"Kitabın geneli itibarıyla Çeğin, anarşizm düşüncesini bugünün krizleriyle buluşturuyor; çünkü adalet, artık devletin değil, dayanışmanın dilinde konuşulabilir. Anarşizmin modern etik-politik mirası burada belirir: otoritenin yerini alan bir eşitlik deneyimi, bir toplumsal kendiliğindenlik."
Sosyolog ve tarihçi Güney Çeğin’in Nika Yayınevi tarafından yayımlanan Re-Bellum isimli kitabı, anarşizme ilişkin kadim önyargıların külleri arasından yeni bir siyasal tahayyül çıkarmaya niyetli bir kitap. Çeğin, anarşizmi “siyasal sapkınlık”, “aşırılık” ya da “romantik ütopya” olarak yaftalayan modern ideolojik mirasın karşısına, anarşizmi radikal siyasetin ufku olarak yerleştiren bir çerçeve koyuyor.
Kitabın ilk sayfalarından itibaren belirginleşen şey, anarşizmi yalnızca bir muhalefet biçimi değil, siyasetin kendisini yeniden düşünmeye zorlayan bir imkân olarak kavramak. Devlet, otorite, temsil ve düzen gibi siyasal kavramların içkin çelişkilerini birer “doğal veri” değil, sorgulanabilir tarihsel inşalar olarak ele alıyor. Bu açıdan Re-Bellum, anarşizmi yeniden tanımlamak kadar, “niçin hâlâ anarşizm?” sorusunu da bugünün politik dünyasına yöneltiyor – çünkü bu ahval yalnızca iktidar biçimlerinin değil, radikal düşüncenin de tükenmişliğini açığa vuruyor.
Re-Bellum’un en yoğun ve tartışmaya açık bölümlerinden biri, Güney Çeğin’in Nietzsche’yi anarşizmin karşısında değil de onun içindeki bir “gerilim noktası” olarak konumlandırdığı sayfalar. Yazar burada alışıldık Nietzsche portresini tersyüz ediyor: Anarşizmi “hınç duygusunun en verimli toprağı” olarak niteleyen filozofun, aslında anarşist ruhun gizli müttefiki olabileceğini öne sürüyor. Çünkü Nietzsche, her ne kadar çağının militan anarşistlerini “sürü ahlakı”nın temsilcileri olarak görse de, onun devlete, hukuka, burjuva kültürüne ve ahlakçılığa yönelttiği salvolar anarşizmin derin damarlarına sızma potansiyeline sahip. Çeğin, bu “zımni anarşist” Nietzsche’yi etik, ego ve güç kavramları etrafında yeniden kurarken, hem klasik anarşizmin hem de çağdaş post-anarşizmin sinir uçlarına dokunuyor. Nietzsche’nin etik anlayışını, Graeber’in “devrimci pratik hakkındaki etik söylem” diye tanımladığı anarşist etikle yan yana okuyor. Ahlaki ilkeleri aşkın bir kaynaktan türetmeyen, değerleri hayatın içinden, eylemin içkinliğinden doğuran bir etik bu. Kropotkin’in Etika’sı ile Nietzsche’nin Tan Kızıllığı’nı birlikte okuma önerisi de bu bağlamda çarpıcı: her iki metinde de etik, insanın değil, yaşamın içinden filizleniyor.
Çeğin’in Kropotkin üzerine tartışmaya açtığı sayfalar, Re-Bellum’un tarihsel derinliğini ve politik tahayyülünü belirleyen merkezlerden biri. Oscar Wilde’ın “lekesiz İsa” olarak andığı Kropotkin, burada yalnızca bir anarşist figür değil, yaşamın ahlaki ve toplumsal temellerini yeniden kuran bir düşünür olarak resmediliyor. Doğanın zalim bir savaş alanı olduğu fikrine karşı, yaşamın özünün iş birliği olduğunu göstermek isteyen bir bilginin hikâyesi bu. Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma’sı, Çeğin’in okumasında, yalnızca Darwinizme karşı bir düzeltme değil, aynı zamanda etik bir devrim çağrısı: rekabet yerine dayanışmayı, tahakküm yerine yardımlaşmayı merkeze alan bir doğa felsefesi. Böylece etik, aşkın bir kaynaktan değil, yaşamın kendisinden, türler arası ve insanlar arası ortaklıktan türeyen bir şey haline geliyor.
Hobbes’un “herkesin herkese karşı savaşı”nı tersine çeviren bu yaklaşım, anarşist siyasetin de etik temelini kurmakta: insanın toplumsallık içgüdüsü, yasa ve otoritenin yerini alabilecek yegâne kuvvet. İlaveten Çeğin, Kropotkin’de Foucault ve Tronti’den önce bir mikro-iktidar sezgisi buluyor: devletin ve piyasanın hayatın tüm alanlarını kolonileştirmesi karşısında, yaşamın yeniden toplumsallaştırılması çağrısı.
Profesyonel tarihçilerin Fransa–Almanya savaşının tali bir detayı olarak anmaktan öteye geçemedikleri Paris Komünü ise Re-Bellum’da yeniden tartışmaya açılıyor: sömürüye, hiyerarşiye ve temsilin iktidarına karşı, toplumsal hayatın bizzat kendisinde cereyan eden bir devrim. Yazar, Komün’ü ne yalnızca Marx’ın “ilk proletarya diktatörlüğü” olarak ne de romantik bir yenilgi olarak inceliyor. Onun ilgilendiği, Komün’ün içindeki deneyim biçimleri: müştereklerin doğaçlaması, kadınların kamusal alandaki var oluşu, kentin özgürleşmiş ritmi, gündelik hayatın politik bir eyleme dönüşmesi. Bu anlamda Re-Bellum, anarşizmi yeniden okumanın bir yolu olarak Komün’e dönüyor — bir teori değil, bir pratik olarak, bir “dünya kurma denemesi” olarak.
Bu noktada Max Stirner’in gölgesi ister istemez beliriyor elbette. 1844’te Leipzig’de yayımlanan Biricik ve Mülkiyeti, Genç Hegelciler arasına düşmüş bir yıldırım: Sol Hegelciliği bir süreliğine canlandıran, ama sonunda onun entelektüel intiharını da hızlandıran Stirner, Hegel’in devrimci diyalektiğini sahiplenmekle kalmıyor; onu, “birey ile devletin uzlaşması” fikrinin altını oymak için kullanıyor.
Çeğin’in kitabında Stirner’e yapılan bu gönderme rastlantı değil. Çünkü anarşizm tam da bu radikal özne fikrinin, yani “Biricik”in politikleşmiş hali belirli açılardan. Engels’in Stirner’e yönelttiği o meşhur suçlama –“egoizmi komünizme dönüştürmeliyiz”– aslında bugün bile yankılanıyor. Re-Bellum bu yankıyı tersyüz ediyor: egoizmin dönüştürülmesi değil, ortaklığın “Biriciklerin çoğulluğu” üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini iddia ediyor. Bu, anarşizmi sadece bir toplumsal model değil, bir varoluş etiği olarak kavramanın kapısını aralamakta.
Stirner’in “Biricik”inden sonra anarşist düşüncenin bir diğer büyük eşiğiyse Proudhon. Çeğin’in Re-Bellum’unda bu eşik, anarşizmin yalnızca bir özgürlük felsefesi değil, aynı zamanda bir adalet siyaseti olduğunun altını çiziyor. 1840’ların Fransası’nda, burjuvazinin gözünde “dehşetin adamı”na dönüşen Joseph Pierre Proudhon, devletin düzen adına yarattığı tüm tahakküm biçimlerine karşı bir “karşılıkçılık etiği” geliştirir. Onun için adalet, hukukla değil, emekle ilgilidir; mülkiyetin temellükü değil, paylaşımın biçimidir. Proudhon’un kavrayışında “anarşi”, kaosun değil, düzenin yeniden icadıdır – ama bu düzen, devlete rağmen ve devletsiz bir toplumsal yaşamın örgütlenmesi anlamına gelir. Re-Bellum tam da bu noktada Proudhon’un “adalet” fikrini günümüze taşıyor: iktidarı fethetmek değil, onu varoluş zemininden yoksun bırakmak.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıca Gustav Landauer’in anarşist düşünce ve toplumsal dayanışma üzerine metinleri, Emma Goldman’ın özgürlük ve örgütlenme üzerine yazıları ve her iki düşünürün de getirdiği militarizmin eleştirisi gibi daha pek çok çeşitli konular da yer alıyor. Bu metinler bir bütün oluşturduğunda, otorite, birey-toplum ilişkisi ve devletsiz toplumsal örgütlenme konularında farklı perspektifler sunarak okuyucuya zengin bir tarihsel ve teorik çerçeve sağlıyor.
Kitabın geneli itibarıyla Çeğin, anarşizm düşüncesini bugünün krizleriyle buluşturuyor; çünkü adalet, artık devletin değil, dayanışmanın dilinde konuşulabilir. Anarşizmin modern etik-politik mirası burada belirir: otoritenin yerini alan bir eşitlik deneyimi, bir toplumsal kendiliğindenlik. Kitabın anarşist literatüre büyük bir katkısı olduğunu ve klasik müfredatı ezip geçerek, üniversitelerde ders kitabı olarak okutulması gerektiğini düşünüyorum.