Train Dreams:
Işıkla kül arasında
Hayatına iki dünya savaşının gölgesini, devasa bir yangını, insanın Ay’a ilk ayak basışını, arazilerine el konan Kootenai'lerin halk masallarını, Amerika’nın sanrılı düşlerini sığdıran sıradan bir adamın hikâyesi.
Train Dreams (Clint Bentley, 2025)
Robert Grainier, 1917 yılının yaz ayında Idaho Panhandle’da demiryolu inşaatında çalışan ve hırsızlıkla itham edilen Çinli işçinin öldürülmesini hiç unutamadı.
Train Dreams, kim olduğumuz ve bulunduğumuz yere nasıl geldiğimiz hakkında bir film. Hayatına iki dünya savaşının gölgesini, bir vadiyi yok eden devasa yangını, insanın Ay’a ilk ayak basışını, arazilerine el konulan Kootenai Kızılderililerinin halk masallarını, Amerika’nın sanrılı düşlerini, pek çok kaybı ve yası sığdıran sıradan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Joel Edgerton’ın canlandırdığı ormancı ve demiryolu işçisi Robert Grainier, William Saroyan’ın insanlarıyla sanki akrabadır.
Saroyan’ın kahramanları hayatı omuzlarında taşıyan düşük gelirli insanlardan, neşeyle hüzün arasında gidip gelen, kaderle inatlaşmayan, dışarıdan sessiz görünürken içlerinden hiç susmayan yalnızlardan, işçilerden ve hayalperestlerden oluşur. Yaşarken bir anlam bulmaya uğraşırlar ve asla ümitsiz değillerdir. Robert Grainier elleriyle, bakışlarıyla, bazen yüzündeki derin çizgilerle acıyı, mutluluğu ve kederi taşır. Yaşamı çocukluğundan itibaren ABD’yle birlikte değişen Grainier’ın hayat hikâyesi, altı ya da yedi yaşında, hatırlayamadığı bir tren yolculuğuyla başlar. Idaho’da yetim olarak büyür, anne ve babasının kim olduğu ya da nereli olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Otuzlarındayken bir kilise toplantısında Gladys (Felicity Jones) ile tanışır, sıcak bir haziran günü âşık olur ve ormanın içinde, nehrin kıyısında mütevazı bir hayat kurar. Ve başına gelen bu mucizeyi şaşkınlıkla karşılar. Robert Grainier, Gladys ile birlikte küçük kızları Kate’i yetiştirdikleri kulübedeki yıllarını hayatının en mutlu dönemi olarak hatırlar. Odunculuk yaparken çok fazla şiddete tanıklık etmesi ve Çinli işçinin ölümü sırasındaki tepkisizliği, karanlığın daima onu takip ettiğine inanmasına neden olur. İşi gereği haftalarca, bazen aylarca evinden uzak kalır ve kızının büyüdüğü her âna tanıklık edemez. Ama pek çok insanla tanışır; İncil’i ezbere bilen bir adam, el yapımı patlayıcı düzenekler kuran ve mızıka çalan bir ihtiyar, ormanda üzerine ağaç devrilen başka adamlar...
Tren Düşleri
çev. Çiğdem Erkal
Holden Kitap
Mart 2024
88 s.
Filmin uyarlandığı orijinal eser Denis Johnson’a ait. Türkçesi Holden Kitap tarafından basılan novellada yazar, ABD’yi istikrarlı şekilde dönüştüren demiryolu şirketlerinde ormancılık yapan Robert Grainier’ın yaşamını ABD’nin değişimine paralel olarak, sade bir kurguyla anlatır. Bütün vadiyi yutan devasa yangın, Grainier’ın hayatını da küle döndürür. Grainier, kulübesinin de bulunduğu koca bir vadinin bitki örtüsünün yangından sonra nasıl değiştiğini, vadideki hayvan türlerinin nasıl dönüştüğünü görür. Fakat sonunda başına gelenleri kabullenir. Bu zor zamanlarında yanında Kızılderili arkadaşı Bob vardır. Kitaba nazaran filmin merkezinde yer almayan bölgenin kadim halkı Kootenailer, gerek doğayla kurdukları derin ilişki gerek yerel mitleriyle Grainier’ın hayatında ruhsal bir arka plan oluştururlar.
Grainier, yangında yitirdiği karısı ve kızının geri döneceği umuduyla, yalnızlığın aynı zamanda yoldaşlık olduğu, ölülerin hayaletlerinin ormanın ruhuna karıştığı bu vadiyi asla terk etmez. Çinlinin öldürüldüğü gün ilk tren düşünü gören Grainier, kitapta o gece bir tren düdüğüne uyanır ve karısının, Kate’i emzirdiğini görür. Kate’in gözleri, karanlıkta köşeye sıkıştırılmış, vahşi bir hayvanınkiler gibidir. Yorganı boğazına kadar çeken Grainier, o geceyi hayatı boyunca unutamaz. Robert Grainier’ın hikâyesinde trajediler, on yıllara yayılarak karşımıza çıkar; rüyalarla, geleceğe dair önsezilerle ve geçmişten gelen hayaletlerle… Zamanlar iç içe geçer. Yönetmen Clint Bentley, Greg Kwedar ile birlikte uyarladığı senaryoda, novellanın kronolojisini de bozarak, geçmişle şimdi arasında salınan bir anlatımı ustalıkla kurgular. Orijinal esere körü körüne sadık kalmayan uyarlamanın en büyük başarısı, satır aralarını genişleterek sinemaya hizmet etmesi olarak görülebilir. Johnson’ın kelimelerle kurduğu gotik ve lirik atmosfere, Bentley görüntülerle yeni bir ışık ve övgü bahşeder. Doğa kullanımındaki tutarlılık, filmin en etkileyici unsurlarından birini oluşturur. Yönetmen, etrafta bekçilik yapan devasa ağaçlara, çalkalanan, titreyerek görünen gölgelere, kurtların korolarına, doğanın gevezeliğine ve ışık oyunlarına rağmen Amerikan manzarasını romantize etmeden, merkezini Grainier’dan saptırmadan hikâyesini anlatır. Herkesin kendi hikâyesini anlatmaya değer gördüğü bir dünyada, Grainier sessizliğiyle var olur. Ve film boyunca Will Patton, anlatıcı olarak bu sessizliği doldururcasına durmadan konuşur. Train Dreams başta ton ve atmosfer olmak üzere pek çok yönüyle Andrew Dominik’in The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) filmini çağrıştırır ki, bu da Vahşi Batı’ya bir başka harika lirik övgüdür.

Kitapla film arasındaki önemli farklardan biri –Çinlinin ölümüyle ilgili kısmı ve Grainier’ın erken davranıp Çinli onlara beddua etmeden önce onu öldürmüş olmayı dilemesini saymazsak– kitapta Kootenai halkının kurt arketipine dayalı yaratılış anlatısının belirgin varlığıdır. Yangından sonra bir anda yavrularıyla beraber kızıl tüylü bir dişi köpek belirir. Kootenai Bob, yavruların bir kurttan olmadığını söyler. Çünkü efsaneye göre kurtlar sürü içinde çiftleşir. Ancak Grainier ısrarcıdır: Ya küçük kızıl köpek tam kızgınlığa girdiğinde ormanda sürünün reisiyle karşılaştıysa? Filmde Grainier’ın tren düşlerinde, kızı Kate’le birlikte kurt gibi uluduğunu görürüz. Kitaptaysa bölgede yaşayan farklı kişiler kurtkızı gördüklerinden bahseder. Hatta köpeği kurtlara karıştığı söylenen bir adam, köpeğini öldürecekken köpeği tarafından öldürülür. Filmde ise kurtkız anlatısına dair detaylar muğlaktır. Neyin gerçek neyin düş olduğunu kestiremediği zamanların birinde, bir gece Grainier’ın kapısının önünde bir kız belirir. Grainier Kate olduğuna inandığı, iniltiler çıkaran, yüzü gözü perişan kızı alır, yatağa taşır, kırık bacağını tedavi eder. Sabah uyandığındaysa kız pencereden ormana kaçmıştır. Grainier bu olaydan yıllar sonra gittiği panayırdaki bir gösteride, kurt kılığında bağıran insanlar görür. Herkes güler. Bu kısa an, kendi mitolojisine yabancılaşmış bir Amerika’nın da resmini çizer.
Filmin başında, ormandaki devasa ağaca çivilenmiş, zamanla yıpranmış ve neredeyse ağacın gövdesiyle bütünleşmiş bir çift bot vardır; buraya nasıl geldiler, kimindiler? Train Dreams, bizi hayatta bazen yanından öylece geçip gittiğimiz hikâyelere, gerçeklere ya da trajedilere dönüp bakmaya davet ederken, kendi varoluşumuzun anlamı üzerine de düşündürür. Grainier’ın kendisi 80 yıldan fazla yaşar; demiryollarının yerini artık otoyollara bıraktığı, televizyonda insanın Ay’a ilk ayak bastığı anların yayınlandığı yılları bile görür. Bir panayırda tek motorlu uçağa bile biner; dünyayı tepeden görür, aşağısı ve yukarısı birbirine karışır. Hiç okyanusu görmez, hiç ateşli silah almaz, hiç telefonda konuşmaz. Train Dreams, tek bir yaşamı kutsuyor gibi görünse de, özünde birimizin hikâyesinin diğerini nasıl etkilediğini, ormandaki bir böcekle hikâyemizin nasıl kesiştiğini anlatır gibidir. Filmin son düzlüğünde Grainier’ın hayatına giren gezgin ormancılık hizmetleri çalışanı Claire’in (Kerry Condon) vurguladığı gibi: "Kürsüdeki vaiz kadar ormandaki münzeviye de ihtiyaç vardır.”

Train Dreams’de Amerika’yı “muhteşem” bir yer hâline getirmek için mücadele eden, Thomas Hart Benton’ın resimlerindeki insanlara benzeyen kuzeybatı dağlarının bu sert Amerikalıları, 500 yıldır toprağı kucaklayan ağaçları keser, vadilerin çehresini değiştirirler. İnsanlığın ilerleyişinin bedeli, yiten ağaçlar olur. Hem Grainier’ın hayatı boyunca peşini bırakmayan uğursuzluğun hem de insanlığın trajedisinin sebebiyse; Çinlinin ya da ağaçların bedduası...
Sıradan bir insana göre çok fazla acımasızlık ve kayıp yaşayan Grainier, yangından sonra vadinin yeniden yeşerdiğine ve çiçeklendiğine tanık olur.
Bütün hayatı boyunca Robert Grainier, güneş kavuşurken gördüğü o yanmış vadiyi tüm canlılığıyla hatırlayacaktı; bütün hayatı boyunca uyanırken gördüğü en düş kılıklı şey: tepedeki son ışıkların parlak pastellikleri; yüksekte bembeyaz birtakım bulutlar, vadinin ötesindeki gün ışığını yakalayan; damar damar gri ve pembe olan diğerleri ve Bussard ve Queen dağlarının zirvelerine sürtünen en alçaktakileri ve bu muhteşem göğün tam altında kara vadi...[*]
Sadece insanı umutsuz bırakmadığı için bile Train Dreams’i çok sevdim.
[*] Denis Johnson, Tren Düşleri, çev. Çiğdem Erkal, Holden Kitap, 2024, 2. Baskı, s. 37.
Önceki Yazı
Tugay Kartal:
“Raylı ulaşımın merkezi yeniden Haydarpaşa ve Sirkeci olmalıdır..."
“10 milyon nüfuslu Londra’da 18 merkez tren garı, 12 milyonluk Paris’te 7 merkez tren garı, 16 milyonluk İstanbul’da ise 2 merkez gar vardı. İstanbul’da her iki gar da bugün Kültür Bakanlığı üzerinden kültür-sanat ve turizm sermayesine tahsis edilmiş durumdadır.”