri gelir.

Suat Derviş'in, Cumhuriyet gazetesinde 23 Ağustos-3 Eylül 1935 tarihleri arasında yayımlanan dört röportajı.

Son Posta’da yayımlanan bir röportaj serisi doğumlar ve doğumevleri üzerinedir. Suat Derviş anlatıyı sadece bir röportör olarak kurgulamaz, aynı zamanda “ben” diliyle kendi fikirlerini ve yaşamından kesitleri de bu diziye dahil ederek, okuru çıplak gerçekliğin gövdesinden kurtarıp bir anı/röportaja yaklaştırır. Sadece kayıt düşmekle kalmaz; yazıyı yaşayan, nefes alan, öfkelenen, üzülen bir metne dönüştürür. Haseki Doğumevi’ne girerken babası Prof. İsmail Derviş’in bu hastanede geçirdiği günleri anımsar, onun bu hastaneye olan katkılarını hatırlatır. Fakat gördüğü manzara, babasının hastanesinden oldukça farklıdır artık. Burası, çocuklarla lohusaların birlikte yatmak zorunda kaldığı, yer yataklarının tıka basa dolu olduğu bir hastaneye dönüşmüştür. Görüşülen kişiler Zeynep Kâmil Hastanesi açılmasa durumun daha da vahim olduğunu dile getirirler. 35 kapasiteli bir hastaneye dört katı insan gelince ortaya çıkan manzara acıdır: Yer yataklarında yan yana yatan lohusalar ve çocuklar…

“Erkekler bütün kanunları kendi bencilliklerine göre yapmışlar”

Kadın doğum doktoruyla yaptığı bir görüşmede, doktorun sözleri Suat Derviş’in gezdiği hastaneleri, koğuşları ve doğumevlerinin sıkıntılarını bir anda açıkça ortaya koyar; doktor şöyle der Suat Derviş’e:

“Bu kadınların himaye edilmesi lazımdır. Erkekler bütün kanunları kendi bencilliklerine göre yapmışlar. Bu zavallı kadınların himayesi en mühim meseledir.”[3]

Peki kimdir bu kadınlar? Toplumun alt kesimindeki tüm kadınlar kast ediliyor olsa da, burada altı çizilen kesim, özellikle evlilik dışı birliktelikten doğan çocukların anneleridir. Bu çocukları ve anneleri koruyan hiç kimse, hiçbir kurum yoktur toplumda. Türkiye’de görmezden gelinen, göz ardı edilen, gölgeli, kuytulu yerlere bakar Derviş bu röportajlarında. Doktorun altını çizdiği noktada kanun koyucuların erkek olması, devletin eril vesayeti sırtlanıp “eşitlik” nutukları atması ise ne ilk ne de son manzarasıdır bu coğrafyanın.

Suat Derviş, "Anaların Derdi", Son Posta gazetesi, 15 Haziran 1935.

Cumhuriyet hem çalışan hem de çocuklarına bakan anneler isterken, bunun nasıl olabileceği konusunda pek de kafa yormuş sayılmaz. Hem görünmeyen ev içi emeğini koşulsuzca sergileyen hem de dışarda “büyük Türk ülküsü”nü gerçekleştirecek bütün yük, bilin bakalım yine kimin omuzlarındadır? Elbette kadınların…

Derviş’in röportajlarının zamansızlığı tam da bununla ilişkilidir. Aile politikalarının günümüzde yine ve yeniden kadınları bir “doğum makinesi” olarak gören eril düzenin sarsılmaz nutuklarıyla bir arada olması, bir tür ifşa ve yeniden üretim mekanizmasını gözler önüne serer.

Suat Derviş burada toplumsal gerçekçiliğini giyinmiş bir gazeteci gibi değil, bir hikâye anlatıcısı gibidir. Yazarın üslubu, gözlemci ve eleştirel gazeteciliğiyle kısa hikâye estetiği arasında konumlanır. Her röportaj bir tür küçürek öykü gibidir; karakterler canlıdır, konuşmalar diyaloglarla aktarılır, mekânlar detaylı betimlenir. Derviş’in yazılarında kişisel bir ses, vicdani bir ton ve toplumsal eleştiri iç içedir; bu da onu döneminin diğer gazetecilerinden ayırır. O yalnızca gözlem yapmakla kalmaz, kendi deneyimini de anlatının parçası haline getirir; böylece “kadın gazeteci” kimliğiyle de dönemin erkek egemen basın dünyasında özgün bir yer edinir.

Suat Derviş, “Mektebe Hasret Çocuklar”, Son Posta gazetesi, 15 Haziran 1936.

Önce Kadınlar ve Çocuklar, erken Cumhuriyet döneminde toplumsal dönüşümün merkezinde yer alan kadın ve çocuk figürlerine odaklanan bir tanıklık kaydıdır. Kimin tanıklığıdır peki okuduğumuz? Edebiyatçı yazar Suat Derviş’in mi, yoksa gazeteci Suat Derviş’in mi? Aslında her ikisinin de tanıklığıdır bu; nitekim Suat Derviş de dönemin “devletle dünya arasında” salınan “muharrir”lerinden biridir.[4]

Eserde yer alan röportajlar ve yazarın düştüğü notlar, 1930’ların İstanbul’unu ve özellikle kenar mahallelerdeki yaşamı edebiyatla gazetecilik arasındaki bir üslupla aktarır. Dönemin süreli yayınlarında yer alan bu “memleket sohbetleri”, yeni kurulan ulus-devletin modernleşme ideallerine rağmen, şehirdeki sınıfsal uçurumları ve cinsiyet temelli eşitsizlikleri görünür kılar.

Kitap, Cumhuriyet’in ilk on yıllarında şehirli kimliğin yeniden tanımlandığı, Batılılaşmanın kültürel göstergelerinin özellikle kadın bedeni ve aile düzeni üzerinden tartışıldığı bir döneme denk gelir. “Yeni kadın” imgesi modernleşmenin vitrini haline gelirken, bu metinlerde hem bu imgenin vaat ettikleri hem de onun dışında kalan kesimlerin (örneğin işçi, yoksul ya da eğitimsiz kadınların) sesleri duyulur. Derviş’in yazılarında, Cumhuriyet elitlerinin “Batılı normatif imge” arzusuna karşılık, kentin kenar mahallelerindeki görünmezlik, yoksulluk ve cinsiyet eşitsizliği çarpıcı bir şekilde resmedilir. Bununla birlikte açık ve doğrudan bir eleştiri de bulunmaz Cumhuriyet’in politikalarına. Tuncay Birkan o dönemdeki sol çevrelerin tamamının Atatürk’e derin bir saygı beslediğini, bu nedenle eleştirilerini genellikle yumuşatarak dile getirdiklerini ve hatta çoğu zaman doğrudan Atatürk’e değil, çevresindeki isimlere (İnönü, Bayar, Şükrü Kaya vb.) bu eleştirileri yönelttiklerini ya da tamamen içlerinde tuttuklarını dile getirir.

Suat Derviş, “Dünya Feminizminin Lideri Öldü”, Foto Magazin, 1 Aralık 1938, s. 22-26.

Yine Birkan’ın aktardığına göre, Atatürk öldüğünde birçok muharrir gibi Suat Derviş de Atatürk’ün inkılaplarını daima övmüştür; örneğin Aralık 1938 tarihli Foto Magazin’de yayımlanan “Dünya Feminizminin Lideri Öldü” başlıklı yazısı bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Birkan her ne kadar bu övgülerin “oportünist” ya da “pragmatik” bir saikle değil, samimiyetle yapıldığını belirtse de,[5] sorumluları belirsizmişçesine muğlak bir eleştirel pozisyonla ele alınan bu röportajların neden böylesine korunaklı bir üslupla yazıldığını tahmin etmek herhalde güç değildir. Öyle ki, döneminin pek çok muharriri gibi, Suat Derviş de Atatürk’le Cumhuriyet politikalarını ayırır görünmektedir.

“Kızlar için iş hayatında muvaffak olabilmek için katiyen şans yok”

Derviş’in röportajlarındaki kadın karakterler, kamusal hayata katılma arzusuyla toplumsal normların baskısı arasında sıkışmış figürlerdir. Kadıköy Orta Mektebi’ni yeni bitirmiş olan Nermin Demirci’yle yaptığı bir konuşma şöyle ilerler:

“Sen çok şeyler biliyorsun,” diyorum. “Edebiyatçı olsana.”

“Edebiyatçı olmak mı? Doğrusu onu da isterim. Edebiyatçı değil, gazeteci olmak... Fakat bana bir başmuharrirlik verirler mi?”

“Liyakat gösterirsen elbette.”

“Bunlar lakırdı. Siz de vermeyeceklerini biliyorsunuz. Bunu yalnız ben değil, bütün arkadaşlarım görüyorlar, kızlar için iş hayatında muvaffak olabilmek için katiyen şans yok. Ve bunu görünce insan çalışmaya kendinde imkân ve istek bulmuyor.”[6]

Derviş’in birçok röportajı, aslında erken Cumhuriyet’in fırsat eşitliği mitini sorgulayan bir toplumsal gerçeği de açığa çıkarır.

Suat Derviş

Benzer biçimde, çocuklarla yapılan röportajlarda suça, yoksulluğa ve eğitime dair meseleler, devletin toplumsal mühendislik politikalarının alt katmanlardaki karşılığını gözler önüne serer. Ayrıca Derviş’in “Suçlu Çocuklar” başlığıyla yer alan mülakat dizisinde de, hukuktaki boşluklara işaret ederek birinci ağızdan “suçlu” çocukları dinlemesi ve bunları gazetede neşredebilmesi çok değerlidir. “Sinemalara çok güzel filmler geliyordu, görmek için çaldım”[7] diyen çocuk, modern eğlence kültürünün yoksul kesimlerde nasıl bir arzu ve suç döngüsüne dönüştüğünü fısıldar usulca.

Bu eser, erken Cumhuriyet döneminin toplumsal panoramasını, özellikle kadın ve çocuk temsilleri üzerinden, edebi bir dille belgeleyen nadir metinlerden biri olsa da, tarihleri söküp attığımızda elimizde kalan şey, aktüel olanla ne yapacağımız sorusudur. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Önce Kadınlar ve Çocuklar yalnızca bir röportaj derlemesi değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sessiz bırakılmış toplumsal sınıfların ve cinsiyetlerin hikâyesini anlatan, tarihsel bir tanıklıktır. Ve ne yazık ki, bu tanıklık kırmızı bir iple bugüne teyellenmiş gibidir.

Hakikatin ve eleştirinin zaman zaman birbirinin içinde kaybolduğu satırlar olsa da, Suat Derviş’in bir kadın, bir gazeteci, bir yazar ve bir muhabir olarak sokakların, evlerin, kuytuların ve köşelerin içine girip doğrudan mağdur kesimlerle konuşması; sınıf ve cinsiyet temsillerini görünür kılması, edebiyatın güncelliğinden çok, eril vesayetin kendi sınırlarını her dönemde yeniden üretebildiği sorunuyla bizi baş başa bırakır. Yarım kalmış bir resmin sancısı, bu yüzden beklenmedik bir müzede insan zihnini durdurur ve hakikati haykırır.

 

NOTLAR

[1] 1815’te Bologna’daki son kısa konaklamasında Palagi tarafından yapılan bu eser, bankacı Cristoforo Insom’un ısrarlarına rağmen hiçbir zaman tamamlanmamış bir taslaktır. Sanatçı, ondan aldığı borca karşılık yalnızca fizyonomileri belirginleştirilmiş bir eskiz hazırlamış, resmi bitirmemiştir. Kompozisyon ise Restorasyon döneminde yeniden değer kazanan Avrupa portre geleneğiyle birlikte neo-klasik deneysellikten de izler taşır. Ayrıntılı bilgi için buraya tıklayınız. (Erişim tarihi: 25.09.2025)

[2] Suat Derviş, Önce Kadınlar ve Çocuklar, haz. Serdar Soydan, İthaki Yayınları, 2025, s. 44.

[3] Suat Derviş, Önce Kadınlar ve Çocuklar, haz. Serdar Soydan, İthaki Yayınları, 2025, s. 59.

Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri[4] Tuncay Birkan’ın Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri kitabına atfen kullanıyorum bunu.

[5] Tuncay Birkan, Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri, Metis Yayınları, İstanbul, s. 160.

[6] Suat Derviş, Önce Kadınlar ve Çocuklar, haz. Serdar Soydan, İthaki Yayınları, 2025, s. 48-49.

[7] Suat Derviş, Önce Kadınlar ve Çocuklar, haz. Serdar Soydan, İthaki Yayınları, 2025, s. 130.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Önce Kadınlar ve Çocuklar
  • serdar soydan
  • suat derviş
  • tuncay birkan

Önceki Yazı

DENEME

Necati Tosuner’in denemeleri:

Sabır taşında kitap

“Necati Tosuner denemelerinde kısa yoldan, en vurucu biçimde anlatmayı seviyor. Kalıpları, ezberleri boş vermemizi salık veriyor, dikkat etmemizi istiyor, uyanıklığımızı korumamızı.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

İNCELEME

Blues: Yağmurun sesine bak

“Kitap bir mikro-biyolog titizliğiyle ve Blues şarkıcısı tutkusuyla yazılmış; Blues tarihini anlatan bir kitaptan bekleneceği gibi, tarihî bir sıralamadan ziyade, neredeyse bir sohbet havasında ilerleyen, farklı bir yapıda kurgulanmış.”

OGAN GÜNER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist