"Nesrin Orun, ilk kitabı Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik’te sarsılmışları, kenara itilenleri, görünmeyenleri aynı bahçede bir araya getiriyor. Farklı hayatlar, farklı hikâyeler, farklı acılar anlatılsa da hepsi aynı zeminde buluşuyor: Kırılmanın içinden geçerek kendini toplama çabası. Orun’un karakterlerinde belirginleşen duygu, sızılı bir yenilmişlikten çok, farkına varılmış bir bilinçli kabullenme hali. Yıkıntının ortasında veya ertesinde hayatta kalma biçimi olarak filizlenen bir kabul, bir içe dönüş."
“ücramla çarpıştım yetmedi
omuzbaşımla barıştım dinmedi
kapattım sesimi, ışığımı söndürdüm
yaktım, benden kalan ne varsa”[1]
İnsan kendini ne zaman bulur, ne zaman kaybeder? Bu döngü kaç kez yaşanabilir; yoksa yaşam gerçekten eğreti tekrarlardan mı ibarettir? Gösterişin ve gürültünün kuşattığı çağın ortasında kenara itilenler, yara alanlar, sarsılanlar… Sarsılmışlar. Yine de yaşam, çoğu zaman fark etmediğimiz bir dayanıklılıkla devam eder ve bu devam edişe hem başlangıçta hem sonda payı olan bir eylem eşlik eder: kabullenmek.
Kabullenmek yalnızca bir yenilgi, yılgınlık ya da geri çekilme değil, kimi zaman katılaşmış bir geçmişin, kof alışkanlıkların ve konforlu bir alanın karşısına dikilen sessiz bir cesarettir.
Nesrin Orun, ilk kitabı Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik’te[2] bu sessiz cesaretin sahiplerini –sarsılmışları, kenara itilenleri, görünmeyenleri– aynı bahçede bir araya getiriyor. Farklı hayatlar, farklı hikâyeler, farklı acılar anlatılsa da hepsi aynı zeminde buluşuyor: Kırılmanın içinden geçerek kendini toplama çabası. Orun’un karakterlerinde belirginleşen duygu, sızılı bir yenilmişlikten çok, farkına varılmış bir bilinçli kabullenme hali. Yıkıntının ortasında veya ertesinde hayatta kalma biçimi olarak filizlenen bir kabul, bir içe dönüş.
Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik on dört öyküden oluşuyor. Orun’un ilk kitabı olsa da, yazar daha önce çeşitli edebiyat ödülleriyle adını duyurmuş biri. Bu birikim, öykülerinin kurgusunda da, dilindeki titizlikte de kendini gösteriyor. Felsefeden psikanalize, toplumsal cinsiyetten gündelik hayatın görünmeyen çatlaklarına uzanan okuma imkânlarını öykülerine bağırıp çağırmadan, sakince yerleştiriyor. Böylece Orun’un edebiyatı hem biçimsel hem düşünsel açıdan sınırlarını zorlayan bir derinlik kazanıyor.
Kitap, ilk sayfasında yer verdiği Beckett alıntısıyla okuru daha en baştan sarsmaya –ya da sarsılmışların dünyasına doğru elinden sertçe çekmeye– niyetleniyor: “Sen kendi sesinle yapayalnız kalacaksın. Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak.” Bu alıntı kitabın ruh halini hem özetliyor hem de öykülerin ortak atmosferine ince bir eşik yaratıyor.
Omuz sızısına bulaşan, kocasını andıran, ağzına kan kokusu dolduran bir geçmiş karşılıyor bizi. “Yol sandığın geçmişindir” diyor ve daha ilk adımda sarsıntının kaynağını gösteriyor. Ardından Feride’nin dünyasına geçiyoruz; koyu bir nakış işler gibi, ona edilen lafların gümbürtüsü çalınıyor kulaklarımıza. Feride bir yerde şöyle fısıldıyor: “Sabır sadece beklemek değil, öğrenmektir. Sabırdır doğru yola götüren, acele değil.”
Derken yeni bir soru yankılanıyor: Herkes (mi) öldürür en sevdiğini? Bu soruya yine sarsıcı bir cevap eşlik ediyor: “Acı acıya yoldaş arar, acı acıda dinlenir, değil mi?”
Bahar ile Fikret’in evliliklerine konuk oluyoruz; konuşmalarına ama hiçbir zaman birbirlerini anlamayışlarına. “Hiçlik hiç olmak değildir, varlığa en yakın noktada olmaktır” diyen Bahar’ın karşısında anlamsız gözlerle duran Fikret’i görüyoruz; iki insanın aynı cümlede bile birbirine uzak düşüşünü.
Sonra Sevgi’nin babasıyla baş başayız. Sayfaları çevirmek güçleşiyor; yalnızlığın lekesi bulaşıyor her yanımıza. “Vedalaştığımızda, tanıştığımızdan daha yabancıydık birbirimize” diyen bir ses aklımıza mıhlanıyor.
Bir Attilâ İlhan şiiri duyuluyor Ahmet Kaya’nın sesinden: “Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede…”
O öykünün sesiyle hepimiz kendi annemizle konuşuyoruz sanki; belleğin en kırılgan yerleri yokluyor bizi.
Ve sonra ölüm geliyor: Hem bir son hem de metnin genel atmosferine yakışan sessiz bir veda olarak.
Orun’un dili yalın ama keskin; kelimeler arasındaki boşluklarda bile bir titreme, bir sarsıntı hissediliyor. “Bahçe” böylece yalnızca bir metafor olmaktan çıkıp birbirinden habersiz insanların yaralarını bıraktığı ortak bir alan haline geliyor. Okur bu alanı adımladıkça kendi kırıklarını da fark ediyor; kimi zaman onlara dokunacak cesareti buluyor. Yazar kitabına verdiği ismi bir söyleşide şöyle anlatıyor:
Kitabın ismi Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik. İlk ilişkisellikleri… sarsılmışlıkları. Farklı yerden, farklı duygudan, farklı noktalardan sarsılmış olsalar da bir şekilde yaşamla olan ilişkileri yara almış, yaşamları bir tür derin kriz haline dönüşmüş insanlar. Çok farklılar, birbirlerinden habersizler, belki birbirlerini asla görmeyecekler ama işte burada buluşuyorlar. Bahçe motifi biraz da bu yüzden.” Ve ardından şunu ekliyor: “Öyküler, kitap… bazen cevap ama çoğunda soru aslında.[3]
Bu ifadeler Orun’un öykülerindeki temel arayışı da açık ediyor. Cevaplardan çok sorularla ilerleyen, okuru da sorgulamanın bir parçası haline getiren bir edebiyat.
Ve bütün bu öykülerin ardından, bahçenin kapısı usulca kapanıyor. İçeride kalan sarsıntılar dışarıya vuracak bir gürültü aramıyor artık; kendi içlerinde, kendi yollarında yankılanıyorlar. Çünkü Orun’un bahçesi bir teselli mekânı değil; yaraların sesini duyabilmek için açılmış, sessizliğe benzeyen bir karşılaşma alanı.
Belki de soru şu: İnsan, sarsıldığı yerden yeniden yürüyebilir mi?
Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik bir dağılışın değil, o dağılışın içindeki küçük, inatçı bir şenliğin kitabı olarak da okunabilir pekâlâ.
NOTLAR
[1] Akif Kurtuluş, “Aşk ve Katil”.
[2] Nesrin Orun, Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik, Dipnot Yayınları, Ankara, 2025.
[3] Nesrin Orun: “Yaşama ve ölüme katlanmak için yazıyorum”, Melike Sönmezer, Sanat Kritik
[*] Yazının başlığı Füruğ Ferruhzad'dan alıntıdır İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına, çev. Haşim Hüsrevşahi