Necati Tosuner’in denemeleri:
Sabır taşında kitap
“Necati Tosuner denemelerinde kısa yoldan, en vurucu biçimde anlatmayı seviyor. Kalıpları, ezberleri boş vermemizi salık veriyor, dikkat etmemizi istiyor, uyanıklığımızı korumamızı.”
Necati Tosuner, 2024.
Ne iyi etmiş Necati Tosuner, 2005’ten bu yana yazdığı yazılardan derlediği Gönülde Kitap’ın başına bir sunuş gibi, şu kısacık yazıyı alarak.
Son Yaprak
Necati Tosuner Sulhi Dölek’e soruyor:
“Sen ya da ben bir Dario Fo etmez miyiz?..”
Biraz düşünüyor Sulhi Dölek, sonra diyor ki:
“Ben ederim ama seni bilmem!”
Edebiyatçılara ilişkin birkaç şey var burada. Rekabet, karşılaştırmaların kaçınılmazlığı, kendini öbürlerinin bir adım (bazen daha çok, hatta fersah fersah) önünde görmek – ve bunların makarasını yapmanın da elbette edebiyatçılara yakıştığı. Bütün bunların veciz bir ifadesi olan bu kısacık metnin ardından gelen “Ben…” başlıklı ikinci yazıya, özellikle bu yazının sonuna dikkat çekmek istiyorum, ilk yazıyla bir ilgisi, akrabalığı var bence. Yazarlar arasında “kaçınılmaz ve bağışlanabilir” gördüğü kıskançlıkta ölçü tutturmaya dair ince bir Tosuner iması.
Kasım 2025
175 s.
“Peki, hangisi Necati Tosuner’e yakışır?..” Böyle tamamlanıyor yazı. Şöyle anlıyorum: Vereceğiniz tepki, haklılığınızın, isyanınızın yanında sizi de gösterir. İlk kez 2006’da yayımlanan bu yazının bugün yirmi yıl öncesinden daha önemli, daha anlamlı olduğu kanısındayım. Bir süredir dergilerden çok sosyal medyada karşımıza çıkıyor edebiyatla ilgili serzenişler, söylenmeler, polemikler. Ancak sosyal medya tuhaf, farklı bir alan. Haklılığın ölçütü çoklarınca daha sert, daha haşin bir şeyler yazmakmış gibi algılanıyor. Bu mecraların doğasından olsa gerek, geçimsiz, geçirimsiz bir tarz kuşanmış bulabiliyoruz kendimizi, haklılığımızı en yüksek perdeden söylemezsek işitilmeyeceğini sanıyoruz belki de. Bize gelen cevap da benzer tonda olursa bir sarmal gibi her dönüşte, kıvrılışta ifadeler ağırlaşabiliyor. Yeni bir şey söylemediğimin farkındayım, ama Necati Tosuner’in yazısında dikkat çektiği noktayı önemsiyorum. Kabahati, benim yaptığım gibi mecranın doğasına da atsak, “Ben değil, Miki yaptı,” da desek, kendimize yakışanı yapıyoruz. Sonuç olarak fikrimizin, ifademizin yanı sıra, belki ondan da önce kendimizi sunduğumuz bir vitrin orası. “Ben böyleyim,” demiş oluyoruz. Bir haksızlığın “dile getirilme biçimi”, bizi haklıyken haksız gösterebilir – gösteriyor hatta. Kıskanmak, Tosuner’in altını çizdiği gibi “kaçınılmaz ve bağışlanabilir”; üstelik gerçekten de nice haksızlığa tanık oluyoruz (siyasî alanı kastetmiyorum, kültür-sanat dünyasında da), ama sürekli azarlayan bir tonda konuştuğumuzda, Şükrü Erbaş’ın dizelerindeki gibi, biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz. En sonda ortaya çıkan resimde “kaçınılmaz ve bağışlanabilir” kıskançlığımız, rekabetimiz, haset gibi, hınç gibi görünüyor.[1]
Sözü en sonda ortaya çıkan resme getirmem biraz da Tosuner’in bambaşka bir bağlamda bazı sorulara ilişkin en açık seçik yanıtı ancak “bitirdiğimizde” bilebileceğimize, ya da doğru saptamayı bitirdikten sonra sezebileceğimize dikkat çekmesinden. Şöyle diyor:
Ne iş yaparsanız yapın, bitirince, bir doymuşluk tadı veriyor mu?.. Buna bakarız. Önemli olan bu. (s. 16 – vurgu eklenmiştir)
Hangi bağlamda söylüyor bunu? Öyküyle romanı karşılaştırırken. Öyküde yoğunluk, romanda yayılmışlık, derinlik… Ama sonuçta esas olan bize bittiğinde doymuşluk tadı vermesi.
Lafı uzattığıma, dolandırdığıma bakmayın, Necati Tosuner denemelerinde kısa yoldan, en vurucu biçimde anlatmayı seviyor. Kalıpları, ezberleri boş vermemizi salık veriyor, dikkat etmemizi istiyor, uyanıklığımızı korumamızı. Gene “Öyküyle Roman Arasındaki Sarkaç”tan vereyim örneği. “Öykü, romandan daha çabuk kana karışır. Bu bakımdan da şiire yakın durur,” dedikten sonra, bunu bir ezber haline getirmememiz için uyarıveriyor. “Ama şunu da sormak için cebimizde hazır tutalım: Hangi şiire yakın durur?.. Çünkü her şiir o şiir değildir.”
Kıskanmak konusundan sürdüreceğim. Değindiğim yazıda “Yazar olarak da kıskanç olduğum –pek– söylenemez,” dedikten sonra öteden beri yapageldiklerini kanıt olarak sunuyor. “Yıllarca hep başkalarının dosyaları için çalıştım. Hâlâ da onun bunun dosyası için ömür tüketişim az değildir.” Bir başka kanıt da ben sunacağım: Bir önceki deneme kitabı Elde Kitap’ı [2] okuyanlar yıllar içinde kendi kuşağından ya da genç kuşaklardan ne çok yazarın kitaplarıyla ilgili yazılar yazdığını iyi bilirler. Bu konuda ironik denebilecek bir durum da yok değildir aslında. Kitaplarında kendinden çok söz ettiği söylenir Necati Tosuner’in. Füsun Akatlı, “Bir Öykü Emekçisi: Necati Tosuner” başlıklı yazısında[3] bu durumu şöyle özetlemişti.
Çokları onu kendi bireysel sıkıntılarını, bungunluklarını, doyumsuzluklarını yansıtmakla ve bundan ötürü evrensel düzeyde insan gerçekliğine eğilmemekle –neredeyse– suçladılar, eleştirilerini bu noktada yoğunlaştırdılar genellikle.
Tosuner’in öyküleri hakkında değil, denemeleri hakkında bir şeyler söylemeye çalışıyorum bu yazıda, yine de Akatlı’nın onun öykülerine yöneltilen bu yöndeki eleştirilere verdiği yanıttan yararlanacağım.
Kamburların her zaman insanların sırtlarında değil, bazen de içinde olduğu düşünülecek olursa, yazdıklarının kendi sakatlığından ötelere de ulaşamadığı, insan gerçekliğini salt Tosuner gerçekliği olarak yansıttığı da hiç söylenemezdi.
Gerek Elde Kitap’taki gerekse Gönülde Kitap’taki yazılara baktığımızda, sayısız yazardan ve onların yapıtlarından söz edildiğini görüyoruz, ama Necati Tosuner, birçok yazısında kendi kişisel hayatından, yazı serüveninden, deneyimlerinden, öğrenciliğinden, arkadaşlarından, Almanya’da yaşadıklarından… bir şeyler de anlatır. Bu nedenle ileri sürdüğüm sava itiraz edip onun sözü dönüp dolaşıp kendine getirdiğini söyleyenler de çıkabilir, ama biz yine de sonuç odaklı bakalım. Necati Tosuner, kendinden yoğun biçimde söz ettiğinde bile edebiyat üzerine, edebiyatın meseleleri üzerine bir şeyler söylüyordur çünkü. Kendisini bir nev’i denek ya da numune gibi sunduğunu düşünebiliriz pekâlâ. Anlattığı bir “Tosuner gerçekliği”dir, ama çok zaman “insan gerçekliği” ya da “Türkiye gerçekliği” hakkında bir şeyler, hiç değilse dokunulmuş bir bam teli mevcuttur.
Uğradığı haksızlıklardan da söz eder, ama başkalarından gördüğü inceliklere de dikkat çeker. Hiçbir zaman, “Bu, sadece benim başıma geliyor,” diye sızlanan bir mağduriyet tonuna rastlanmaz. Bir öyküsünü nasıl bir yaşantıdan, hangi deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığını anlattığında da kendisini parlatma, öne çıkarma derdinde değildir. Merak eden okur, yazar ya da yazar adayı o metni okumayı “bitirince” bir yaşantıyla o yaşantının öyküdeki karşılığını birlikte tartma imkânı bulur – yazarının yorumlarıyla beraber.[4] Tabii, matraklıkları da görüp not ettiğini, makarasını geçmeyi sevdiğini eklemek lazım Necati Tosuner’in; olayların bu yönünü yakalamaya odaklı bir mercekten bakıyor gibidir. Bir yazar hakkında sürekli kendini anlattığı söyleniyorsa, yazdığı öykülerin birebir yaşanmış olduğu yanılsamasının doğması çok doğal. (Kaldı ki kendini çok fazla anlatmayan yazarlara da sıkça öykülerindeki, romanlarındaki olayların bizzat başlarından geçip geçmediği sorulmuyor mu?)
Gönülde Kitap’ta yer alan “Boşanma Mutfağı” başlıklı yazı bununla ilgili. Tosuner’in Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi kitabındaki bir öyküde, “öykünün anlatıcı kişisi, eski eşi Ceylan Öğretmen’in gönlünü kazanmak için, Belediye’den sağladığı itfaiye aracını Ceylan Hanım’ın evinin önüne getirtir ve merdiveni dördüncü kat merdivenine dayatır.” Bu öykü yayımlandıktan sonra Tosuner’in eski eşi Leman Hanım’a bir öğretmen arkadaşı sormuş. “Hocam, sahi Necati Bey itfaiyeyle geldi mi?..”
“Daha matrağı var…” diyor Tosuner yazıda:
“Bir gün Sulhi Dölek şöyle diyecektir arkadaşı Necati’ye:
“Sen benden gizliyorsun ama, itfaiyeyi götürmüşsündür Leman Hanım’a.” (s. 11)
İşin aslını astarını yazıyı okuyanlar öğreneceklerdir, aktarmayacağım. Peki, matrak bir anının anlatılmasından mı ibarettir bu yazı, Tosuner okurunu gülümsetmek için mi yazmıştır? Tabii ki hayır. Yazının ikinci bölümünde birkaç paragrafta neredeyse bütün yazı hayatını özetliyor. Neden öykü yazdığını, nasıl romana geçtiğini, sonra neden yıllarca roman yazamadığını birkaç cümleyle anlatıyor. (Evet, yine anlattığı kendisidir.) Yazıyı hızla okuyup geçtiğimiz takdirde itfaiye hikâyesiyle ikinci bölüm arasındaki bağ gözden kaçabilir. Oysa burada can alıcı, can yakıcı bir şey gizli bence – ustalıkla yazılmış öykülerdeki gibi. Tosuner’in öyküden romana geçişini “mutfak” değişikliği olarak tanımlaması önemli. Yukarıda öykünün adını andım. Bu ikisinden ötürü yazının son cümlesinin (“Şimdi ne yapacağımı daha bilemiyorum.”) sadece bir yazarın bundan sonra neler yazmayı tasarladığıyla ilgili olduğunu hiç zannetmiyorum.
Başka yazarlar hakkında, onların kitapları üzerine yazmayı yıllardır sürdürüyor Tosuner. Bugün de halini hatırını sorduğumda şikâyet ettiklerinin başında okumak istediği halde okuyamadığı, ertelediği kitapları anıyor; hele o kitabın yazarını tanıyorsa, bir an önce okuyup birkaç cümleyle de olsa fikrini söylemek istediğini belirtiyor. Sanırım ondaki bu tutum Tarık Dursun K.’ya duyduğu gönül borcuyla da ilgili. Elde Kitap’taki bir yazısında ilk öykü kitabı Özgürlük Masalı hakkında Tarık Dursun K.’nın 21 Kasım 1965 günkü Milliyet’te yayımlanan yazısından söz etmişti. Tarık Dursun K’nın cümlelerini oradan aktarıyorum.
Tosuner, bütün hikâyelerinde –buna yaklaşık– kendini anlatıyor. Kendini, kendi içe dönüklüğünü, yaşamaya küskünlüğünü, tutkularını, düşlerini… Burada gerçekler, bütünüyle Tosuner gerçekleridir. Onları alıp bir güzel hikâyelemek, bir güzel yoğurup biçimlemek; daha Tosuner’in tam harcı değil. Öyleyken de Tosuner’de bir güzel acemilik; o direnildiğinde, gitgide güçlenen, sonra yazarı ustalığa götüreceğini belirleyen güzel acemilik, ilk anda göze çarpıyor. Geriye kalanı, Tosuner’in bunu sürdürmesi, o çabayı göstermesine kalıyor. (s. 72-73)
Yine “kendini yazmak” konusu. Tarık Dursun’un cümleleri, yukarıda aktardığım Füsun Akatlı’nın cümlelerini hatırlatmış olmalı. Anlıyoruz ki 1965’te, yolun çok başındayken “bütünüyle Tosuner gerçekliği” olarak tanımlanan öyküleri 10-12 yıl sonra (Akatlı’nın kitabında yazının ilk kez yayımlanma tarihi belirtilmemiş, ama yazıdan 1977 olduğunu anlıyorum) “evrensel düzeyde insan gerçekliği” olarak değerlendirilmiş. Belli ki Tarık Dursun K.’nın Tosuner’in ilk kitabına hoş geldin derken dile getirdiği “temkinli” eleştiri, genç Necati’nin kulağına küpe olmuş. Sadece bu değil ama, Tarık Dursun K.’nın genç yazarlar hakkındaki tutumunu da örnek almış. 1965 tarihli bu yazıyı kendisini övmek için anmadığını belirttikten sonra bundan söz etme nedenini şöyle açıklıyor.
Benim eskiden beri, edebiyata atılan “ilk adım”a hep sevgiyle bakışımda, Tarık Ağabey’in bende yarattığı “güzel acemilik” sevincinin de bir payı olduğuna inanıyorum. (s. 73)
Yine Elde Kitap’ta anlattığı bir eleştirilme hikâyesi var Tosuner’in. 1969’da ikinci öykü kitabı Çıkmazda üzerine Yeni Dergi’de Tomris Uyar’ın yazdığı ağır bir eleştiri yayımlanmış. Tosuner de bu yazıya bir karşılık yazıp göndermiş, ancak bunu yayımlamamış Memet Fuat. İstanbul’a bir gittiğinde yazısının neden yayımlanmadığını sorduğundaysa şu yanıtı almış. “‘Siz yazı göndermediniz ki…’ dedi Memet Fuat. “O bir hakaret mektubuydu!..’” Yıllar sonra Memet Fuat’ın bu tutumunu da duyduğu gönül borcuyla anıyor Necati Tosuner. “O yazıyı yayımlamamış olan Memet Ağabey bana önemli bir iyilik yapmış oldu.”
Tosuner’in denemelerinde değindiği kitaplar ya da öyküler hakkında kısa ama vurucu tespitleri var. Bunların yanı sıra özellikle kendi kuşağından, tanıdığı, arkadaşlık ettiği yazarlar hakkındaki izlenimlerini, tanık olduklarını ya da birlikte yaşadıklarını aktarıyor. Bu yazılar peş peşe okunduğunda farklı yazar ya da yazarlık tutumları çıkıyor karşımıza; bunların bütünü de artık çok gerilerde kalmış, 70’lerin, 80’lerin edebiyat ortamına ya da yayın dünyasına ilişkin resimler, izlenimler sunuyor bize. Dikkatimi çekenlerden biri Dr. Halil İbrahim Bahar’ın tutumu oldu. On yıl boyunca Soyut’u yayımlayan Bahar, kendi şiirlerini kitap olarak yayımlamamış. Üstelik derleyip toplayıp kitap halinde hazır ettiği halde.
Sürekli temize yazdı şiirlerini. Biriktirdi. Düzenledi. Kitap halinde biçimledi. On kadar kitabı oldu böyle.
Ama yayıncılardan bir çağrı almadı hiç. Kendi de yayımlamadı, – inat etti.
O yıllarda benim kitaplar çıktıkça, sanki utanır oldum Bahar’dan. (s. 111-112)
Bu yazıyı 2020’de Ve Yayınevi’nin Dr. Bahar’ın şiirlerinden yapılmış bir seçkiyi yayımlaması üzerine kaleme almış Tosuner. Fikri takip açısından belirteyim; Elde Kitap’taki bir yazısında da Dr. Bahar’ın kitap yayımlamamasına değinmişti. Soyut’a büyük emekler vermiş Günel Altıntaş ve Sait Maden’in şiirlerinden söz ettiği, ilk olarak 1998’de yayımlanan bu yazıyı, “Bir Dr. Bahar kaldı kitap çıkarmadık. Halil İbrahim Bahar. Dilerim, onun da kitabını okuruz yakında,” diyerek bitiriyordu.
Yayın dünyasında haksızlıklar, değer bilmezlikler hiç az değil. Bugün, 70’lerden, 80’lerden oldukça farklı işliyor mekanizmalar. Yaşananlara, tanık olunanlara sessiz, tepkisiz kalması hiç kolay değil. Gönülde Kitap’ı (arada Elde Kitap’ı da karıştırarak) okurken aklıma Refik Halid Karay’ın bir yazısı geldi. Genç edebiyatçılara sağlıklarına dikkat etmelerini öğütlüyor, onlara iyi davranmamış olanlardan intikam alabilmek için zamana karşı dayanıklı olmaları gerektiğini hatırlatıyordu. Necati Tosuner de ancak sekizinci öykü kitabı Güneş Giderken’le Sait Faik Hikâye Armağanını 1999’da aldığını anlattığı yazısında, ödülden sonra yaptığı konuşmadaki şu cümlesini hatırlatıyor. “Dün ölmüş olsaydım, bir Sait Faik kazanamadan ölmüş olacaktım!..”
NOTLAR
[1] Bertold Brecht’in “Yeni Kuşağa” şiirini hatırlamamak mümkün değil. “Üstelik biliyoruz ki/ Kötülüğe duyulan nefret bile/ Asık yüzlü yapar insanı./ Haksızlığa duyulan öfke bile/ Kabalaştırır insanın sesini. Ah,/ Dostluğun temelini atmak isteyen bizler/ Kendi aramızda kuramadık dostluğu.”
[2] Necati Tosuner, Elde Kitap, Neden Kitap, 2005, 320 s. Yazıdaki alıntılar bu baskıdandır.
[3] Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar/ Eleştiri Yazıları, Boyut Kitapları, 1998, 182 s.
[4] Bunu adlı adınca yaptığı hoş bir yazısı var Elde Kitap’ta. “Öykü’nün Öyküsü” başlıklı bu yazıda, önce Güneşe Giderken’de yer alan “Mary” başlıklı öyküyü okuruz, ardından bu öykünün öyküsünü. Yazı çizi atölyelerinde okutulası bir metindir bu. Yazarın öyküsüne yakışan bir ad bulduğunda duyduğu sevinç de cabası!
Önceki Yazı
Annie Ernaux, Pierre Bourdieu ve bizim Kezban:
Kültürle sınıf atlamak mümkün mü?
“Jaquet, bir toplumsal sınıftan diğerine geçen bireyi tanımlamak için transseksüel kelimesinden esinlenerek sınıf-ötesi (transclass) terimini önerir. Yeniden-üretmezlik de, özetle, bireyin kendi sınıfının yazgısını yeniden üretmeme, onu tekrarlamama kapasitesine işaret eder.”
Sonraki Yazı
Aile yılı, kırılamayan döngüler ve
Suat Derviş’in zamansız röportajları
“Önce Kadınlar ve Çocuklar yalnızca bir röportaj derlemesi değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sessiz bırakılmış toplumsal sınıfların ve cinsiyetlerin hikâyesini anlatan, tarihsel bir tanıklıktır. Ve ne yazık ki, bu tanıklık kırmızı bir iple bugüne teyellenmiş gibidir.”