• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ben Lerner'da hız, uğultu ve dinleme üstüne:

Topeka Okulu’nun akustik etiği

“Roman sadece bir anlatı değil, kitabın merkezinde konuşlanan bir konuşma laboratuvarı inşa eder; romanın kurucu öğeleri, sahneleri ve sayfaları bu laboratuvarda farklı hızlarda dönen, farklı sıcaklıklarda buharlaşan karışımlar gibi çalışır.”

Ben Lerner. Fotoğraf: Tim Knox

SARP SÖZDİNLER

@e-posta

ELEŞTİRİ

4 Aralık 2025

PAYLAŞ

Ben Lerner’ın yapıtı, şiirle roman arasındaki sınırın aşıldığı bir yarıktan konuşur; bu yarığı yalnızca bir geçiş alanı olmaktan çıkarır, kendi poetikasının hem konusu hem de koşulu haline getirir. Onun yazınında biçim, türler arasında gidip gelen bir yüzey değil, düşüncenin hareketini görünür kılan bir zemin olarak çalışır. Lerner’ın metinleri, boşluk ile anlam, söyleyiş ile söyleme arasındaki ince aralıkta titreşir; bu titreşim bir “ses taşması” sunar; hem şiirin nabzını hem de romanın soluğunu belirler. Erken dönem şiirlerinden itibaren belirgin olan temel yönelim, dilin düşünceyi taşıyan bir araçla sınırlı kalmadığıdır. Tam tersine, düşünce dile yerleştiği anda onu dönüştürür, bozar, esnetir; ortaya çıkan şey bir üslup tercihinden öte, bir varoluş biçimidir. Lerner için dil, referans vermeye başlamadan önce bir atmosfer kurar; kişi, olay, anı ya da imge bu atmosferin içinde biçim alır; kimi zaman da o biçimi kaybeder. Bu yüzden Lerner’ın metinlerinde anlam sabitlenmez; her sahne, her cümle bir oluş haline evrilir. Lerner’ın yazısı, dilin düşünceyle temas ettiği bu kaygan yüzeyi araştırırken hem şiirin iç ritmini hem romanın anlatı mekaniğini aynı anda çalıştırır. Sonuç olarak ortaya türlerin birbirine sızdığı, konuşmanın biçim aldığı kadar biçimin de konuştuğu bir edebi alan çıkar: Yankının, boşluğun ve nefesin yazısı.

Lerner romana geçiş yaptığında da durum değişmez; daha doğrusu, roman dediğimiz kap yeniden aynı akışkanla doldurulur, kap çizgileri şişer, yer yer silinir. Atocha’dan Ayrılış’ta (Leaving the Atocha Station) bir kişinin, 22:04’te bir şehrin ve zamanın, Şiir Nefreti’nde (The Hatred of Poetry) ise şiir denen türsel tahayyülün terbiye edildiği alanın üzerindeki örtü kaldırılıp durur. Fakat bu silsilenin en yoğun, en yankılı halkasının, Lerner’ın 2019’da Pulitzer finalisti de olan Topeka Okulu (The Topeka School) romanı olduğu iddia edilebilir. Topeka Okulu yalnızca bireysel bir dil bozulmasını değil, bir ülkenin kamusal dilinin uğradığı erozyonu; münazara denen oyunun gövdesine yerleşen ve oradan siyasetle gündelik yaşama sıçrayan hızı ve gürültüyü; erkekliğin ve beyazlığın bir tür yankı odası gibi iş gördüğü bir kültürel akustiği romanın iç mekaniği haline getirir. Bu açıdan Topeka Okulu sadece bir anlatı değil, kitabın merkezinde konuşlanan bir “konuşma laboratuvarı” inşa eder; romanın kurucu öğeleri, sahneleri ve sayfaları bu laboratuvarda farklı hızlarda dönen, farklı sıcaklıklarda buharlaşan karışımlar gibi çalışır.

Lerner’ın şiirindeki belirleyici motiflerden biri ölçünün ve nabzın bozulması, ancak bozulmanın da kendi ritmini üretmesidir. Angle of Yaw’da görülen bakış devinimi, Mean Free Path’te parçalanmış sentez düzeni, Sanat Yok’ta (No Art) tüm külliyatın kendi kendisini yorumlayan bir bütünlük yanılsamasına yaslanmadan kat kat örülmesi, romanlar ekseninde de genişler. Atocha’dan Ayrılış’taki anlatıcı, kendi çevresindeki kültürel sermayeyi “performans” vasıtasıyla işletir, anlam birikimini anlık jestlere çevirir; zerresine kadar dilsel, düşünsel bir kendini sahneye koyuş sergiler. 22:04’te anlatı, felaket beklentisi içindeki bir metropolün zamanını katederken hem geleceğin hatırasını yazar hem de şimdinin arkeolojisini çıkarır; meteoroloji raporları, doktor randevuları, ev sahibinin mutfağı, şiir atölyesi. İlgili kitaplar Şiir Nefreti’yle birlikte okunduğunda, Lerner’ın sürekli aynı düğümü yokladığını görürüz: İdeal bir söz, ideal bir şiir, ideal bir anlatı yoktur, ideali taşıyan vektörler vardır; bunlar da gerçek dilde sürtünmeye, iç içe geçmeye, kırılmaya mahkûmdur. Lerner bu mahkûmiyeti bir güç kaybı değil, bir düşünme biçimi olarak kullanır. Şiir kuramı denemesinde dile getirdiği çekingen hayranlık, romanlara bildiğimiz didaktik tonla değil, anlatı yüzeyine yayılmış titreşimler olarak siner.

Ben Lerner
Topeka Okulu
çev. Hakan Toker
YKY
Mayıs 2021
2. baskı, Mart 2025
248 s.

Topeka Okulu bu titreşimi siyasetle akorlar. 1990’ların Kansas’ında, psikoterapiyle uğraşan ebeveynler, münazara şampiyonu bir ergen, çevrede dolanan dilsizleşmiş erkek öfkesi ve bu öfkenin yankısına kulak kesilen bir anlatı düzeni. Romanın en çok konuşulan ve aslında en çok duyulması gereken zemini okul münazaralarıdır. Burada “spread” adıyla bilinen, mümkün olduğunca çok argümanı mümkün olduğunca yüksek hızla söyleyip karşı tarafın işleme kapasitesini aşındırmayı amaçlayan bir teknik çalışır. Lerner bu tekniği hem biçimsel hem de tematik bir eksene yerleştirir. Biçimsel olarak, anlatının cümleleri yer yer akışkanlaşır, hızlanır, ritim fark edilir biçimde sıklaşır; tematik olarak ise hız, düşünmenin yerine geçer, içerik biçim tarafından gürültüye dönüşür. Yani romanda sık sık karşımıza çıkan münazara yalnızca bir öğrenci etkinliği değil, konuşulan ülkenin ana ritmidir. Hızla konuşmak, hızla hüküm vermek, hızla çoğaltmak; karşısında işitme yetisini kaybetmiş, duyduğunu seçemeyen bir toplumsal kulak bırakır. Lerner bu noktada neredeyse bir pedagojik kaza tarif eder: İkna sanatı, ikna edilenin algısını zehirleyen bir performansa dönüşmüştür. Bu dönüşümün taşmaları roman boyunca görünür, çünkü kamusal dil ile mahrem dil ayrımı çözülür. Mutfakta, oturma odasında, danışan odasında, parti bahçesinde parçacıklar aynı akustik içinde savrulur. Sonuç, sözün içerik olmaktan çekilip bir kuvvete, bir basınca, bir titreşime dönüşmesidir.

Topeka Okulu’nun başka bir katmanı ise erkeklik. Lerner ergen erkek öznenin bedensel ve dilsel formasyonunu münazara kulübündeki pratikle çaprazlar. Kazanma arzusunun tetiklediği hız, kaçırılmış duygulanımların, ifade edilememiş kırılmaların üzerinde akıp gider. Romanın çevresinde dolaşan, sosyal bağlara tutunamayan, sessizliğin ve hıncın biriktiği figür bu yüzden önemlidir, çünkü sözün yokluğunun da bir sesi vardır; gürültünün muadili olan bir uğultu. Lerner ses ve sessizlik arasındaki çelişkiyi bir ahlaki karşıtlık olarak değil, aynı tekniğin iki ucu olarak kurar. Hızlı konuşma, hiç konuşmama; ikisi de karşıdakinin işlem kapasitesini çökertebilir. Birinde bilgi seli boğar, diğerinde anlam arayışı kurur. Çifte yarıktan görünen şey, kamusal alanın sağırlaşmasıdır. Böylece roman sadece ‘90’ların anısına dönmekle kalmaz; bugünün politik retoriğinin ve çevrimiçi söylem döngülerinin erken örneklerini bir gençlik sporunun yönteminde teşhis eder.

Lerner’ın ebeveyn figürlerini psikoterapiyle iç içe yazması rastlantı değildir; romanın omurgasında terapi kuramının dile ve travmaya ilişkin bakışı bulunur. Ancak roman bunu ansiklopedik bir şerh biçiminde değil, sahnelerin iç dinamiği ve cümlelerin akustiğiyle üstlenir. Terapi, travmanın sözle çalışılmasıysa, sözün kendisi bir bölümden diğerine travmanın taşıyıcısı haline gelir. Terapi odasında nasıl bir anı yeniden inşa edilmeye başlandığında dindirilmiyorsa, Lerner’ın anlatısı da travmayı çözmek yerine onunla birlikte biçim değiştirmeye açık hale gelir; en çok da anlatanın kendi sesini çıkarma yetisini onaran bir süreç olarak işler. Romanın genç anlatıcısı konuşmayı güç olarak deneyimlerken, ebeveynler konuşmayı bir bakım biçimine dönüştürür. Bu iki konuşma düzeni aynı evde karşılaştığı ve çatladığı noktada ise Topeka Okulu’nun asıl kırılma hattıyla yüzleşiriz: İkna ile bakımın, hız ile dinlemenin, performans ile içselleştirmenin çarpıştığı bir anlatı.

Lerner’ın romanlarında hissedilen otobiyografik yankı, burada yarı-pedagojik bir metoda dönüşür. Metindeki anı inşası kişisel bir veri bankasından beslenir ama bu veriyi okura bir hayat hikâyesi olarak değil, bir dil tarihi olarak sunar. Kansas yalnızca bir coğrafyayla sınırlı kalmaz; Amerikan İngilizcesinin düzlüğüyle, geniş alanlılığın getirdiği yankı boşluklarıyla, taşranın sessizlik politikalarıyla yazılandan daha fazlasını gösterir. Kansas akustiğin hacmini belirler; şehirle kır arasında kalan bir “orta frekans” ve bu frekansın topladığı parazitlerin toplamından oluşan bir yankı alanı. Lerner’ın cümleleri çoğu zaman bu orta frekansın uğultusunu taşır. Kısa bir betimlemeden sonra bir iç gözlem katmanı açılır, oradan kamusal bir gözleme kayar, sonra yeniden yakına döner; ses uzakla yakın arasında bir noktada titreşir. Bu tavır, romanın etiğini ve estetiğini de tayin eder; mesafeyi sabitlemeyi reddeder ve mesafelerin siyasetini ifşa eder.

Atocha’dan Ayrılış ile 22:04’ü bir arada düşünürsek, Lerner’i Topeka Okulu’na doğru taşıyan anlatısal ve düşünsel akış daha da berraklaşır. İlk romandaki gezgin anlatıcı, dilin performatif kazançlarını küçük dolandırıcılıkların nevrotik ekonomisi içinde işletir: Şiir okumaları, flörtler, müzeler. Kendi İngilizcesinin başka dillerle temasındaki tökezlemeyi poetik bir malzeme sayar. İkinci romanda bu temas New York denen devasa eşik mekânı üzerinden kolektif bir zamansallığa dönüşür: Doğacak çocuk, fırtına uyarıları, gıda kooperatifi, Norman Mailer ve çocuk kitabı planları biraraya gelir. Böylece dilin tekil hatası, kentsel bir toplumsal sinir sisteminin titreşimi haline dönüşür. Topeka Okulu bu titreşimi ülke ölçeğine ve geçmişe açar. ‘90’ların münazara odası, 2010’ların kampanya mitinginde ve 2020’lerin bildirim selinde yankılanır. Lerner’ın bibliyografisi bu açıdan bir genişleme haritası sunar; birinci tekil şahıstan çoklu akustiklere, öznenin kalp atışından kamusal uğultuya giden bir genişleme çizgisi.

Şiir Nefreti’nin önerdiği paradoks bu haritanın kuramsal notası üstünden tanımlanır. Şiir ideal olanla fiili olan arasındaki boşlukta nefes alır. Lerner bu boşluğu yok etmeye çalışmaz; tam tersine, genişletip içinden geçer. Romanlarında şiirin nefesini prosodiye değil, montaja dağıtır. Belki bu sebepten kimi sahnelerde keskin bir anjambman hissi verir; paragraflar anlamı tamamlamadan kırılır, sıradaki satıra, sıradaki sahneye düşer. Süreç içinde kimi zaman bir romanda beklenmeyecek melez formlar ortaya çıkar: Konuşma metni, not, rapor kırığı, küçük bir aforizma tortusu. Mevzubahis kırıklar bir eklektizm cilası değildir; aksine, tek bir olay örgüsünü parçalama pahasına, bir toplumun dil ağlarını görünür kılma çabasıdır. Topeka Okulu’nda münazaranın “her şeyi söyle, hiçbir şeyi duyurma” tekniğiyle terapi odasının “az söyle, çok duy” ilkesi yan yana gelir. Aradaki gerilim sayfa düzenine siner. Böylece “roman” bir tür olarak tek başına yeterli olmaktan çıkar; roman, şiir ve denemenin birlikte kurduğu bir ölçü haline gelir.

Ben Lerner’ın erkeklik tasvirlerini güncel kimlik siyasetinin kolay kategorik diline teslim etmemesi, romanın ahlaki gücünü artırır. Ergen bir erkek öznenin söz aracılığıyla iktidar devşirmesi, bu öznenin eleştirisiyle yüzeyde kalırsa karikatüre, yalnızca teşhirin hazzına dönüşebilir. Lerner bu tehlikenin bilinciyle sahneyi büyütür, sesleri çarpıştırır ve şunu ima eder: Sorun tek tek erkeklerde değil, erkekliğin bir akustik rejim olarak öğretildiği alanlardadır. Münazara kulübü bu rejimin sınıfından biridir; aile, okul ve medyayla beraber. Bu sınıfların ortak metodu hızdır. Hız, yanıt veremeyene mahcubiyet hissettirir; düşünmenin duraksamasını ahlaki kusur sayar. Hızlandırılan kültürde empati âtıl bir duygu, dinleme verimsiz bir faaliyet gibi görünür. Topeka Okulu bu verimsizliğin etiğini işaret eder. Dinlemenin verimsizliği demokrasi için verimdir. Lerner’ın romanı bu sebeple hız tekstürüne rağmen kimi okur için “yavaş” hissettirebilir, zira roman sıklıkla hız makinesine bakım yapmayı önerir; onu yağlar, durdurup söker, dişlilerini tek tek gösterir.

Ben Lerner, 1990 yılında Kansas, Topeka'da annesi, babası ve büyükannesi Rose Goldhor ile birlikte. Fotoğraf: Steve Lerner, The New York Times

Lerner’ın sahnelerinde yer tutan terapötik söylemle siyasi göstergeler arasındaki temas, özellikle Amerika’ya özgü bir dramatik düğümü mercek altına sokar. Psikanaliz ve danışmanlık dilinin orta sınıf beyaz evlerde dolaşıma girişi, bu dille büyüyen çocukların kelime depolarını, suçluluk ve utançla başa çıkma repertuvarlarını genişletmiştir. Fakat bu dilin kullanılmadığı, hatta erişilemediği alanlarda öfke söz bulmaz; ya içe çöker ya patlayarak dışarı sızar. Topeka Okulu’nun periferisindeki figür, işbu sözsüzlüğün topografyasını sunar. Onu “kötü” diye damgalamak romanın etiğine aykırı bir hal alır; Lerner, bunun yerine okuru mekânın ve sesin koşulları üzerinden bildiklerini yeniden düşünmeye zorlar. Sonuçta ülke bir akustik haritaysa, her haritadaki gibi kendi sessizlik havzalarını da göstermelidir. Bu haritayı görmek ve görünür kılmak yalnızca edebi bir keşif değil, politik bir görevdir.

Lerner’ın dili Türkçe okur için çoğu kez “şeffaf bir yoğunluk” gibi duyulur. Cümleler dolambaçlıdır ama içlerinde bilinçli aydınlık bölgeler açılır. Bu tavır, İngilizcenin kısa birimlere bölünmeye yatkınlığından çok, yazarın düşünce ritmini düzyazıya tercüme edişiyle ilgilidir. Bu ritmi taşımak çeviri için büyük bir sınavdır ama sınavın özü teknik değil, etik bir sınırda durur. Lerner’da anlam asla tek bir cümlede kilitlenmez; komşu cümleyle her daim alışveriş içindedir. Topeka Okulu boyunca her diyaloğun kulağında bir başka diyalog çınlar. Bir sahnede aynı anda birkaç ayrı kronometre çalışır: Bir ergenin iç sesi, bir ebeveynin mesleki şüpheleri, geçmişten gelen bir taşra uğultusu, televizyondan sızan haber tonu. Bu çoklu akustik sayesinde romanın “gerçekçiliği” gösterge bolluğuna değil, kısıtlamaya dayalıdır. Lerner’ın cimriliği burada ortaya çıkar. Okurun üstüne lüzumsuz istatistik yağdırmaz, tarif şişirmez, tek bir nesnenin üzerine uzun uzun konuşmaktan sakınır. Kuşa bakar ve bakışın toplumla bağını yazar. Nesne, toplumla bakış arasında titreşir.

Topeka Okulu’nu benzer çağdaş metinlerle yan yana koyduğumuzda bir ayrım çizgisi belirir. Bir yanda maksimalist anlatılar, tüm kültürel birikimi romanın gövdesine taşımayı deneyen devasa makineler; öbür yanda minimalizmle iç mekânın küçük gerilimlerini işleyen narin figürler. Lerner görünüşte bir orta hat izler; iki kutup arasında salınmak yerine yeni bir duyarlık düzlemi kurmaya çalışır. Bu sayede bizzat o salınımın ritmini yazıya çevirir; her şeyin ölçüsünü duyulma biçiminde arar. Bu “duyusal kurgu” içinde ne kadar çok şey söylendiğini değil, şeylerin nasıl duyulduğunu önemser. Münazara sahneleri bu yüzden romanın kuramsal kalbi sayılabilir. Hızlandırılmış konuşma bir tür veri şiddeti yaratır; konuşmacı avını bilgiyle boğar. Lerner’ın etiği, veriyi azalmanın gücüne karşı koymaz; verinin üretim ve dolaşım hızının siyasetine bakar. Yavaşlığın pedagojik değeri, romanın yazı hızında ortaya çıkar.

Ben Lerner. Fotoğraf: Ariana Mangual

Lerner’ın şiirsel kökeni romanları biricikleştiren bir başka unsur daha taşır: Metaforun geri çekilmesi. Topeka Okulu’nda benzetmeler aralıklarla belirir ama hiçbir zaman kendi parıltılarında oyalanmazlar; aksine, belirgin bir hareket planı içinde çalışır ve bir sonraki cümlede unutulmaya bırakılır. Bu unutma hali metnin hafızasızlığından değil, hatırlamanın ve dikkatin görevini okura devretmesinden süregelir. Roman, okurun iç kulak kaslarını çalıştırır. Nasıl ki bir konuşmayı gürültülü bir kafede dinlerken arka planı filtrelemeyi öğreniriz, Topeka Okulu da benzer araç-gereçlerle okura filtre üretmeyi öğretmeye çalışır. Bu da onu didaktik kılmadan eğitsel yapan bir ara-bölgeye geçiş yapmasını sağlar.

Ben Lerner’ın “Amerikan”lığı coğrafyadan çok akustik rejime aittir demiştim; bu rejim, yerel göstergeler veya toplumsal göndermelerden ziyade metinler arası bağlarda görülür. Walt Whitman’ın genişleme coşkusu, Marianne Moore’un nesneye dikkat kesilen disiplinli merakı, John Ashbery’nin parantez içinde kıvrılan cümleleri ve Robert Creeley’nin kırılgan kısa dizimleri Lerner’ın yazınında da var olur. Fakat asıl akrabalık, şiir düşünürken roman yazmak ve roman yazarken şiirin nefesini korumakta yatar. Topeka Okulu kendi poetikasını bu çifte sadakatle kurar. Bir paragrafın ortasında metaforik bir ivme takar, hemen ardından düz bir cümleyle onu durdurur. Bu fren romanın düşünsel ahengini sağlar. Frenin yokluğunda hızın yozlaştırdığı bir dil doğar. Roman bunu teşhir ettiği kadar tedbir alır. Yazarın kendini okurun yerine koyduğu yegâne anlar bu fren anlarıdır; geri kalanında metin okurdan katılım ister, bir işitsel iştirak talep eder.

Bibliyografisinin bütününe baktığımızda, Lerner’ın dilinin “pişmanlık” ve “imkân” ekseninde salındığını söyleyebiliriz. Şiirin idealine duyulan merak, romanın anlatma arzusuna duyulan kuşku, konuşmanın şiddet üretme kapasitesine duyulan endişe; her biri aynı ahlaki dairenin farklı merkezleridir. Bu koşullar birarada çalışarak yazıyı çökertecek yerde derinleştirirler; tam tersine, aralarındaki gerilimi üretken kılarak, onu yeni bir dikkat biçimine dönüştürürler. Topeka Okulu’nda münazaranın tekniğini çözümlemek sadece kurmaca bir kahramanın ergenlik ritüelini anlamayı sağlamaz; kamusal alanın kulak sağlığına dair bir rapor sunar. Atocha’dan Ayrılış’ta küçük yalanların müzelerde çoğalması, bugünün kurumsal kültüründe üretkenlik performanslarının nasıl teşvik edildiğine dair bir ön nota gibidir. 22:04’te dostluk, doğum, kaygı üçgeni, kent ölçeğinde bakımın mümkün olup olmadığına dair bir denemedir. Şiir Nefreti tüm bunların üzerinde gezinen bir düşünce balonu gibidir; şiirin tinsel imkânını küçümsemeden, kendisine musallat olan yetersizlik duygusunu ti’ye alır. Böylece Lerner’ın yazısı bir tür yeni-dünya akustik etiği önerir: “Kendi sesinden utanmayı bırakma ama sesi kısmayı öğren”; konuştuğunu dinle; dinlediğini yeniden yaz.

Topeka Okulu’nu bitirdikten sonra geriye kalan duygu bir hikâyeyi “öğrenmiş” olma hissinden çok, bir kulak eğitimi görmüş olma hissidir; bir algı terbiyesi eğitimi. Bu uğurda roman, okurunu münazara kürsüsüne değil, danışma odasına veya avluya da değil, tüm bu mekânların kesiştiği yankı odasına götürür. Orada her söz duvara çarpar ve geri döner; geri döndüğünde söz, söz değildir artık; hızdır, güçtür, sızıntıdır. Lerner bu geri dönüşleri tek tek işitir, notaya alır ve bize bir partisyon uzatır. O partisyonu doğru kullanmanın bir garantisi yoktur ama yanlış kullanmanın siyaseti bellidir: Sürat; kontrol edilemez safi sürat. Belki bu sebepten Lerner’ın romanı sürati (özellikle sonlara doğru) yavaşlıkla keser, cümleleri ve paragrafları nefesle doldurur. Edebiyat burada toplumsal akustiğe müdahalenin basit ama nadir yoludur. Bir cümlenin temposunu değiştirerek düzeni değiştiremezsiniz, ancak o ritmin bir kültürden diğerine hangi şekillerde başkalaştığını görünür (ve duyulur) kılabilirsiniz.

Son kertede Ben Lerner okumak, dilin kendini araç olmaktan azat ettiği anları dinleyip saydamlaştırmaya denk düşüyor. Onun romanlarında anlam, konuşanın değil, dinleyenin yeteneğinde beliriyor. Gürültüyle örülü çağdaş dünyada Lerner’ın önerdiği şey, sessizliğin geri kazanımı değil, duyma biçimlerinin politik bir yeniden ayarına dönüşüyor. Şiirde, romanda, denemede dil yalnızca iletmiyorsa, aynı zamanda işitmenin koşullarını kuruyorsa, edebiyatın bu sayede toplumsal bir duyusal organa dönüştüğü de düşünülebilir. Lerner’ın külliyatı da bu organın hem anatomisini hem de fizyolojisini gösteren bir atlas gibi okunabilir. Lerner bu haritanın sınırlarını estetize etmeden, didaktikleşmeden, romantize etmeden çiziyor. Bir romanı münazara tekniği, terapi etiği ve şiir düşüncesiyle aynı anda kurarak, dilin toplumsal mekânını da görünür kılıyor. Topeka Okulu böylece bir hikâyeden fazlası olmaya başlıyor: Okuru sahneye davet etmiyor, kulaklığa uzanıyor. Kulaklık takıldığındaysa anlatının nereye dair olduğunu anlıyoruz: her yer. Her yerin sesi. Her yerin sessizliği. Ve cümle, son sayfada bile yankılanmaya devam ediyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • 22:04
  • Atocha’dan Ayrılış
  • ben lerner
  • Topeka Okulu

Önceki Yazı

DENEME

21. yüzyılın Tonio Kröger’i.

“Tonio Kröger’i yıllarca ben de Thomas Mann gibi kalbime en yakın kitaplardan biri olarak zihnimde taşıdım. Fatih Özgüven’in çevirisi 5. baskısını yapınca tekrar okudum. Bu okumam çok değişik oldu: 123 yıl önce yayımlanan bu kitabın 21. yüzyılda ne anlama geldiğini düşünmeme yol açtı.”

AHMET GÜNTAN

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Georgi Gospodinov ile röportaj:

“Romanlarımda şiir kaçakçılığı yapıyorum...”

“Neredeyse kolektif bir alzheimer yaşıyoruz. Toplumlar geçmişlerini unutunca, onlara kolayca farklı bir geçmiş satabiliyorsunuz. Veya aynı geçmişi biraz süsleyerek, üzerine biraz fıstık serperek sunabiliyorsunuz.”

EYLÜL GÖRMÜŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist