Demiryolu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının ruhudur...
“Trenlerin yokluğu veya göstermelik sınırlı varlığı bu yapıların canlılığını, sürekliliğini ve İstanbul’la kurdukları organik bağı koparmaktadır. Bu yapılar geçmişi temsil eden ama yaşamayan kabuklara dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler.”
Sirkeci garı
Haydarpaşa ve Sirkeci Garları bugün hâlâ İstanbul’un belleğinde önemli yer tutmalarına rağmen, fiziksel ve işlevsel açıdan “yaralı” durumdadır. Bir zamanlar kentin hem Anadolu’ya hem Avrupa’ya açılan iki kritik kapısı olan bu yapılar, Marmaray ve yüksek hızlı tren projeleriyle birlikte asli rollerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Oysa eğer amaç bu iki simgesel yapıyı tüm değerleri, tarihsel kimlikleri ve yaşayan kültürel hafızalarıyla birlikte korumak olsaydı, Marmaray planlama aşamasındayken çok farklı bir yol izlenebilirdi. Bu garlar demiryolu sisteminden koparılmaz, işlevsiz bırakılmaz; aksine yeni projelerle uyumlu bir biçimde yaşamaya devam etmeleri sağlanırdı. Üstelik o dönem koşullarında bunu yapmak teknik olarak da planlama açısından da mümkündü.
İstanbul’un doğu–batı yönlü tarihsel demiryolu akışında Haydarpaşa ve Sirkeci Garları’nın konumu benzersizdir. Şehrin biri Anadolu’ya, diğeri Avrupa’ya uzanan ana hatları üzerinde yer alan bu iki yapı, yalnızca kara ulaşımı açısından değil, denizle kurdukları ilişkiler bakımından da dünyada eşi az görülen bir ulaşım sistemi örneği oluşturur. Yüzyılı aşkın süre boyunca trenlerle, vapurlarla, demiryolu ve denizyolu ağlarının iç içe geçtiği bu noktalar, İstanbul’un gündelik yaşantısında çok boyutlu bir hareketliliğin merkezleri olmuş; kentin yaşantısına ve kültürel dokusuna güçlü bir şekilde işlemiştir.
Bugün ise bu garların ulaşım işlevini sürdürürken aynı zamanda kültürel fonksiyonlarla canlandırılacağı dile getiriliyor. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Kent kültürü içinde derin izler bırakmış, İstanbul’un kimliğini belirleyen bu simgesel yapılar için demiryolu yalnızca teknik bir “işlev” değil, onların ruhunun, tarihsel anlamının ve varlık nedeninin ta kendisidir. Trenlerin yokluğu veya göstermelik sınırlı varlığı bu yapıların canlılığını, sürekliliğini ve İstanbul’la kurdukları organik bağı koparmaktadır.
Bu nedenle gerçekçi, sürdürülebilir ve kente duyarlı bir koruma anlayışı, bu garların yeniden trenleriyle, yolcularıyla, kentlilerin gündelik yaşamlarında yoğun olarak kullandığı canlı ve aktif ulaşım merkezleri haline getirilmesi gerekir. Haydarpaşa’da İstanbul çok katmanlı geçmişini anlatan Arkeolojik buluntuların sergilenmesi, kentlilerin kullanımına açılacak kültürel etkinlik alanları oluşturulması veya farklı düzenlemeler düşünülebilir; ancak tüm bunlar, garların temel ulaşım işlevinin etrafında şekillenmeli ve onu güçlendirmelidir. Aksi halde bu yapılar geçmişi temsil eden ama yaşamayan kabuklara dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bütün bunların ötesinde, böylesine kritik kararların yalnızca bir grup yetkili kişi ya da uzman kişinin vizyonuyla tanımlanamayacağı da açıktır. Haydarpaşa ve Sirkeci, yıllardır bu alanları kullanan, onları benimseyen, onlarla duygusal ve kültürel bağ kurmuş İstanbulluların hafızasında yaşayan yapılardır. Dolayısıyla gerçek anlamda bütüncül bir koruma yaklaşımı ancak kentlilerin talepleri, beklentileri ve hakları dikkate alınarak; katılımcı, şeffaf ve kolektif bir süreçle oluşturulabilir. Çünkü bu garlar, yalnızca birer mimari yapı değil, İstanbul’un ortak geçmişinin, bugünkü yaşantısının ve geleceğinin ayrılmaz parçalarıdır.