• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Melike Koçak’ın öyküleri:

Seslerin, harflerin, düğümlerin sezdirdikleri

“Sesler, yeryüzünün sesleri, Hiçkuşu’ndan yaklaşık üç yıl sonra yayımlanan Çıplak Kalabiliriz’deki öykülerde de dikkat çekiyor; ancak bu kez yeryüzünün seslerinin yanı sıra rahatsız edici sesler de hayli işitiliyor öykülerde.” 

Melike Koçak

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

İNCELEME

11 Aralık 2025

PAYLAŞ

Melike Koçak’ın ilk öykü kitabı Hiçkuşu’nun dikkat çekici bir yanı, metinlerinde dilin iki bileşeninin, seslerin ve harflerin ön planda olmasıydı. Sesler bahsinde şu ikili, üçlü yinelemeler özellikle: “Mışıl mışıl”, “tıs tıs”, “hırıl hırıl”, “fısıl fısıl fısır fısır”, “dan dan da dan dan”, ya da tek kelimelik olanlar; “çatırt”, “hah” gibi. Bunların yanı sıra kelimesini ya da kelimedeki yerini bulamayan, çoğu kez yukarıdan düştüğü söylenen harfler çıkıyordu karşımıza. Bu iki tutum da anlatma zorluğunun, –imkânsızlığının değilse de– imkânsıza yakınlığının belirtileri. Seslere yüklenilmesi bir rol değişikliği belki de, bir tersyüz etme çabası: Öteden beri dünyayı anlatmaya yarayacağı, dünyaya karşılık geleceği umulan, birtakım işaretlerin yanı sıra seslerden de müteşekkil kelimeler buluyor, kuruyor, uyduruyor, sonra da onlarla boğuşuyoruz. Oysa dünyanın da kendince bize seslendiğini fark ettikten sonra yeryüzünün ve yerleşiklerinin seslerini de alıp dilimize geçirmiş, o seslere öykünen, yankılayan seslerle kelimeler yaratmışızdır. Bu kelimeler belki de en az yanlış anlaşılacak olanlardır – nesnesiyle en fazla örtüştüğünü düşünebileceğimiz, ilhamını bizatihi nesnesinin sesinden alan. Uğultu kelimesi geliyor aklıma; bu kelimeyi her işittiğimizde içindeki “u”lar (ve o yumuşak g) ne menem bir şeyden söz edildiğini bize duyurmaz mı?

Harflerin rasgele düşmesi peki? Bu da bana onları alıp/seçip düzene koyarak bir anlama dönüştürme çabasının beyhudeleştiği anların, zamanların ifadesi gibi görünüyor. Her daim (ve iyi kötü) var olacağını umduğumuz sözümona düzenin bozulmasının, dikiş tutmamasının belirtisi yani. İşte, bu yüzden Koçak’ın Hiçkuşu’ndaki öykü kişileri, havadan, daha doğrusu tam olarak ne ya da neresi olduğunu bilmediğimiz bir karanlıktan ya da ağaçlardan düşen, ama ne yapacaklarını bilemedikleri, kestiremedikleri harfleri fark ettiklerinde bocalıyorlardı; yahut meramlarını ifade edeceklerini umdukları kelimeler, cümleler için ihtiyaçları olan harfleri bir türlü ele geçirememenin ya da ellerine geçenlerin de düştükleri karanlığı yanlarında getirdiklerinin farkına varmanın sancısını duyuyor, hayal kırıklığını yaşıyorlardı. Bazen de öykü kişilerinden biri bunlarla ne yapacağını iyi kötü bilirken (kelimeler yontup kelime tırtıllarına yükleyip başkalarına gönderiyordu), öbür öykü kişisi onlardan korkuyor, çekiniyordu.

Hiçkuşu’ndaki bir öyküde düşense, harf değil sestir: “Bir ah düştü!” Aynı öyküde, “Ses, ses… bu sesler nereden yağıyor?” diye de sorulur. Düşenler, yağanlar harf olsun, ses olsun, çok zaman öykü anlatıcısının maruz kaldığı şeyler olarak değerlendirilebilir Koçak’ın öykülerinde, ama salt bundan ibaret değildirler; aynı zamanda bir talebe, arzuya işaret ettiklerini düşünüyorum. Anlatabilme, daha doğru şekilde ifade edebilme arzusuna. Az önce andığım öykünün ilk paragrafında anlatıcı her cümlenin ardından, “Yok, değil”, “Sanki bu da değil”, “Olmadı, ama neyse” diyerek anlatma çabasını, bu uğurdaki boğuşmasını duyurur. Gelgelelim, anlatıcı yine de anlatmaktadır, pes etmemiştir; onu daha kekemeleştirecek bile olsa, bir yerlerden seslerin, harflerin düşmesinde bir umut vardır. İçinde debelendiği bocalamalarda dile farklı bir yerden, farklı açılardan bakma zorunluğunu hissetmenin şaşkınlığı sezilir. Bu sadece yeni anlatma yollarına değil, yeni bakma açılarına da açılma zorunluğunu idrak etmenin neden olduğu bir karmaşa olsa gerektir. Karmaşa, çünkü yolunu yitirmenin telaşıyla yeni bir yol açmanın heyecanını aynı anda hissetmek gibi bir şey. Böylesi bir gerilimin içindeki anlatıcılar çevrelerinde olanı biteni, ya da sağda solda gördüklerini algıladıkları gibi aktarırlar bize. Onun algısı içinde kaldırımın kulakları vardır ve kırmızıdır; ağaçlarınsa dudakları. Bu gibi metaforların neye karşılık geldiği çok açık değil Koçak’ın öykülerinde; metafor olup olmadıkları da, yahut rüya, sanrı sayıp sayamayacağımız da. Ne olduğunun apaçık ortaya konmasının, bunları tanımlamanın, adlandırmanın peşinde değildir anlatıcılar zaten. Anlatıp anlatmama karmaşası ya da nasıl anlatabileceklerini bilememekten kaynaklanan gerilimleri sürerken birtakım görüntüleri aktarmakla yetiniyorlar. Bunlar, bahsettiğim karmaşa ve gerilimden ötürü aksak ve kekeme aktarımlardır elbette; ama bu aksaklıkların bize sunduğu imkânlar da var. Anlatıcıyla aynı atmosferdeyiz; dolayısıyla çalan çanın, düşen serçenin bizdeki karşılıklarını da öyküye katabiliriz pekâlâ – öykülerdeki belirsiz alanlar bunu yapma imkânımız. Koçak, her öyküde değilse de bazısında, “anlayana” dercesine ya da benzer referansları olanlara, bellekleri bazı ses, görüntü ya da rakamla berelenmişlere selam ederek birtakım izler de bırakıyor. 19 ya da 34 gibi, yahut “Hı” sesi/hecesi gibi. Kitaptaki öykülerde seslerin, nesnelerin, canlıların, görüntü ya da kelimelerin yinelenmesi, farklı metinlerde yeniden karşımıza çıkması bunlara ilişkin zihnimizde beliren karşılıkların giderek netlik kazanmasına neden oluyor olsa da, büsbütün kararlı anlamlara ulaştıkları söylenemez. Her şeyi bilen, görmüş geçirmiş, çözmüş anlatıcıların bize olanı biteni eksiksiz aktardığı metinler değil Hiçkuşu’ndaki öyküler; anlam boşluklarını tamamlamak, belirttiğim üzere okuyucunun sezgisine muhtaç, hatta her okumada farklı şekilde tamamlanması da olası bu boşlukların.


“HİÇKUŞU’NUN ANLATICILARI DIŞARIDA OLANI BİTENİ ANLATMA DEĞİLSE DE AKTARMA, GÖRÜNTÜLERLE TASVİR ETME, SESLERİ YANKILAMA ÇABASINDAYKEN, ÇIPLAK KALABİLİRİZ’İN ANLATICILARININ KENDİ İÇLERİYLE BİRAZ DAHA MEŞGUL OLDUKLARI SÖYLENEBİLİR.”


Sesler, yeryüzünün sesleri, Hiçkuşu’ndan yaklaşık üç yıl sonra yayımlanan Çıplak Kalabiliriz’deki öykülerde de dikkat çekiyor; hatta “Düğüm”de adlı adınca “Yeryüzünün ses perdesi[nin] kıpır kıpır” olduğu söyleniyor. Ancak bu kez yeryüzünün seslerinin yanı sıra rahatsız edici sesler de hayli işitiliyor öykülerde. Bunların yanında öykü anlatıcısının “içimdeki sesler” dedikleri de: “Kemiklerimden sesler geliyor, duymuyor musunuz? Çıtır tıkır şıkır çıtır tıkır şıkır.” Bu sesleri anlatıcıdan başka duyan olmadığına da bir mim koyayım. Hiçkuşu’nun anlatıcıları dışarıda olanı biteni anlatma değilse de aktarma, görüntülerle tasvir etme, sesleri yankılama çabasındayken, Çıplak Kalabiliriz’in anlatıcılarının kendi içleriyle biraz daha meşgul oldukları söylenebilir. “Dolaşık” başlıklı öykünün bir kaza geçirdiğini anladığımız anlatıcısı, seslerin yanı sıra içindeki harflerden de söz eder. Hastanede “içinin fotoğrafının” çekildiğini öğrenmiştir. Dur durak bilmeksizin konuşur, virgülsüz sayıp dökerken sordukları, belki de sayıkladıkları arasında içindeki harfleri de anar. Narkozun ya da travmanın etkisi – yahut dünyanın.

… ne gördünüz, nasılmış, harfler parçalanmış mı, iliklerle iplikler birbirine mi dolanmış, üç vakte kadar yol var mı bayım yol, şaka mı yapıyorsunuz, ayol fal mı bakıyorsunuz, güldürmeyin güldürmeyin ama canım çok yanıyor su biraz su verebilir misiniz bu öksürük bu da nereden çıktı içim içim çok ağrıyor ah teşekkür ederim biliyor musunuz annem öksür öksür heyecanlı oluyor derdi öksürürken kesiverirdim öksürmeyi içime içime öksürürdüm bu sesler kemikler ilikler iplikler harf parçaları mı öksürtüyor yoksa bayım onları bağlayamaz mısınız siz hepsini yerli yerine yerleştirseniz sonra da bağlasanız bi’ güzel uçlara düğüm filan atsanız… (s. 11-12)

Melike Koçak
Çıplak Kalabiliriz
İletişim Yayınları
Kasım 2025
87 s.

Harflerden değil de harf parçalarından bahsedilmesinin parçalara ayrıldıklarını ima ettiği açık, nitekim yeniden birbirlerine bağlanıp bağlanamayacakları da soruluyor ve yerlerine yerleştirilmeleri isteniyor. Yerleri de kelimeler olsa gerektir. Peki ne olmuştur? Öykünün girişinde nasıl ve neden olduğunu tam bilemediğimiz, anlatıcının yaralanıp bereleneceği kazanın az öncesindeyizdir, ikinci bölümde de kazanın hemen sonrasında; öykünün sonlarına doğruysa anlatıcının başına gelenleri bir başkasına kısacık özetlemesine kulak misafiri oluruz. Ne ki, kaza ânında neler olduğu gene meçhul kalır. Anlatıcının öykü boyunca anlattıkları arasında birtakım ipuçları bulunsa da, bunları bir araya getirmek (belki bağlamak, belki düğümlemek) gene bizim sezgimize bırakılmıştır. Soruların yanıtlarını bulmak da… Dilin yeniden bir araya gelmemecesine parçalanmış olması da mesela, kazanın sonuçlarından mı biridir, yoksa kazanın nedeni olarak mı düşünmeliyiz? Çok daha önce yaşanmış bir şeyler (ya da yaşanagelen bir şeyler) anlatıcının iç dünyasını, hem de kimi zaman hayli keskin ve acımasız olabilen dil vasıtasıyla tarumar etmiş, kaza da bunların birikmesinin sonucu gerçekleşmiş olabilir pekâlâ. Bu güçlü bir olasılık ama öykünün dış yüzeyi diyebileceğimiz katmanda tam aksi de mümkün görünüyor. Belki de ya o ya bu diyerek bakmamak lazım: Her ikisi de doğru yanıt olamaz mı?

Melike Koçak’ın anlatıcılarının bazısında ortak bir ruh hali var. Hiçkuşu’ndaki öykülerden de hatırlanacaktır; farklı nedenlerle kalakalmış, kararsızlaşmış, ne yaptığını bilemez haldeyken tanırız kimi öykü kişilerini ya da anlatıcılarını. Çıplak Kalabiliriz’deki anlatıcılar biraz daha net ifade ediyorlar kendilerini, ama yaptıkları tumturaklı ifadelerle bir başkasına ne halde olduklarını anlatmak değil, daha çok kendi içlerine konuşmak. Şu paragraftaki gibi:

Zar zor diktiğim günün dikişleri pat pat atacaktı. Bir şeyleri kabul etmeliydim, ama neydi o şeyler, onları bulamıyordum. Peki, sahiden ne işim vardı burada? Günler niye hep can çekişiyordu? Biraz bırak diyorlardı, acaba neyi bırakmalıydım da bırakmıyordum? (s. 17)

Günümüzde bizi benzer bir ruh haline sokacak sayısız etmen olduğundan hiç kuşku yok; sadece insanların değil, ağacıyla, hayvanlarıyla canlıların yaşam haklarının ihlaline dair haberleri takip etmek yeterli mesela. Salt bunlar mı? Geçmiş yahut geçmişin geçemeyişi, ilişkilerin (aile, dostluk ya da sevgililik) aldığı hal, alamadığı biçim, bir yakının sözü ya da sessiz kalışı, (yahut bizim bu söze sessiz kalışımız), birtakım sesler elbette; şehri bir gürültü olarak algılamamıza neden olan sesler özellikle, kalabalıkların içinden kulağımıza çalınan, haksız yargılar dağıtan ya da menfaatlerin her şeyin önünde tutulduğunu saklama gereği duymayan sesler… Günlerin can çekiştiği, yaşamların solduğu anlar.


“ÇIPLAK KALABİLİRİZ’DE FARKLI ÖYKÜLEME TEKNİKLERİNDEN YARARLANDIĞININ DA ALTI ÇİZİLMELİ KOÇAK’IN. EKSİLTEREK ANLATMAYI YEĞLEDİĞİ ÖYKÜLER OLDUĞU GİBİ, FARKLI SESLERİ, SÖYLEMLERİ ART ARDA SIRALAYARAK KURGULADIKLARI, YAHUT RÜYALARI ANDIRAN GÖRÜNTÜLERİN BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİ METİNLER DE VAR.”


Çıplak Kalabiliriz’de yer alan “Düğüm” öyküsünde üzerimize taarruz edenler arasında yaşananlara bizimle aynı safta karşı koyma çabasındakilerin de katılmış olmasına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Telaşı, paniği çoğaltan aciliyet vurgusunun, zaten zorlukla harekete geçebilen öykü kişisinin ketlenip kalmasında önemli bir etken olduğunu düşünmek mümkün. Böylelerinin yanı sıra, hatta onlardan önce kendi gerilimlerimiz de devrede – belki de bu yüzden bir başkasının (ister bir benzerimiz olsun, ister benzemezimiz) söylediği, yazdığı yahut yaptığı, iç dünyamızda gergin bir tele dokunulmuşçasına ses çıkarabiliyor ve sürekli yankılanıyor. Sanırım temel gerilim de bir şeyler yapmak gerektiği düşüncesiyle ne yapılacağı, yapılabileceği sorularına tatmin edici yanıtlar verememekten kaynaklanıyor. Bu gerilimli hal, toplumsal bir meseledeki tepkiyle ilgili olabildiği gibi, gündelik hayattaki küçük bir anda verilecek kararla da ilgili olabilir – kaldı ki gündelik hayattaki ayrıntılarda da politik/toplumsal yanlar mevcut; kişisel olan gibi gündelik olan da politik!

Belli ki akış durmuş, sağdan soldan, içeriden dışarıdan bir o yana, bir öbür yana çekile çekile büsbütün hareketsizleşmişiz. Bu haldeyken gene de bir şeyler yaptığımızda, her neyse bu yaptığımız, kendi edimimiz bile gözümüze batabiliyor – sanki bunu yapmakla yapabileceğimiz sayısız şeyi yapmamayı tercih etmişizcesine, sakınılması hiç kolay olmayan bir utanç büyüyebiliyor. Mevcut düğümlerin üzerine atılan bir düğüm daha! Kaldı ki dışarıda da utancımızı çoğaltacak (boğazımıza çözülmez bir “düğüm” yerleştirecek?) nice olay yaşanıyor, gözümüzün önünde, dibimizde. Öykü de nitekim böyle bir sahneyle sonlanıyor.

“Düğüm” kelimesi, andığım öykünün başlığı olmakla beraber bu öyküde hiç geçmiyor; oysa bir önceki öyküde, “Dolaşık”ta, kaza geçiren kişinin anlattığı öyküde oldukça sıkça bahsediliyor düğümden, düğümlerden. Anlatıcı, kazanın bedenindeki etkilerinden söz ederken kaburgasının düğümlerinin çözüldüğünü söylüyor, ama bundan daha önce de neyi neye bağladığını, bağlayacağını belirtmeden düğümlere duyduğu ihtiyaçtan bahsediyor.

Düğümler, yeni düğümler gerek bana. Çözüldü, hepsi çözüldü. Ne emek, oysa ne emekle atmıştım o düğümleri. Yenileri gerek şimdi. Çeker misiniz beni yukarı? Düğümler atmaya geliyorum. Lütfen beni yukarı çeker misiniz ama lütfen? Topraktayım. Sırtımı zeytine dayıyorum. Sağıma soluma önüme arkama bakıyorum yok, kimse yok. Tırnaklarım kırık çizik kopuk. Parmaklarım simsiyah. Kollarımın, bacaklarımın derileri soyulmuş. Çenem, çenemden kan damlıyor. Dikiş değil, hayır, düğümler lazım bana. Yeni düğümler. (s. 10)

“Düğüm” öyküsüne, orada zar zor dikilen günün dikişlerinin pat pat attığından bahsedilmiş olmasına dönebiliriz yeniden. Ne yapılması gerekir bu durumda? Yeniden dikmek mümkün değilse, durum acilse ya da, elimiz dikiş atamaz haldeyse telaştan, panikten, birtakım gerilim ve tedirginliklerden, palyatif bir çözüme yönelir, pratik olacağını düşünerek düğümler atarak tutturmaya çalışırız sökülenleri, ayrılanları.

Koçak’ın “Dolaşık” ve “Düğüm” öykülerinin bu çerçevede birbiriyle konuştuğu (ya da birbirini tamamladığı) kanısındayım. “Dolaşık”ta bariz bir kaza var, anlatıcının başına gelen; “Düğüm”deyse anlatıcının başındaki derdin daha çok süreğen bir kaza olduğunu düşünebiliriz; ya da başka bir deyişle, hayatın devam eden bir kaza halini aldığını. Günün, günlerin dikişlerinin pat pat atmamasının mümkün olmadığı bir zamandayız. Beri yandan, öykünün sonunda anlatıcının başına gelmese de, tanık olduğu bir başka kazanın görüntüye girdiğini vurgulamak lazım. Uçlar, parçalar birbirini tutmasa, bu uğurda atılmış dikişler sökülse, pat pat atsa da, günler geçiyor ve biz de öyle ya da böyle devam edip gidiyoruz – kendimizi bizi bekleyen yeni bir güne düzgün biçimde dikemediğimizde bile. Bu nasıl mümkün oluyor o halde? Birbirine dolanan iplerin sağlam ve kalıcı olmasa da dikiş etkisi yaratabildiğine işaret ettiğini düşünüyorum Koçak’ın; öyküsüne seçtiği isim de bundan ötürü olsa gerektir.

Melike Koçak

Günlerin iplerinin atmasını, yahut birbirine dolanmasını değil sadece, Koçak öykülerinde gündelik hayattan, ikili ilişkilerden, önemsiz görülebilecek anlardan kimi dolaşıklıkları, düğümleri ve çözülmeleri anlatıyor. Öncesinden sonrasından pek söz etmeden, nedenini, niçinini kurcalamadan, ayrıntılara dokunup geçerek. Çıplak Kalabiliriz’de farklı öyküleme tekniklerinden yararlandığının da altı çizilmeli Melike Koçak’ın. Eksilterek anlatmayı yeğlediği öyküler olduğu gibi, farklı sesleri, söylemleri art arda sıralayarak kurguladıkları, yahut rüyaları andıran görüntülerin birbirini takip ettiği metinler de var aralarında. Farklı tekniklerle kurgulanmış olsalar da, öykülerin ses ve ritim gözetilerek kaleme alındığı söylenebilir – bazısı kesik kesik, bazısı coşkulu. Her durumda öykülerin ritmi, kişilerin, anlatıcıların ruh hallerindeki düğümleri, çıkışsızlığı ya da misal aldırmazlığa sığınarak sıyrılma çabasını sezmemize yardım ediyor.

Koçak’ın öykü kişilerinin içinde bulundukları dolaşıklıkları, düğümleri, kopuklukları aktarırken kabahati büsbütün dışarıya, bir başkasına yahut dünyanın haline, ahvaline atmadığını, hesabı kendisine de kestiğini belirtmek yanlış olmaz. Günlerin ipliğinin birbiriyle buluşmamasında bizden kaynaklanan nedenler de var çünkü. Belki yaralanıp berelendikçe katılaşacağımıza hassaslaşmış oluyoruz; belki öteden beri içimizde taşıdığımız suçluluk duygularımız nedeniyle bir söz ya da bakış beklemediğimiz derinlikte yankılanabiliyor. Ötekinin özensizliği ama bizim de aşırı sakınımlı tutumlarımız yahut içe atmayı yeğleyişimiz; her durumda türbülans kaçınılmaz yani. Öykü anlatıcılarının kendilerini de türbülansın bir nedeni olarak ortaya koydukları, geçerken söyleyiverdikleri sözlerde bir anlığına parıldıyor – bunu yapmaktan kaçınmadıklarını anlıyoruz. “Abart abart” diyerek kendiyle dalga geçiyor biri; ya da, “Kırılmaya yer mi arıyordun?” diye sorguluyor öbürü; yahut, “Prensipler prensipler!” diyerek iç çekercesine kendi huyuna suyuna serzenişte bulunuyor bir başkası. Kendilerini uzun uzadıya deşip çözümlemeseler de, anlattıklarından ya da bedenlerinin verdiği tepkilerden ruh hallerindeki gelgitlerin, huzursuzlukların salt dışarıdan gelen taarruzların sonucu olmayabileceğini seziyoruz.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Çıplak Kalabiliriz
  • Hiçkuşu
  • melike koçak

Önceki Yazı

İNCELEME

Ebru Ojen’in Belgrad Kanon'u:

Bedenin kırılganlığı ve zihnin sıçrayışları

“Ojen geçmişi doğrusal bir çizgide anlatmaz; geçmiş, şiddet ânının içine musallat olur. Böylece roman baştan itibaren hatırlamanın kırık, bulanık, parçalı yapısına işaret eder.”

MAHSUM ÇİÇEK

Sonraki Yazı

DENEME

Sessizlik

“Sessizlik konuşur mu diye soruyorum kendime. Ya sözünü duyamazsak sessizliğin, o zaman ne gelir başımıza?”

MEHVEŞ BİNGÖLLÜ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist