Nocilla Üçlemesi:
Parçaların görkemli komplosu
“Dünya artık bir Nocilla kavanozu gibi; homojen görünen ama kaynağı belirsiz, küresel bir karışım. Nocilla Üçlemesi romanı öldürmek için değil, onu içine düştüğümüz ağ çağının koşullarına adapte etmek için yazılmış gibi okunmalı.”
Romanın ne olduğu sorusu o kadar sık sorulmuş ve tartışılmıştır ki, bugün bu meseleyi gündeme getirmek bir tür entelektüel angarya gibi görünebilir. Agustín Fernández Mallo’nun Nocilla Üçlemesi, bu soruyu yeniden sormak yerine, kitabın bir bilişsel-semiyotik meta olarak “romanlaşma koşulları”nı yeniden incelemeye koyulur. Joyce romanı cümlenin sınırlarında, Pynchon da savaş sonrası dünyanın kaosuna göre test etmişse, Mallo’nun roman inşasını bilgi çağının veri mantığına göre yeniden programladığı söylenebilir. Onun elinde roman artık bir anlatım ve aktarım aracı olmaktan çıkıp, bir dosyalama sistemi, daha doğrusu sınırları sonsuz büyüklükteki bir sabit disk gibi işleyen dünyayı algılama biçimine dönüşür. Harfa Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Nocilla Rüyası (2021), Nocilla Deneyimi (2023) ve Nocilla Laboratuvarı (2025) bu bakımdan klasik anlamda bir üçleme değil, daha çok aynı işletim sisteminin üç farklı sürümü, üç farklı arayüzü gibidir. Her kitap, bu “ağ-roman” yapısı içinde ayrı birer klasör görevi görür; her dosya kısayolla bir diğerine açılır ve bir bölümde karşılaştığımız imge, üçleme içindeki bir başka bölümde bambaşka bir formatta yeniden belirir.
Bu noktada Mallo’nun yazarlıktan önce fizik kökenli, hayatını bilimsel makaleler yazarak geçirmiş bir akademisyen olduğunu söylemek, biyografik bir ayrıntıdan ziyade yazarın metodolojisini görünür kılmaya ve üçlemenin poetik-semantik çerçevesini anlamlandırmaya yardımcı bir anahtar olabilir. Zira Nocilla Üçlemesi’nin yazınsal tavrı, dünyayı bir hikâyeler bütünü yerine deney düzeneği olarak görmesi etrafında şekillenir. Sayfalar mikro-denemelerle, ansiklopedik bilgilerle, geç modernitenin artık verileriyle doludur: Uzay programları, felsefe, yeni-devletler, uzak adalar, internet söylentileri ve başarısız devrimlerden oluşan bir çöplük. Anlatı kendini çoğu zaman kesik ve teyide muhtaç bilgiler üzerinden inşa eder ve epistemik anlatı bu dağınıklığı toparlayıcı bir baskın tür görevi görür. Klasik roman en nihayetinde neden-sonuç ilişkilerini, karakter motivasyonlarını, dramatik gerilimleri düzenleyen bir makineyse, Nocilla Üçlemesi için çok-amaçlı bir deney düzeneği benzetmesi yapılabilir. Nevada otoyollarındaki sınırsız ıssızlık, Tayland’daki ucuz hosteller, Çinli turist kafileleri, Basra Körfezi savaş görüntüleri, Google Earth ekranı, teorik fizik makaleleri, punk şarkı sözleri, blog cümleleri, hava durumu raporları ve niceleri yan yana gelir ama bu düzeni Mallo’nun dizgesi haricinde açıklayan büyük bir anlatı (ya da teleolojik anlamıyla bir Büyük Tasarım) yoktur. Onun yerine, Deleuze ve Guattari’nin köksap imgesiyle akraba bir mantık devrededir: yatay bağlantılar, beklenmedik kısa devreler, bir noktadan diğerine atlayan zayıf sinyaller.
Bu anlatı tekniğini “kolaj” olarak adlandırmak cazip gelse de, bu sözcük Mallo’nun parçalarına getirdiği ritmi ve titizliği tam olarak karşılamaz. Nocilla Üçlemesi, daha çok kolajın kendi sınırlarını da sorgulayan bir montaj deneyi gibidir. Etki merkezkaçtır ama rastlantısal değildir: Belki bir kolaj, evet ama meraklı, arayıcı bir zekânın bağlantılarıyla bir arada tuttuğu bir kolaj. İlk kitap Nocilla Rüyası ise bu tümevarım mantığının belki de üçleme içindeki en çıplak, en saf örneği. 113 kısa metinden oluşan kitap, çoğu bir sayfayı bile doldurmayan ve kimi zaman bir anekdotu, kimi zaman ansiklopedik bir paragrafı andıran, kimi zaman da küçük bir bilimsel not gibi duran “fragmanlar”la dolu. Fragmanların etrafında dolandığı çekirdek imge ise aynı: Nevada çölünün ortasında tek başına duran, dalları yüzlerce ayakkabıyla kaplı bir kavak ağacı. Gerçek hayatta da yaşamına devam eden bu ağaç, geleneksel roman okurunun pek hoşuna gidecek türden “yaşamın özünü sembolize eden” bir metafor yerine, Mallo’nun ağ-topografyası içinde daha çok bir bağlantı noktası görevi görür; adeta kalabalık bir kavşağın trafik lambası gibi çalışır: Bazı karakterler ağacın yanından geçer, bazıları onu sadece uzaktan görür, bazılarıysa ağaçtan haberdar bile olmadan onun çekim alanı içinde dolayımlanır.
Kitabın dünyasını hangi fragman aracılığıyla görmeye çalışırsak çalışalım, ağacın varlığını ve rolünü bilen, onun yer almadığı sahnelerde bile yarı-Tanrısal etkisini hisseden tek katılımcı bizizdir. Önceden söz ettiğim büyük ölçekli bir tasarım yokluğu, üçlemenin parçalarını “anlamlı” kılan aygıtı romanın kendisi değil, okurun zihni kılar; okuru estetik bir deneyin öznesi olmaktan çıkarıp eleştirel bir gözlemciye dönüştürür. Metin, anlamı katışıksız ve bozulamaz bir şekilde paketleyip sunmak yerine, parçalar üstünden tekrardan düzenlenebilir açık uçlu yapısıyla anlam kurma refleksimizi göz önüne serer; aynı deneyin farklı sonuçlarını farklı okur profilleri üstünden yeniden serimler. Bunun içinde gizli bir geçicilik duygusu da yatar: Anlatı, tıpkı günlük yaşamdaki sosyal bir aradalıklar gibi, eksik bağlantıların, kaçırılmış sinyallerin ve kısa süreli uyumların kurduğu bir sistemin içinden geçer; anlamın eğer geometrik bir varlığı varsa, onu insanların, nesnelerin ve rastgele verilerin arasındaki mesafelerde triangüle eder.
Nocilla Rüyası
çev. Sena Akalın
Harfa Yayınları
Kasım 2021
200 s.
Bu teşhirin arkasında Mallo’nun “postpoesía” adını verdiği, şiiri bilimle, popüler kültürle ve medya imgeleriyle çarpıştırmaya çalışan bir estetik hassasiyet var. Post-modernizmin metinler-arası oyunundan değil, doğrudan veri çağının heterojenliğinden türeyen bir hassasiyetten söz ediyorum. Nasıl ki Proust belleğin sıradan olanın etrafında yoğunlaştığı ânı, Wallace da yeni medyayla bağımlılığın yan yanalığını araştırıyorsa, Mallo için internet tarayıcısının sekmeleri arasında dağılmış bir bilincin fizyolojisini araştırdığı söylenebilir. Belki bu sebepten, Nocilla Rüyası’ndaki her fragman bize biraz da sayfa yenileme hissi verir: Sayfaları her ileri-geri çevirdiğimizde, kadrajımızdaki görüntünün yeni bilgi ışığında geri dönüşsüz biçimde bozulduğunu fark ederiz ama arka planda değişmeyen, yayılan bir “şimdiki zaman” akışı sabit kalır. Bu uğurda kitap boyunca Amerika çölleri, Avrupa şehirleri, Asya otobanları, savaş alanları aynı düzleme taşınır; coğrafya “yer” olmaktan çıkıp koordinatlara ve uydu görüntülerine indirgenir. Belki bu sebepten üçleme boyunca dünyanın yüzeylerine yönelik derin, tuhaf bir bağlılık hissederiz. Dünya, Google Maps’in piksellerine bölünmüş düz bir yüzey gibi kalır ama herhangi bir “tek-dünya” idealine kapılmadan, biçimsel düsturunu politik bir manifestoya dönüştürmeden.
Nocilla Deneyimi
çev. Banu Karakaş
Harfa Yayınları
Eylül 2023
216 s.
Tam bu noktada Nocilla Deneyimi bayrağı devralır ve ilk kitaptaki formülü derinleştirip tersine çevirir; ona yeni karakterler ve geri dönüşlü anlatı döngüleri ekler. İlk kitaptaki dışa doğru açılan aktarım, burada kendi sınırlarına çarpan bir dolaşıma dönüşür. Sayfaları yine aynı fragmanlar, kesik kesik sahneler, bilimsel pasajlar, YouTube benzeri videolara atıflar, reklam sloganları doldurur ama bu kez bağlantıların kırılganlığını görünür kılmak amacıyla, onu romanın merkezine yerleştirerek. Nasıl ki Nocilla Rüyası’nda ağlar tılsımlı birer nesne gibi belirip yeni bir ifade alanı sunuyorduysa, Nocilla Deneyimi’nde bu ağların kopuş anları, kesintileri ve yanlış bağlanmaları ön plana çıkar. Burada roman, küreselleşmenin yalnızca dolaşım değil, aynı zamanda yarılma üreten bir süreç olduğunu gösterir. Dünya ağlar üzerinden birbirine bağlandıkça optik bir yakınlık yanılsaması üretilir; herkes herkese bağlıdır ama kimse kimseye temas etmez. Bu noktada Mallo’nun karakterleri, olay örgüsünün aktörleri olmaktan ziyade, genişleyen bir ağın düğümleri gibi davranmaya başlarlar. Akış içinde bir başkahraman varsa eğer, o da sürekli akışkan haldeki veri-topografyasının ta kendisidir.
Bu noktada Mallo’nun fizikçi bakışı yeniden devreye girer. “Klasik roman özneyi merkeze alır” kabulünden ilerlersek, Mallo’nun Nocilla Deneyimi boyunca öznenin yer aldığı sistemleri, alanları, yoğunluk farklarını yeniden düşündüğünü söyleyebiliriz. Karakterler, bölümler ilerledikçe Mallo’nun yarı-alanlarında dolanıp duran atomik parçacıklara dönüşürler; zaman zaman hızlanırlar, zaman zaman çarpışırlar; bazen de maksimalist romanlara yakınsamayla iz bırakmadan ortadan kaybolurlar. Göçmenler, turistler, askerler, hacker’lar, bilim insanları ve sanatçılar aynı küresel altyapının akımlarına kapılırlar; ilk kitabın merkezinde duran kavak ağacı yerine, birbirleriyle dolayımlanmaya başlarlar. Bu nedenle karakterlerin aralarındaki ilişki, nedensellikten çok rezonansa dayanır. Mallo mevzubahis ikili, üçlü ilişkileri yazarken kendine hayran bir zekâ oyunu kurar; zaman zaman, bağlantı kurma eyleminin, bizzat bağlantıların önüne geçmesine izin verme riskini göze alır. Metin bu sebeple bazen içe dönüklüğün ya da referans aşırı yüklemesinin sınırında gezinir. Fakat Mallo metnin kapalı bir sistem haline gelmesine izin vermez; her daim içine dış dünyanın sinyallerinin sızabileceği birer açıklık bırakır: Boşluklar ve sessizlikler kadar yankıların da ansızın belirebileceği türden bir lirik yarık.
Nocilla Laboratuvarı
çev. Banu Karakaş
Harfa Yayınları
Mart 2025
192 s.
Üçlemenin son kitabı Nocilla Laboratuvarı ise hem önceki iki kitabın mantığını radikalleştirir hem de onların üzerine kapanan bir tür meta-roman olarak çalışır. Bu kitapta artık fragmanlar yoktur; roman üç büyük bölümden oluşur ve bunlardan ilkinde yazarla aynı ismi taşıyan “Agustín Fernández Mallo” adında bir karakter, sevgilisiyle birlikte çıktığı bir yolculukta yine kendiyle aynı isimde bir başka karakterle karşılaşır; okurlar olarak kitabın yazarı dahil olmak üzere üç ayrı “Agustín Fernández Mallo” ile karşı karşıya kalırız. Bu karşılaşma, romanın kendi temsil sınırlarını bükmeye başladığı andır; karakter, yazar ve anlatıcı birbirlerinin yerine geçebilir olasılıklar haline gelir. Katarsis burada yalnızca bir olay örgüsü düğümü değil, anlatının kendi kendisiyle yüzleştiği bir kırılma ânı olarak da belirir. Karakterler ve metnin içinde çoğalan yazar-figürleri birbirlerinde kendi yankılarını, kendi gölgelerini, kendi kopyalarıyla çoğalan bir benlik ihtimalini görürler. Böylesi bir karşılaşma, romanın üstünde gezindiği ontolojik zemini çatlatır ve okurun da dahil olduğu bir günah çıkarma ayinine dönüşür; metin hem yazarı hem okuru hem de kurguyu birbirine doğru eğerek adeta kendi çalışma prensibini ifşa etmeye girişir.
Bu noktadan itibaren roman giderek daha da geniş çaplı bir düşünce-deneyi halini alır; karakterler yer yer çözülmeye uğrarlar, yer yer yeniden biçimlenirler, kimi zaman bir hatıranın içine, kimi zaman da bir rüyanın tortusuna dönüşürler. Mallo bu bölümde yalnızca uzun hikâyeler anlatmakla kalmaz; anlatma eyleminin kendisini, temsil edilebilirliğin sınırlarını, benliğin çoğalabilirliğini kendi çarpık laboratuvar koşullarında test eder. Sesler çoğalır, yankılar kesişir, zaman doğrusal olmaktan çıkar ve metin kendi açtığı yarıklardan ışık sızdırmaya başlar. Metnin iyice deneyselleştiği bir başka bölümde dipnotlar, fotoğraf açıklamaları, kuramsal paragraflar birbirine dolanır; ortaya ismiyle müsemma ve girift bir yazı-laboratuvarı çıkar. Roman kendi malzemesini kesip biçer; önceki kitaplardan cümleler alıp bambaşka bağlamlara yerleştirir.
Mallo’yu bu noktada Burroughs’un cut-up tekniğiyle ya da daha yakın bir örnekle David Markson’ın montaj-romanlarıyla yan yana düşünmek mümkün. Yine de Nocilla Laboratuvarı’nda gösterilen hüner yine salt bir kolaj değil, ilk iki romanın kolaj mantığını da tersyüz eden bir yeniden-montaj çabasıdır. Yazar-karakterin bir hapishaneden otele dönüştürülmüş yapı içinde, Akdeniz adalarından birinde konaklaması, oradan savaş ve turizm ekonomisi üzerine düşünmesi, aynı zamanda romanın kendi kapalı devreli formuna göndermeler taşır. Gezgin bedenlerin dolaştığı ama her sınırın önceden tanımlanmış olduğu bir mekânda yazılan metin, hazır içerik dolaşımına indirgenmiş kültürel üretimin alegorisi haline gelir. Belki bu sebeple Nocilla Üçlemesi bugün bile sık sık “edebiyatın sonu”, “roman-sonrası roman” gibi başlıklarla anılır. Edebiyatın artık hiçbir şeyi bütünlüklü temsil edemediği, yalnızca artıklardan, alıntılardan ve bağlantılardan ibaret görüldüğü bir çağda, Mallo’nun yapmaya çalıştığı sanki bu parçalanmışlığı bir başlangıç malzemesine, çalışma prensibine dönüştürmekle eşdeğerdir. Roman tek bir merkezî bilinçten değil, dolaşımın kendisinden kurulmaya başlar. Böylece metin, temsil etme vaadini askıya alır ve yalnızca kendi akışını sürdürebilen bir kültürel organizma gibi davranmaya başlar.
Mallo’nun üçleme boyunca Deleuze’cü köksap imgesini bilinçli olarak sahiplendiğini biliyoruz. Köksap (rizom), ağın merkezsiz, hiyerarşik olmayan, yatay yapısını ifade etmek için kullanılan bir örgütlenme ilkesi sunuyorsa, Nocilla Üçlemesi’nin bu ilkeyi benimseyip bir adım öteye taşıdığı söylenebilir; üç kitap da benzer ama birbirlerinden biçimsel olarak farklı şemaları takip ederek, belirgin bir başlangıcı, ortası, sonu, ana karakteri, ana çatışması olmayan, her biri kendi başına tamamlanmamış ama bir araya geldiklerinde çağdaş dünyanın bir “bulut imgesi”ni üreten ekosistem olarak çalışır. Bu parçalı yapının bir noktadan sonra okuru bilgi bombardımanıyla nefessiz bıraktığı, karakterler arası empatiyi imkânsız kıldığı, romanı bir tür stil kataloğuna dönüştürdüğü yaygın bir eleştiri olarak karşımıza çıkar. Mallo’nun fragmanları kuramsal açıdan parlak ama duygusal olarak mesafeli, yer yer neredeyse akademik makale tonu taşıyan bölümler sunar. Yine de bu “duygusuzluk” halinin, üçlemenin temel iddiasının bir ana parçası olduğunu düşünmek daha yerinde olur. Zira Mallo’nun ağ-dünyasında duygulanım bile arayüzlerden geçerek dolaşır; hissetmek, bir ekrana bakmakla ve grafiği yorumlamakla, bir veri akışına maruz kalmakla iç içedir. Duygular, klasik romanlardan aşina olduğumuz üzere, artık içsel, derin veya mahrem değildir; dışsal ve ağsaldırlar ve bu sebeple tekrar ve tekrar üretilebilirler.
Aynı izlekten devam edecek olursak, Nocilla Üçlemesi’nin “dış dünya”nın içselleştiği halini gösterdiği savı şu şemayla açıklanabilir: Aklımızda dolaşan ve düşünme biçimlerimizi manipüle eden haberler, ekran görüntüleri, internet sayfaları, savaş videoları, reklam jingle’ları sürekli güncellenen ve takibi zor bir bellek haritası çizerler ve parçaların çok-dilli montajını yapmaya başlarlar. Mallo burada bir nevi editör tanımıyla da işlev göstermeye başlar; farklı coğrafi noktalardan hazır malzemeleri bulur, kesip yapıştırır, birbirlerine yeniden bağlar ve yepyeni bir akış üretir. Bu editoryal konum, metnin zamanını yöneterek bazı bilgileri geciktirir; bu bilgilerin gerçek hayattaki eşzamanlılık ya da birbirlerini takip etme mantığını bozar. Üçlemenin yapısındaki bu ritmik düzenleme, çağdaş dünyanın kesintili ve senkronize olamayan zamanlarını yeniden kuran bir saat mekanizması gibi işler. Böyle bakıldığında üçleme, küresel kapitalizmin görünmez altyapısını edebiyatın görünen yüzüne çıkarmaya çalışan bir girişim olarak da okunabilir.
Üçlemenin en ilgi çekici yanlarından biri de bilim söylemiyle şiirsel sezgi arasında kurduğu köprü. Mallo’nun önceden söz ettiğim Postpoesía adlı denemesinde öne sürdüğü temel tez kabaca şöyle: Bilim çağında şiir kavramlarla, formüllerle, diyagramlarla çalışmak zorundadır, yoksa çağdaş dünyanın dışına düşer. Nocilla romanları bu tezi açıklamaya çalışmaktan çok uygulamaya koyar. Kuantum fiziği, termodinamik, sistem teorisi, fraktal geometri gibi alanlardan gelen kavramlar romanın hem dokusuna hem metaforik düzenine sızar. Entropi yalnızca fiziksel bir yasa olmaktan çıkar; dağınık hayatların, çözülen ilişkilerin, kopan ağların duygusal atmosferini tanımlayan bir kelimeye dönüşür. Bu yönüyle Nocilla Üçlemesi, Baudrillard’ın medya çağının hipergerçekliğini anlattığı metinlerle, Deleuze’ün kontrol toplumu kavramıyla akrabalık kurar ama Mallo bu kavramları romanın içine, fragmanların arasına serpiştirerek “postpoesía” teorisini de kolajın ana malzemesi haline getirir. Teori burada bir tür eşitleyici görev görür; birçok noktadan dünyaya yayılan ortak bir sesin tonunu, şiddetini, frekansını ayarlayan bir demokratik filtre.
Üçlemenin maksimalist roman anlayışıyla yakınlık kurduğu bir başka yön de şu: Dünya artık tek bir anlatının, tek bir bakışın, tek bir hikâye çizgisinin kapsayamayacağı kadar çok parçalı; ama bu parçalanmışlığın da kurmaca düzleminde hayatta kalabilmesi için kendi içinden yeni bir bütünlük biçimi üretmesi ve yeni eşgüdüm hatları kurması gerekir. Bütünlük artık kapalı devre bir hikâyeye mahsus değildir; açık, eksik ve sürekli güncellenen bir düzlemin olmazsa olmazı haline gelir. Bu atlasa benzeyen sanal yapı içinde kaybolmak, geri dönmek, bir fragmanı işaretleyip bir süre sonra yeniden açmak, bazı satırları okuma deneyimine ara vererek internette aratmak, haritalara bakmak, YouTube’a sıçrayıp sonra yeniden kitaba dönmek, metinle kurulan bir etkileşim biçimi kadar yazarın yazma, okurunsa okuma süreçlerini birbirlerine yaklaştıran, yer yer ayrımsız kılan bir yöntemdir. Mallo’nun romanı tek oturuşta tüketilecek bir anlatı yerine çoklu giriş noktaları olan, yarım bırakılıp yeniden başlanabilen bir arayüz olarak tasarladığı ölçüde, okur da artık “hikâyeyi takip eden” biri olmaktan çıkar, ağ içinde özgürce hareket eden bir gezgine dönüşür. Mallo’nun romanlarının asıl başarısı, bu hareketi semantik bir yoğunluğa çevirebilmesinde yatar. Nocilla Rüyası’nda başlatılan yola çıkma süreci, Nocilla Deneyimi’nde insani başarısızlıklarla, Nocilla Laboratuvarı’nda ise kuramsal ve biçimsel deneylerle katmanlanır. Ortaya çıkan şey ne yalnızca bir kuram gösterisi ne de bir kurgu-üstü çoklu anlatıdır; daha çok çağımızın haletiruhiyesinin, veriyle doldurulmuş yalnızlığının, bağlantı takıntısının edebi izdüşümünü sunar.
Ezcümle, Nocilla Üçlemesi belki bu sebepten romanı öldürmek için değil, onu birlikte içine düştüğümüz ağ çağının koşullarına adapte etmek için yazılmış gibi okunmalı. Dünya artık bir Nocilla[*] kavanozu gibi; homojen görünen ama kaynağı belirsiz, küresel bir karışım. Bu benzetme, hem dünyanın birbirine karışmış veri katmanlarının hem de bu katmanların görünürdeki uyumunun ne kadar yanıltıcı olabileceğini düşündürüyor. Mallo’nun üçlemesi de tam burada devreye giriyor: Temsilden çok, bu karışımın dağınık akışını sayfalara sürerek çağdaş deneyimin bir yüzeyini oluşturuyor. Bu yüzey, okuru dünyaya dışarıdan baktırmak yerine, onun kırıntılarıyla aynı ritimde hareket etmeye davet ediyor. Bu hareketliliğin içinde biz dünyanın kırıntılarıyla temas ettikçe onlara hafifçe bulaşıyoruz; her temasta parmaklarımıza yeni bir iz yapışıyor. Geri kalanıysa parmaklarımızın yapışkan kalmasına ne denli izin verdiğimizle alakalı.
[*] Nocilla, İspanya’da üretilen, Nutella’ya benzer sürülebilir yiyecek ve çikolatalı krema markasıdır.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 51
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Atalarımın Evi / Değersizler / Eksik Tohum / Güneş Dil / Her Gün Yeniden Başlar Hayat / Houdini’nin Kutusu / Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi / Oysa Hiç Karşılaşmamıştık / Şehir / Yaşamak Güzel Şey