Bulaşmışlık, bulaşma ve aşılması
“tutanak’ın fail metinlerini içeren sayfaları aynı zamanda bastırma ve inkâr örneklerini de içerir. Dolayısıyla tutanak, bastırma ve inkârın gelişimi, kronolojisi ve mekanizmaları hakkında bir kitap olarak da okunabilir.”
Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı, 1945. (En sağda altta: Auschwitz-Birkenau Toplama Kampı’nda katledilenlerden geriye kalan ayakkabılar, Şubat 1945.)
1986’da Avusturya’ya geldiğimde 1915’te olanları savaş koşullarında ve karşılıklı olarak gerçekleşmiş olaylar olarak görme eğilimi içerisindeydim. Yarım yüzyıl sonra doğmuştum, bu yüzden doğrudan haberim olmamıştı. Ama dolaylı olarak da olmamıştı, çünkü yayın yoktu, hiçbir şey yoktu. Dolayısıyla sessiz bir inkârın eseri olan büyük bir cehaletle kuşatılmıştım; bu cehalet önce içime sızdı, sonra beni içine bulaştırdı, böylece ben de onun taşıyıcısı haline geldim. Bu durum Avusturya’ya geldikten sonraki birkaç yıl içinde arkadaşım Georg Eberhard’ın ısrarlı eleştirileri sayesinde değişmiş olsa da, hayatımın geri kalanında bana burada bulaşmışlık olarak adlandırdığım belirli bir failliğin mirasını bıraktı.
‘70’ler ve ‘80’lerdeki Asala suikastları belirleyiciydi. O zamanlar bende bazı sorular ya da şaşkınlıklar bırakmıştı: Neden yapmışlardı, “Ermeni yalanı” ile resmî tarafın buna karşı tepkisi, sıradan insanların sessizliği ne anlama geliyordu? Bunlar içimde bir şeyleri harekete geçirebilecek sorulardı; abluka içinde küçük, sessiz, ama bariyeri aşacak kadar gücü olmayan düşünce kıpırtıları. Ancak bu sorular bende bir yanıt arayışını daha başlatamadan önce, beni bir inkâr toplumunun ve bununla birlikte de bir utanç toplumunun üyesi yapanların sinyalleri ulaşmış oluyordu.
“Ermeni yalanı” tavrı bende nasıl yer etmiş olabilirdi? Aklıma o zamanlar herkes gibi benim de içselleştirdiğim, “Yalnızız”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”, “Bizi dışarıdan zayıflatma girişimlerine karşı savunma” gibi her yere yayılan, sızan, anti-emperyalist ambalajlı sloganlar geliyor. Bunlar içinize sızan, sizi ele geçiren ve bu konuda bir şeyler yapmaya hazır olmanızı sağlayan ifadelerdir. Bunun sonucunda ortaya çıkan ulusal birliğin kaybolacağı endişesi beni suç ortağı yapmış olsa gerek; çünkü endişe beni bu sözde “yalanın” arkasındaki gerçeği görmezden gelmeye, yani inkâr etmeye yönlendiriyordu.[1] Aşılamaz gibi görünen bilgi eksikliğinin, utancın ve aynı zamanda sürüyle birlikte hareket etme konforunun bir sonucu olarak inkâr, iktidara karşı çıkma gücüne sahip olamama zayıflığıyla çakıştı; bu durumda utancı bastırmak en iyisiydi.
Olası bir Ermeni gerçeğine dair tek haber, haberden ayrılmayan “Ermeni yalanı”[2] ambalajı içinde geliyordu ve kendimi bir inkâr pozisyonunda buluyordum. “Bu suikastlar neden yapıldı?” sorusu sorulmaya cesaret edilse bile cevapsız kalıyordu. Çünkü sessizlik, cehalet ve tabu hüküm sürüyordu.
Ama özellikle ilginç olan, inkârdan kitapsız (yani tarihsel bilgi olmadan) çıkmış olmamdı. Bu nasıl mümkün oldu? İnkârcı güçler ve inkâr-karşıtı güçler nelerdi? İnkârcı güçler ve inkâr-karşıtı güçler kanıtlanması zor, genellikle satır aralarından iletilen tasavvurlardı. Burada bunu kurgulamaya çalışacağım. Arkadaşımın eleştirisi önemliydi, çünkü ona direnme çabalarım beni kaçınılmaz olarak pasif bir bilmeyen konumundan aktif bir bilmeyen konumuna taşıdı. Bu hareketi topyekûn bir inkârcıdan yorumlayıcı bir inkârcıya geçiş olarak da tanımlayabiliriz. Avusturya’da tarafsız bir zeminde bulunmam da bir o kadar önemli bir yeni durumdu, çünkü artık bana herhangi bir inkâr sinyali gelmeyen bir yerdeydim. Yani işbaşında inkâr karşıtı bir güç vardı ve devlet-medya inkâr gücü ise artık işbaşında değildi ya da uzaktaydı.
“Ermeni yalanı” ambalajı, orada bir şeyler olmuş olabileceği bilgisini ve ama bunu bastırmam gerektiğini de beraberinde getirmişti. Sonradan farkına vardığım bu bastırma benim için başlı başına kanıt oldu. İçgörü yardımıyla soykırımın gerçekleştiğini kabul ettim ve bunun sonucunda eksik olanı aramaya başladım. İnkârcı güçlerin ortadan kalkmasıyla açığa çıkan enerji, bana merak ve bilgi eksikliğinin içine girme arzusu getirdi. Böylece içgörü yardımıyla 1915 soykırımına karşı bir yönelim geliştirdim ve inkârcı, yani failleri koruyan konumdan kurbanların korunmasızlığına geçtim. O zamanki bilgisizliğe yolculuğum tutanak’ı[3] okumama benziyordu, çünkü Holokost hakkında da çok az şey biliyordum. İşin ilginci, tutanak’ı okurken de bu hareketi hemen her sayfada yeniden yaşıyorum.
Eksik olanın işlevleri
Bilgisizlik her türlü aydınlanmanın başlangıç noktasıdır. Bilgi eksikliğinden veya yanlış bilgiden oluşan bilgisizlik, çoğu kez bilgiyi bastıran ve unutturan güçlerin sonucudur. Aydınlanma hareketi bu güçlere karşı yönelir ve sus(tur)ulmuş olana doğru bir yol açmaya çalışır. tutanak’ın sayfalarında da benzer bir durum söz konusudur. Neredeyse her sayfada bilinmeyene doğru bir hareket vardır.
tutanak
çev. Erhan Altan, Selda Saka
Ayrıntı Yayınları
2020
152 s.
Bu nedenle, mevcut olanın yanı sıra tutanak’ın etkisinin eksik olan üzerinden de ortaya çıktığını iddia etmek istiyorum. Her ikisi de kurucu unsurlardır. Holokost hakkında yazmak hem olanaksızdır hem de kaçınılmazdır. Bu içine girilmezin dehşetinin aktarabileceğine inanılmamalı, ama ondan vazgeçilmemelidir de. Kaçınılmazın yeri var olanda, olanaksızlığın yeriyse kanımca eksik olanda durmaktadır. Çoğu sayfa, verili olgulardan bir şeyleri, çerçeveyi ve/ya ifadeyi eksik bırakır. Birçok sayfaya, çerçeveyi daha somut hale getirmek için bir şeyler eklenebilirdi. Dahası, bazı sayfalar metni doğru bir şekilde kategorize etmek, hatta bazen anlamak için bile yeterli bilgi içermez. Bu durum anlamayı bir miktar zorlaştırır; öyle ki, okurken kitabın sonundaki “notlara” başvurmak gerekli hale gelir, ancak bu da her zaman çözüm sağlamaz. Holokost’un çerçevesi orada olsa da, bazen mekânsal-zamansal, bazen mantıksal ya da başka bir çerçeve açık kalır. “Notlar” aslında eksik olanın arayışında bir ara adımdır. Sayfa metninin Holokost hakkında mevcut bilgiden farkı, eksik olanı algılamayı/tanımayı mümkün kılıyor.
İşte, çerçeveyi tamamlamaya yönelik okuma çabam genellikle sayfaya failin bakış açısından bakmama yol açıyor; ve tersine, metne ifade kazandırma çabam beni mağdurun bakış açısına doğru yönlendiriyor. Bu nedenle iki okuma işlevini ayrı ayrı ele alacağım: eksik bilgi ve ifade eksikliği. Eksik bilgi, sayfanın yapısının sunduğu şema üzerinden tamamlanmaya çalışılır. Eksik ifadeye ulaşmak için ise öncelikle şemanın (Holokost bilgisine doğru) geliştirilmesi gerekir.
Eksik olana dair tahayyül öncelikle boş alanlar, boşluklar ya da bir diziyi temsil eden sayfalar aracılığıyla ortaya çıkar. Her ikisi de boşlukları doldurmaya ya da dizileri veya süreçleri devam ettirmek için interpolasyon ya da ekstrapolasyon yapmaya yönlendirir. Bilgi tamamlanmaya çalışıldıkça, Nasyonal Sosyalist düzenin mantığını yansıtan metnin mantığı sürdürülür. Bu sırada bir okur olarak kendimi metne failin perspektifinden bakarken bulurum… Metnin yapısıyla bu birlikte yol almaya bulaşma diyorum. Beni fail düşüncesine götüren şey sadece Nazi mantığında değil, Heimrad Bäcker’in grafik kararlarının yanı sıra, işaret sistemlerinde ve uygarlık modellerinde de duruyor.
Ancak bilginin tamamlanıp tamamlanmadığına bakılmaksızın, genellikle söylenmemiş bir şey kalır ki, buna eksik ifade diyorum. Ancak metnin dışavurduğunu[4] bir ifadeye getirdiğim durumda, sayfa üzerinde duran süreci ele alıp devam ettirerek kurbanın içinde bulunduğu çaresizliğe dair bir tahayyüle yaklaşıyorum ve kendimi kurbana dair dehşet, keder ve empati gibi duygular geliştirdiğim bir durumda buluyorum. Metnin dışavurumunda eksik olan ve olayların ölümle sonuçlandığı bilgisi, bir ifadeye (veya izlenime) dönüştürdüğüm düşünce modelinin veya şemanın başlangıç ve bitiş noktalarını oluşturur ki, buna bir ifade kazandırmamla birlikte bu tahayyül bir tanıya yol açar.
Böyle bir düşünce modelinin ya da şemanın bir suça atıfta bulunan yapısı, (semiyotik) bir aşinalık nedeniyle okuyucuyu suçlu düşüncelerin yakınına çektiğinde bir ‘bulaşma’dan söz edilebilir. Ancak bu yapı tanıdık bir suçla aşinalık taşıdığında bir bulaşmışlık duygusu uyandırır. Bunu tutanak’ın ilk sayfalarından birkaç örnekle göstermeye çalışacağım. Ve yaparken sadece kendime atıfta bulunacağım, çünkü bunu sadece iç gözlem yoluyla yapabilirim.
Sayfa 7 kıyamet öncesi bir sahneyle başlar:

Davut Yıldızı takmaya zorlanan Yahudilerin durumunu yansıtan bu kıyamet öncesi sahne kitabın başlangıcını oluştursa da, bu elbette gerçek bir başlangıç değildir. Devamını ilerleyen sayfalarda bulacağınız, korkunç bir şeyin yakında gerçekleşeceğine dair zamansal bir ilk bilgi olarak duruyor. Bu telaş ve gerilim, belirsiz öncesi ve sonrasıyla, tam olarak olmasa bile herhangi bir katliamın başlangıcıyla ortak yanlar taşıyor olmalı. Söylemek istediğim, metnin bende 1915 ile bilinçaltı bir akrabalık uyandıracak kadar soyut olduğu. Beni doğrudan ona göndermiyor ama yapısal benzerliği bu yönde bir çağrışıma engel de değil. Duyarlılaşmış bir göz için, kişinin kendi tarihiyle paralelliği, kendi bulaşmışlığı düşünme planına dahil olur. tutanak’ın ilk ve son sayfalarının bir başlangıca ya da sona işaret etmemesi, aksine zihni bir önceye ve sonraya açması dikkat çekici.
Sayfa 8 iki bölümde incelenebilir. İlk olarak, 1933 ve 1941 yılları arasında Reich Resmî Gazetesi’nde yayınlanarak yürürlüğe giren yasaların listelendiği, 23 satır boyunca tekrarlanan “Reich Resmî Gazetesi” kayıtlarından oluşan bir monolit bulunmaktadır.

Tekrarlardan oluşan ve ilişkilenmeye izin vermeyen bu dikdörtgen, monolitik yapı, yasanın ve uygulamasının karşı çıkılmazlığını ve korkutuculuğunu grafiksel olarak gerçekleştirmektedir. Ancak, ikinci bölümde bunu izleyen “x görev timi” kayıtları, yasanın kendisine ve dış dünyaya iletmek istediği bu tutarlılık görüntüsünden saparak, artlamalarla bölünmüş halde durur. Böylece her satırın Reich Resmî Gazetesi’nden bir kayıt içerdiği sıra böylece bozulmuş olur. Satır veya artlama düzenindeki bu değişiklik, yasal düzenin terk edildiğini göstermektedir. “Notlar” bölümünde ayrıca şu metin yer alır: “Yahudi olarak tanımlanan vatandaşların ayrıştırılıp tasfiye edilmesinin önce daha çok yasal, daha sonra artan bir biçimde terörist araçlarla gerçekleştirilmesi, Hilberg’in eserinde anlatılır.” Buradaki “terörist” kelimesinin kanunsuzluk anlamına geldiğini düşünüyorum, çünkü öldürme göreviyle çalışıyorlardı. Ayrıca “C görev timi” kaydı ilk satırda “C” ve “görev timi” olarak ikiye ayrılır. Bu yapı, satırların uzunluğu sabit kalsa da alt bölümlendirme düzeninden vazgeçildiğini ve söz birimlerinin kırıldığını göstermektedir. Ayrıca, “Reich Resmî Gazetesi” kayıtlarının 23 satırlık tekrarından sonra “görev timi” kayıtlarının sadece üç satır uzunluğunda olması bir kestirmeyi işaret etmektedir.
Son satırın diğer satırların sağ kenarından önce bitmesi sadece düzenin değil, monolitik yapının da terk edilmesi demek. Ancak yapının böyle bırakılması muhtemelen öylesine bir bırakma değil, görev timinin eylemlerinin başka görev timleriyle devam ettirildiğinin bir işaretidir. Sonun bu grafik açıklığı, burada dile getirilmeyen daha yüksek bir artışa ulaşıldığını düşündürüyor. Bu açıklık beni, grafik yapıyı sayfanın beyazına doğru ekstrapole ederek sürdürmeye yönlendiriyor. İçimdeki bu olguları devam ettirme eğilimi, beni failin kendime itiraf etmek istemediğim planına yönlendiriyor. Burada kendi bulaşma durumumdan bahsediyorum.
“Reich Resmî Gazetesi” kayıtlarının ayrımcılığı, “görev timi” kayıtlarınınsa katliamı ifade ettiği bu yapıda, boş vuruşlar ve boş satırlardan oluşan boş mekân soykırımı ifade ediyor. İfadesi sayfa boşluğunda, dışavurumdaki eksiklikte (çıkarsamayla) bulunan bu ölümle karşılaşma ânı beni dehşete düşürüyor ve kurbanlar için yas tutmaya sürüklüyor. Böylece bulaşma halinden uzaklaşıyorum. Burada iki farklı işlem konusu: Bulaşma metnin içinde gerçekleşirken, aşılmasımetnin dışında, Holokost hakkındaki bilginin çağrılması ve metnin ona farkıyla gerçekleşiyor.
tutanak’ta, kurbanın içinde bulunduğu duruma dair bir tahayyül genellikle bir duygudaşlık geliştirerek değil, fail ve kurbanın bakış açılarının birbirini kısa süreliğine takip ettiği, bipolar bir alımlamayla ortaya çıkıyor. Bakış açısıyla kurbanın dayanılmaz durumu arasındaki bu kısa salınım, beni olayı nesnel bir mesafeden gözlemlemediğim, ancak kişisel olarak katıldığım pozisyonlar-arası bir düşünmeye götürüyor. Olaylarla böyle bipolar ve göreceli bir biçimde ilişkilenmek ani ve sıçramalı bir algıyı olanaklı kılar. Böyle görelilik içinde düşünme, her sayfada biraz önce edinilmiş suçluluk duygusundan küçük bir kurtuluşu sunuyor.
Sayfa 9’da Yahudilere karşı ayrımcılıkla ilgili yasanın bazı bölümleri yer almaktadır:

Metnin çokça tekrar içerdiği hemen fark ediliyor: “birine ait dairede ikamet” (x 2); “işaret taşımakla yükümlü” (x 3); “isim levhası” (x 3); “işaret” (x 3); “dairenin girişi” (x 2). Diktatörlükler ve savaş retorikleri, destekçileri üzerinde rahatlatıcı ve güven verici, kurbanlar üzerinde ise korkutucu ve dondurucu bir etkiye sahip olan kalıplar ve tekrarlarla konuşurlar.[5] Her iki durumda da düşünceyi devre dışı bırakmaya yöneliktirler. Belki de en sondaki cümlenin nedeni budur: “hiçbir kuşkuya mahal vermeden görülecek şekilde”
Metnin noktayla bitmemesi ve cümlenin satır sonuna gelmemesi yönündeki grafik karar, tutanak’ta çokça alınıyor. Böylece özenle seçilmiş bilgilere rağmen çerçeve eksik kalıyor. Bu durum bitmek bilmeyen yasal düzenlemeleri de akla getirebilirdi; ama daha ziyade hem ev sahibinin hem de kiracının Yahudi olduğu eksik seçeneği da düşündürüyor. Ancak mantığın sonuçları ya da sunumdaki olası boşluklar üzerinde durmak beni Nasyonal Sosyalizmin mantığına bulaştırıyor; bu mantıktan ancak burada sunulmayan, ama bu ayrımcılığın sonuçlarına dair çerçeve dışına doğru yaptığım akıl yürütmeyle çıkıyor ve bu sürecin gerçek sertliğine ulaşıyorum. Verili şema beni mantıksal sonucu aramaya yönlendiriyor; evlerini terk etmek zorunda kalan bu insanların kaderi hakkındaki bilgim ise, buradan ölüme götüren bir başka şemayı (modeli) geliştirmeye ve biraz önce düştüğüm bulaşma durumumu aşmayayönlendiriyor.
Sayfa 10’da, şehirde oyalanmaya ve dinlenmeye davet eden ve bu nedenle de Yahudilere gezinti alanı olarak yasaklanan park, bahçe ve alanlar listelenmektedir.

Bäcker bu listeyi sayfanın sol ve sağ kenarlarına kadar uzatmış. Bu da oyalanacak, kaçacak hiçbir yer olmadığını grafiksel olarak gösteriyor. Parklar ve bahçeler arasındaki boş alanları ya da boşlukları, Yahudiler için serbest bırakılmış ya da zorlandıkları tanımsız küçük alanlar olarak da tahayyül edebiliriz (sayfa 15 benzer şekilde çalışıyor). Burada da cümlenin son satırda noktasız ve satır ortasında bitmesi, grafik olarak tasarlanmış bu sayfanın altındaki boşluğun devam etme eğiliminde olduğunun bir işareti olarak anlaşılabilir. Kendimi (özellikle bir Viyanalı olarak) tüm kamusal alanların dahil edilip edilmediğini ya da eklenebilecek başka kamusal alan olup olmadığını görmek için listeye göz atarken yakalıyorum. Hemen ardından, yaşam alanlarının ne kadar insanlık dışı bir şekilde daraltıldığını dehşetle fark ediyorum. Bu, bir süre için failin bakışlarına kapıldığım (bulaştığım), ancak tekrar vazgeçip kurbanın büyük çaresizliğine geri döndüğüm anlamına geliyor.
tutanak’ın birçok sayfası kaynağını kolayca belli etmez ve anlama ile anlamama arasında yer değiştiren bir ilişki içinde hareket eder. Örneğin, sayfa 11’de bazı şeyler söylenir ve somut bir olaydan bahsedilir, ancak bu somutlaşmaz:

Bir kişinin çeşitli eşyalarının bir yaptırım makamı tarafından kayıt ve gözaltına alındığı bir durumla karşı karşıyayız. Kitabın sonundaki “Notlar” bölümü bu konuda daha fazla bilgi vermiyor. Sadece yukarıdaki metnin alındığı Dokumente zur Geschichte der Frankfurter Juden 1933-1945 kitabına bir atıf var. Bilginin soyut niteliği bana sadece Holokost’taki sayısız tekrarları değil, aynı zamanda başka yerlerdeki benzer olayları da düşündürüyor. Burada “kambiyo dairesi” terimini özellikle Nasyonal Sosyalist kinizm ve dışarıya yansıtılan normallik görünümü olarak alıyorum. Ancak bu soyut yapı, bireyin devlet şiddeti karşısındaki çaresizliğini simgelemektedir. Ermeniler de eşyalarını geride bırakmak ve bir “yolculuğa” çıkmak zorunda kaldılar. Benim bulaşmışlığım burada kendine bir kez daha referans noktası daha buluyor.
Ancak, kaynak takip edilirse, göçün bu sözde Kambiyo Dairesi tarafından daha da zorlaştırıldığı görülür.[6] Bu sayfanın içeriği, atıfta bulunulan literatüre başvurmadan anlaşılamaz. Geç modern dönem veya 20. yüzyıl tarihçileri dışında, Kambiyo Dairesi’nin faaliyetleri veya daha sonra aryanlaştırmaya dönüşen faaliyetleri hakkında neredeyse pek kimse bilgi sahibi değildir. Bu sayfada ve “Notlar” altında yer alan bilgiler yetersizdir. Sayfa 19’a dair bir habercidir, ancak içerik hakkında hiçbir şey bilinmez ve belki de daha önemlisi: Bilmediğinizi de bilmiyorsunuzdur. Heimrad Bäcker “Notlar”da bunu farklı bir şekilde yapabilirdi, ama görünüşe göre yapmak istememiş. Sanırım neyin eksik olduğunun bilinemediği durumda da bir şeyin eksik olduğuna dair bir sezi geliştirmemizi istemiş; sadece bir şey aramadığımızı, aynı zamanda bir şey aramayı da aradığımızı…
Anlayamamak Yahudilerin bir yanıyla içinde buldukları bir durumdu, burada ise kitap boyunca gelişecek anlamanın ön koşuludur. “Notlar” bölümü burada asgari bir yardım sunar ve çoğunlukla anlamama sürecini bir üst aşamaya taşıyarak aslında anlamanın katmanlı yapısına işaret eder. Kaynaklara gitmek için bir motivasyon olmakla birlikte, aynı zamanda iteratif, yani kendi kendini çağıran ve ardışık düşünmenin gerekliliğine ve biçimine işaret eden bir formdur. tutanak’ın metinleri kendilerini kolayca ele vermezler. Onlara ancak metinle bir ilişki geliştirmenizi sağlayacak bir biçim bulduğunuz durumda yaklaşabilirsiniz. (Bu biçim metnin şeması ya da modelidir.)
Sayfa 16’da 1915 soykırımıyla başka benzerlikler ön plana çıkar: “almanya’dan göç ettirilen yahudilerden.” “Göç” terimi bana hemen Türkçe “tehcir” sözcüğünü hatırlatıyor. 1915’teki soykırımda “göç”, ölümün kendisi anlamına geliyordu. Bu, bulaşmışlığıma bir başka temastı.
Sayfa 21’de karşımıza şiir formuna yerleştirilmiş terimler çıkıyor:

Üç dizeli kıtalar halinde düzenlenmiş her bir terim grubu Yahudilerin imhasının farklı bir dönemine atıfta bulunmakta ve her bir dize bu dönem içinde bir aşamayı temsil etmektedir. İlk üçlü grup tecrit ve izolasyondan, ikinci grup dolaylı öldürmelerden, üçüncü grup ise doğrudan ve giderek daha kapsamlı öldürmelerden oluşmaktadır. Her üçlü grubun başında ve sonunda “tanım” kelimesinin tekrarlandığı satırlar yer almaktadır. Sayfa 7 gibi, bu sayfa da 1915 soykırımına benzer bir model gösteriyor.
Bu terimler aynı zamanda Holokost’u tanımlarla kavrama pratiğine de atıfta bulunmaktadır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki, Raul Hilberg’in Avrupa Yahudilerinin İmhası kitabından yapılan alıntılar, bazen içindekiler kısmından, bazen bölüm numaralandırmasından ve burada da bir tablodan alınmıştır.

Bu tanımların devamının olmadığı ve olamayacağı açık olmasına rağmen, metnin “tanım” ile bitmesi göze çarpıyor. Neyse ki Holokost daha fazla tanımlama yapamadı. Peki o zaman sondaki “tanım” ne anlama geliyor? Sonu başlangıçla eşitleyerek tarih yazımı tanımlarının kendi içine kapalı bir çemberi kapattığına işaret ediyor olabilir. Bu düşünce makul görünmekle birlikte, tek açıklama olmak zorunda değil. Metnin altındaki geniş boşluk dikkate alınırsa, bunun günümüze kadar uzatılabilecek bir açıklığa da işaret ettiği görülebilir.
Tanımlarla anlıyoruz, ama aynı zamanda tanımların özetlediği şeylerden uzaklaşıyoruz. Tanımlar olmadan genel bir görüşe ulaşamıyoruz ve onlarla daha derin ve asıl anlamanın yattığı tekil bakışlardan uzaklaşıyoruz. Ve ayrıca tanımlar bizi bir görme biçimine, faillerin planına açarken, diğer görme biçimlerine karşı hemen körleştiriyorlar.
Heimrad Bäcker tüm bu terimleri, her şeyi tek bir sayfadan alıntılamak pratik olduğu için mi bir tablodan alıntıladı? Yoksa alıntının biçimi aracılığıyla bir şey söylemek, hatta bir şeyi eleştirmek mi istedi? Nitekim biçimleriyle bilimsel, iktisadi ve endüstriyel mantığımızı da yansıtıyorlar. Söylemesi hoş değil ama bu tanım gruplarının kendilerine ait bir çekiciliği ve estetiği var ve gözün bu şiirsel estetiğinin mantığı içinde gezindiği ve böylelikle bulaştığı söylenebilir.
Sondaki “tanım”, “merkezî öldürme operasyonları”ndan, daha fazla artırılamayacak bir kavramdan sonra geliyor. Artık Holokost’a bir mesafe kalmıyor, orta yerinde bulunuyoruz. Son “tanım”, daha fazla bir bulaşma olamayacağından dolayı aşmaya yönlendiriyor. Bu metin aynı zamanda eksik bilgileri tamamlamakla yetinse ve metne herhangi bir ifade kazandırmaya çalışmasa bile, tutanak’ın yalnızca Nasyonal Sosyalist bir failin bakış açısından okunamayacağının da kanıtıdır, çünkü failin bakış açısında ısrar inkârı olanaksız kılacak ve onun failliğiyle birçok boyutta yüzleşmesini kaçınılmazlaştıracaktır. Bu ise dayanılmaz bir hal alacak, çünkü olan bitene karşı duyarlılaştıracaktır. Bu duyarlılaştırma sadece kontraproduktif olmakla kalmaz, aynı zamanda failin konumu için de yıkıcı olur, çünkü faillik sadece duyarsızlaştırma yoluyla çalışır. Herkesin herkesi öldürdüğü bir dünyayı olumlamak, güvenin, dolayısıyla da varoluşun temelini ortadan kaldırır. Bu yüzden tutanak bir olumlayıcılıkla okunamaz. Mümkün her türlü eforu aşan, olağanüstü bir inkâr performansını harekete geçirmeniz gerekirdi.
22. ve 23. sayfalar, 21. ve 24. sayfalar tarafından çerçevelenmiştir ve Holokost’un yan metinlerle ele alındığı bir metin grubunu oluşturmaktadır. Sayfa 22, biraz önce incelediğimiz sayfa 21’i izler. 22. ve 23. sayfalar Dokumente zur Geschichte der Frankfurter Juden 1933-1945 kitabının bölüm başlık numaralarını içerir. İki sayfa üzerinde, mümkün olduğunca dörtgen bir yüzey oluşturacak biçimde, ancak dörtgen mükemmelleşmeden ve sözcükler satır sonuna kadar ulaşmadan uzanır ve “NACH DEM OSTEN” (DOĞUYA DOĞRU) sözcüklerinin tekrarlanmasıyla sona erer.

Neden iki sayfada bu kitabın sadece başlık numaraları ve harfleri duruyor? Heimrad Bäcker bize bu kitabı okumamız gerektiğini mi söylemeye çalışıyor? Yoksa bu başlıklar, tanıdık işaretlerden oluşan bir çalılık olarak önüne kadar gelip durmayı öğrendiğimiz ve kişisel trajediler üzerine üzülmeyi bıraktığımız ve belki de bizi bulaştıran bir duvarı mı temsil ediyor? Ayrıca bu rakam ve harflerin onun el yazısıyla durduğunu düşündüğünüzde, bunu kişisel olarak ele aldığı, belki kendisinin de nasıl dahil olduğu hakkında bir şeyler söylüyor olabilir mi? Hepsi aynı anda doğru olabilecek pek çok soru.
Dokumente zur Geschichte der Frankfurter Juden 1933-1945, elde edilebilen her şeyi derlemiş bir kitap. Bu nedenle, tahribat ve kayıplara karşı eldeki belgelerin ve aynı zamanda arşivlerden elde edilebilenlerin savunusu olarak görülebilir. Kitabın giriş bölümünde şunlar yazılıdır:
Bu belge cildi, bilinçli bir vazgeçiş ile yayınlandı. Dengeli, betimleyici ve değerlendirici bir temsil, ancak günümüze ulaşan kayıtlar iyice incelendikten, bilimsel belgeleme araçlarından sonuna kadar yararlanıldıktan ve bireysel çalışmalar mevcut olduktan sonra mümkün olacaktır. Çalışanlar, materyalleri, dosyaları ve tanıklık metinlerini geniş bir kapsamda biriktirmek ve temsili bir seçki yoluyla konuyla ciddi olarak ilgilenen geniş çevreler için bir kitap derlemek göreviyle karşı karşıya kaldılar. (...) Belgeler kendi dillerini konuşmaktadır. Prensip olarak belgeler tam olarak kaydedilmiştir ...[7]
Dolayısıyla belgeler dokümantasyon düzeyinde sunulurlar ve henüz “dengeli, betimleyici ve değerlendirici bir temsil” düzeyinde değildirler. Yine de bireyin yazgısından çok uzaktırlar. Söylemek istediğim, tutanak’ın sadece Holokost hakkında bir kitap değil, aynı zamanda Holokost’un tarih yazımı hakkında da bir kitap olduğu; böylece okurken tarih yazımı üzerine de düşünebileceğimiz, kendimize onunla nasıl başa çıktığımızı ve nihayetinde Heimrad Bäcker’in onunla nasıl başa çıktığını sorabileceğimiz bir kitap.
tutanak’ın fail metinlerini içeren sayfaları aynı zamanda bastırma ve inkâr örneklerini de içerir. Dolayısıyla tutanak, bastırma ve inkârın gelişimi, kronolojisi ve mekanizmaları hakkında bir kitap olarak da okunabilir. Stanley Cohen ayrımı şu şekilde yapar: “Bastırma, duygular gibi içsel durumlara atıfta bulunurken, inkâr dışsal gerçekliklere atıfta bulunur.”[8] Bundan başka, kendi inkârımızın tarihi ve inkârın mümkün tarihi hakkında bir kitap olarak da okunabilir.
Başlık numaraları ve harfler listesinden sonra “NACH DEM OSTEN” (DOĞUYA DOĞRU) sözcükleri, başlıkların içeriğinden (ve kitabın en sonundan) yapılan tek alıntı olarak gelir.

Frankfurt Yahudileri hakkında bulunabilecek her şey bu kitapta belgelendikten, ancak akıbetleri belirtilmedikten sonra, 533. sayfada “Auschwitz, Theresienstadt, Ravensbrück, Buchenwald”ın yanında görülen belirsiz bir “doğuya doğru” ile bitiyor. Bu sözcükler (“NACH DEM OSTEN”) büyük harflerle yazılmıştır, çığlık atmaktadırlar.
Sayfa 21’de olduğu gibi, burada da metin-içi ve metin-dışı işlemler aynı işaretler üzerinde gerçekleştiğinden, bulaşma ile aşılması çakışmaktadır.
Sayı içeren iki farklı uygulama; ilki sayfa 28’den:

Burada tren tarifesi eksiktir. Cümle, saatlerin rakamlarla belirtildiği tren tarifesinin güvenilirliğini yansıtmaktadır. Demiryolu çalışanları bu rakamları, ‘yolcularını’ taşıyan binlerce trenin güzergâh ve varış noktalarını düzenlemek ve koordine etmek için kullanıyordu. Heimrad Bäcker bununla zaman organizasyonu çerçevesine dikkat çekmek istemiştir.
Cümle, Demiryolu çalışanlarının birbirleriyle iletişim kurdukları bir çerçeveden ibarettir. Ancak daha da önemlisi, bundan başka bir şey iletmemiş olmalarıdır. Hiçbir şeyi fark etmemeleri ya da bilmemeleri olanaksızdır. Hiçbir şey bilmemenin ve yapmamanın sonucu inkârdır, iletişimi bunun dışında kurmaktır. Burada inkârın ambalajı sergilenmektedir.
Sol tarafta sadece insanları ölüme götüren trenlerin saatlik tarifesi hakkında bilgi bulunurken, karşı sayfada Auschwitz telefonlarının dahili numaraları yer alır.

Burada da, rakamların ardındaki kişiler veya sorumluluk alanları hakkında bir bilgi edinmeksizin yalnızca sayılar sistemi görülüyor. Dahili numaralar, cinayetler işlenirken işleyen ilişkiler ağını ve bu ağın öldürme pratiklerini de kapsadığını gösteriyor. Her iki sayfa birlikte okunduğunda, tren nakillerinin Auschwitz’de sona erdiği anlaşılmaktadır. Ancak bu, dikkatleri cinayete çeken ve aynı zamanda cinayetten uzaklaştıran sayısal ilişkiler veya işaret sistemleri içinde sunuluyor. Sol ve sağ sayfalarda sayılar sistemi aracılığıyla bir iletişim kurulmaktadır; insanların ölüme götürülmeleri, yolculukların sadece tek bir yöne yapılması ve kimsenin Auschwitz’den çıkamaması gibi içerikler kullanılmaksızın.
Telefon listesindeki eksik rakamlar, dahili numaralara harflerin dahil edilmesi ve sıralamanın düzensizliği hemen fark ediliyor. Özellikle tutanak’ı okurken, her işaret sisteminin, düşünceyi kendi içine kapatan ve içinden ancak zorlukla çıkılan bir dile sahip olduğunu fark ediyorum. Sayıların işaret sistemi olmadan bu ölüm makinesinin hassaslığı ve verimliliği sağalanamaz, öte yandan sayılar bir dikkat dağıtma ve bir inkâr aracı olarak da hizmet ederler. Fail metinleriyle olan bu çizgisel ve tamamlayıcı ilişki beni etkisi altına alıyor. Dolayısıyla semiyotik bir sızma ya da bulaşma söz konusu. Elbette, “Auschwitz” sözcüğü tekrar beni bu bulaşma durumunu aşmaya ve ifade edilemez olana geri gönderiyor.
(1925-2003)
Dolayısıyla tutanak’ı, düşünmeyi teşvik eden, ancak sonrasında uyaranları kaydıran metinlerden oluşan bir kitap olarak düşünmek mümkün. Dünyayı inşa ettiğimiz ve algıladığımız sınıflandırmalar, aynı anda hem isabet etmenin hem de ıskalamanın; hem anlamanın hem de bastırmanın araçlarıdır. Burada sayılar, orada şemalar, sonra yine şiirler, hem olan biteni hem de bunun nasıl bastırıldığını gösteriyor. tutanak bastırma/inkâr işlevinin her iki sayfada nasıl farklı bir semiyotik kategori tarafından yerine getirildiğini, tutanak’ı okurken başımıza gelen bulaşmada bu kategorilerin ayrı ve gizli bir fonksiyon içerdiğini fark ettiriyor.
Herkes her şeyi kendine göre anlıyor ve yorumluyor. Ben de tutanak’tan 1915’in tarihsel perspektifinin ötesine geçmeyi ve olabildiğince ‘kişisel’ bir pozisyon almayı öğrendim. Bäcker’in geçmişiyle kurduğu ilişki, içime yerleştirilmiş olan ulusal/kültürel kimliğin karanlığına ışık tuttu.
NOTLAR
[1] Ulusal bütünlüğe yönelik saldırıların odak noktaları aşağıdaki gibi sıralanmaktadır: Ermeni saldırılarının arkasında Sovyetler Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nden oluşan bir “düşman koalisyonu” bulunmaktadır. Suriye, Lübnan ve İsrail de bu koalisyona sıklıkla dahil edilmektedir. Bu koalisyonda yer alan bir diğer önemli ülkeyse Fransa’dır. Emre Can Dağlıoğlu, “12 Eylül Rejimi ve Türk-Ermeni Kimliğinin Dönüşümü”, 21. Yüzyılda Ermeni Kimliğine Eleştirel Yaklaşımlar: Kırılganlık, Direnç ve Dönüşüm, Konferans Bildirileri, Hrant Dink Vakfı Yayınevi, İstanbul, 2016, s. 168.
[2] Stanley Cohen, Orwell’in örtmeceye (euphemizm) ilişkin şu cümlesini aktarır: “Bu tür bir ifadeye, eğer bir şeyler zihinsel imgelerini çağırmadan adlandırılmak isteniyorsa ihtiyaç duyulur.” içinde: Stanley Cohen, States of Denial, Polity Press, Cambridge, 2008, s. 107. (George “Orwell, Politics and the English Language”, George Orwell Foundation, 1946.)
[3] tutanak, Heimrad Bäcker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2020
[4] İfade: İçsel içeriğin dışavurumu; dışavurum. İçsel bir sürecin, durumun yansıması.
[5] “Rutinleştirme yoluyla inkâr, itaat suçları için esastır.” Stanley Cohen, States of Denial, Polity Press, Cambridge, 2008, s. 190.
[6] Kanımca Heimrad Bäcker bu alıntıyı, kaçış olasılığının da tutanak’ta temsil edilmesi için kullandı, her ne kadar çok açık bir şekilde sunulmasa da; ancak bu açık bir konu da değildi.
[7] Dietrich Andernacht, Eleonore Sterling, Dokumente zur Geschichte der Frankfurter Juden 1933-1945, Verlag Waldemar Kramer, Frankfurt am Main, 1963, s. 11-12.
[8] Stanley Cohen, States of Denial, Polity Press, Cambridge, 2008, s. 118.
Önceki Yazı
18. İstanbul Bienali:
Olasılıklar sahnesi
“Bienal gibi direktör, kurum ve küratör tarafından şekillendirilmiş bir formatın ve küratöryel bir konsept için örülmüş bir ağın içinde sanat, nasıl olur da avangart bir nitelik taşıyabilir? Dahası, ortaya çıkmış olsaydı, böyle bir avangardı bugün ilk bakışta tanıyabilir miydik?”