Adalete ve barışa adanmış bir hayat:
Tahir Elçi
“Bu kitap ömrünü adalete ve barışa adamış bir hukukçunun, bir aydının hayat hikâyesinden ve mücadelesinden ibaret değil. Anlatılanlar toplumsal tarihimizin ve ülkemizdeki hukuk sisteminin de hikâyesi aynı zamanda.”
Tahir Elçi Diyarbakır Barosu’nun düzenlediği gezide, 1 Şubat 2015. Fotoğraf: Diyarbakır Barosu Arşivi
Burcu Karakaş, tam 10 yıl önce, 28 Kasım 2015’te katledilen Diyarbakır Barosu başkanı Tahir Elçi’nin hayatını ve mücadelesini anlattığı Hakikatin Peşinde Tahir Elçi [1] kitabını, onu tanımış, onunla dostluğu ya da bağlantısı olmuş birçok kişiyle görüşüp mülakat yaparak, gazeteleri, dergileri, internet sitelerini tarayıp muhtelif raporları ve duruşma zabıtlarını etraflıca inceleyerek hazırlamış. Elçi’nin hayatının farklı dönemlerinin ve farklı yönlerinin aktarıldığı kitabın bütünü onun hayatına, kişiliğine ve mücadelesine ilişkin yetkin bir resim ortaya sermekle beraber sonlardaki bir cümlenin Tahir Elçi hakkındaki en veciz ifade olduğunu düşündüm.
“Tahir Elçi cezasızlıkla mücadeleye adanan bir ömür demek.”
Tahir Elçi’nin yeğeni Berfin Elçi’den aktarılan bu cümle, onunla yapılan bir mülakattan değil. Karakaş, Tahir Elçi katledildiğinde lise öğrencisi olan Berfin’in amcasının mesleğini seçtiğini ve Tahir Elçi’nin katledilmesiyle ilgili yargılamanın karardan bir önceki duruşmasında bunu dile getirdiğini belirtiyor.
Hakikatin Peşinde Tahir Elçi
İletişim Yayınları
Ekim 2025
247 s.
Berfin Elçi’nin kullandığı anlamıyla “cezasızlık” bireylerin işledikleri suçlardan ötürü ceza almamalarıyla ilgili bir tabir değil; bu kavram “İnsan Hakları literatüründe, ciddi insan hakları ihlallerinin soruşturulmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmalarının ve cezalandırılmalarının mümkün olmaması”[2] durumuna karşılık geliyor. Bu kavrama ilişkin uluslararası çalışmalar iki kutuplu dünyanın 1989’da sona ermesinden sonra ortaya çıkmış[3] olsa da, yaşanan bir hak ihlalinin soruşturulmaması, faillerinin bulunmaması, yargılanmasının ve cezalandırılmasının söz konusu olmaması, suçtan mağdur olanların tazmin edilmemesi, devletler tarafından bunların engellenmesi anlamında cezasızlığa tarihin birçok dönemlerinde rastlandığını belirtmeye sanırım gerek yoktur. 12 Eylül döneminde tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi anılarını kaleme aldığı Zulamdaki Şiir’de[4] Tahir Elçi’nin meslektaşı Fethiye Çetin de 12 Eylül dönemi için kullanmıştı bu tabiri. 12 Eylül’ün cezasızlığı da içinde barındıran kültürel ve siyasal bir yapıyı yeniden ürettiğini, bu şekilde “cezasızlık hafızası”nı beslediğine vurgu yaptıktan sonra şöyle devam etmişti.
Bu suçları cezasız bırakmak kuşaktan kuşağa, geçmişten günümüze taşınan bir cezasızlık hafızası oluşturuyor. Bu hafıza kimin bedeninin değersiz olduğu, kimin haklarının ihlal edilebileceği, bu ihlalin hangi koşullarda meşru olabileceğinin bilgisini içeriyor. (s. 74)
Fethiye Çetin’in Zulamdaki Şiir'iyle ilgili K24’te yayımlanan yazımda Fethiye Çetin’in anı kitabının ve benzer metinlerin bize bir tür karşı-hafıza sağladığını ve bunun da “Cezasız kaldığınızı unutmadık hafızası” olarak adlandırılabileceğini ileri sürmüştüm.
İşlediğiniz suçları unutmadık, işlediğiniz suçlardan ceza almaktan nasıl kurtulduğunuzu, ceza almak ne kelime, suç işleyerek terfiler ve kazançlar elde ettiğinizi unutmadık. Cezasızlık hafızasının karşısına biz de böyle bir hafıza inşa ediyoruz, diyor Fethiye Çetin ve 12 Eylül deneyimlerini paylaşanlar.
Hakikat Peşinde’yi okurken de şu çok açık ortaya çıkıyor. Elçi’nin hayatını adadığı insan hakları mücadelesi bir yanıyla hiç kuşkusuz insan haklarının ihlal edildiği durumlarda cezasızlığın önüne geçmenin, faillerin bulunup yargılanmalarının sağlanmasının mücadelesi, ama aynı zamanda bunun mümkün olmadığı durumlarda da cezasız kalan suçlarla, insan hakları ihlalleriyle ilgili notlar düşme eylemi, bu suçların cezasız kaldığının unutulmadığına dikkat çekmek, hafızalarda bunların canlı kalmasını sağlamak yani.
Karakaş, 2020-2024 arasında Diyarbakır Barosu başkanlığı görevini üstlenen, Tahir Elçi’nin haleflerinden Nahit Eren’in şu cümlelerini aktarıyor.
Diyarbakır Barosu’nun miras bıraktığı geleneği sürdürmek, hak mücadelesini sürdürmektir. Mücadeleyi yürütüp tarihe not düşmektir. Bazen sonuç alamayabilirsiniz ama tarihe not düşüyorsunuz. Belki bugün karşılığı yok ama gelecekte birileri tarafından okunacak. (s. 55)
Tahir Elçi ile Selahattin Demirtaş, Cizre’de sokağa çıkma yasağına karşı avukatların eyleminde, 11 Eylül 2015. Fotoğraf: Diyarbakır Barosu Arşivi
Hakikatin Peşinde, Tahir Elçi hakkında bir kitap, ama aynı zamanda bir, hatta birkaç kuşaktan avukatların hikâyesi. Karakaş’ın bu kitap için mülakat yaptığı kişilerin büyük bölümü Tahir Elçi’nin meslektaşları, insan hakları mücadelesini onunla beraber vermiş avukatlar. Kitapta onların bu mesleği neden seçtiklerinin hikâyeleri de kısacık aktarılıyor – birbirini andıran hayatlar, birbirinden çok farklı olmayan niyetler, inatlar. Burcu Karakaş da bunun altını çizerek, “Tahir Elçi’yi dinlemek için görüştüğüm meslektaşlarının yaşadıkları birbirine benziyor,” diyor. Nitekim, Tahir Elçi’nin meslektaşları da kendilerinden söz ederken sözü kişisel bir tonda söylemiyor, genel bir eğilim, yahut adeta genel bir zorunluluk olarak ifade ediyorlar. Kitapta bunun örnekleri çok; birini, Mahsuni Karaman’ın şu sözlerini aktarıyorum.
Çevrende bir sürü yargılanan insan var. Kardeşin yargılanmıştır, baban yargılanmıştır, cezaevine gidip gelmişsindir. Kürtlerin hukuk tercihini, bireysel hikâyelerden ziyade, bir bütün olarak adalet özlemi mutlaka etkilemiştir. (s. 45)
Hakikat Peşinde Tahir Elçi’de Burcu Karakaş’ın konuştuğu kişilerin anlattıklarından ortaya çıkan sadece Tahir Elçi’ye ilişkin bir resim değil, aynı zamanda 1990’larda Kürt illerinde yaşanan katliamlar, insan hakkı ihlalleri, haksız gözaltı ve tutuklamalar, köy boşaltmalar, gözaltında kaybedilenler de –bir döküm halinde değilse bile, Elçi’nin mesleki faaliyetlerini ve mücadelesini ortaya koymak ve yukarıda değindiğim üzere hukuka ve adalete duyulan özlemin genç insanları (aralarında orta yaşlılar da var!) avukat mesleğine yöneltmesi bağlamında– anılıyor. Bunların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan resim de dönemin havasını, ruhunu açık seçik ortaya koyuyor. Bunun 1990’larda henüz doğmamış ya da çok küçük yaşlarında olup bugün otuzlu yaşlarını sürenler ve daha gençler için belki de pek bilinmeyen bir resim olduğu düşünülürse, kitabın bu yönünün “hafıza” bahsinde ayrı bir önemi olduğu söylenebilir. Bu konuda Emel Ataktürk’ün şu saptamaları da oldukça önemli.
Hukuk alanında çalışan bizler, müvekkillerimiz için, kamusal alan için çalışıyoruz. Ama hep unuttuğumuz bir şey var: Kolektif hafıza inşasının bir parçasıyız. Duruşma salonunda kurduğun anlatı bunun bir parçası aslında. Bu, başka alanların mağdurlarıyla, yaşadığın toprakların problemleriyle ilişkilenme şekli ve bir hafıza inşası. Avukatların büyük kısmı bence bu kısmı biraz pas geçiyor. Sonuç almaya ve o dava dosyasıyla sınırlı düşünmeye iten bir sistem var. (s. 133)
Yukarıda cezasızlığa karşı verilen mücadeleden söz ederken tarihe not düşmekten söz etmem yanlış anlaşılmasın, Tahir Elçi’nin verdiği mücadele salt bundan ibaret olmamıştır, birçok davada faillerin cezalandırılması sağlanamamış da olsa, Ataktürk’ün altını çizdiği biçimde kolektif hafızanın inşasında önemli rol oynamıştır. Bunun yanı sıra cezasızlığın önüne geçmek için Elçi’nin verdiği emekler büsbütün semeresiz kalmamış, birçok davada failleri cezasız bırakan devlet mahkûm olmuştur. Tahir Elçi’nin avukatlık tarzı, çalışkanlığı, inadı, heyecanı, kitapta “Tahir Elçi hafızası” diye anılan hafızası pek çok kez bu yönde kararlar çıkmasını sağlamıştır.
Hakikatin Peşinde’de Tahir Elçi’nin avukatlık mesleğine başlaması ve mesleki faaliyetlerinin nasıl bir seyir izlediği de ayrıntılı olarak aktarılıyor. Meslekteki ilk adımlarından birinde dönemin en ağır olaylarından birinin, 1992 Cizre Newroz’unun doğrudan tanığı olmuş. O tarihte henüz avukatlık stajına devam etmekte olan Elçi, Cizre’deki Newroz’a gözlemci olarak gelen insan hakları savunucularından oluşan heyete eşlik etmiş, onlarla beraber bir otelin balkonundan resmi kayıtlara göre 57, Cizrelilere göre yüzlerce kişinin öldürüldüğü dehşete tanık olmuş.
1992’de gözaltında kaybedilen Mehmet Ertak. Fotoğraf: İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi
Stajın ardından Cizre’de avukatlık bürosu açan Tahir Elçi’nin yolu 1992’nin Ağustos ayında gözaltına alınan, ama daha sonra kendisinden haber alınamayan Mehmet Ertak’ın babasıyla kesişir. Ertak’ın gözaltında kaybedilmesi vakasını taşıdığı iç hukuk mekanizmalarından bir sonuç çıkmaması üzerine Elçi dosyayı AİHM’ye götürür. Soruşturma dosyasını incelerken Ertak’la ilgili yakalama tutanağını fark etmiş ve öbür evrakla beraber bunun da bir nüshasını almıştır. Oysa o günlerde gerek valilik gerekse dönemin İçişleri Bakanı Ertak’ın gözaltına alınmadığı yönünde beyanlarda bulunuyorlardır.
Bu dosyanın yanı sıra köy boşaltma davalarını da Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna taşıyan Elçi, 1993 Kasım ayında Diyarbakır’da avukatlara yönelik başlatılan operasyonda gözaltına alınır. O sırada avukatlığı Cizre’de sürdürmektedir, bürosunda yapılan aramada avukatlığını yaptığı altmış kadar dosyaya el koyulur. Elçi, Mehmet Ertak’ın dosyasındaki yakalama tutanağını bürosundaki demir kapının pervazına saklamayı başarır. Gözaltındayken işkence gören Elçi “Büyük Avukatlar Operasyonu” olarak anılan soruşturma kapsamında tutuklanan üç avukattan biri olur. İşkence sırasında ona sıklıkla köy boşaltma davalarını neden üstlendiğinin sorulduğunu, bu gibi davaları ve gözaltındayken kaybolanlarla ilgili dosyaları takip etmeye devam etmesi halinde öldürülmekle tehdit edildiğini belirtiyor Burcu Karakaş.
Daha sonra gördüğü işkence için de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna gider Tahir Elçi. “Elçi ve Diğerleri” olarak anılan bu dava 13 Kasım 2003’te, gözaltına alınmasından tam on yıl sonra sonuçlanır.
Komisyon, davayı ‘klasik bir Türkiye davası’ olarak nitelendirdi. Başvuru sahipleri[yle] tanık ifadelerinin birbirini desteklediğini ancak hükümetin organize bir savunma yapmadığını belirterek, başvurucuların maruz kaldıkları muameleyi ‘insanlık dışı’ olarak tanımladı ve kötü muamelenin ‘işkence’ seviyesinde gerçekleştiğine kanaat getirdi. (s. 71)
Gözaltına alınırken bürosunda el koyulan dosyalarının tamamı iade edilmez Elçi’ye, yalnızca Türkiye’de görülmekte olan davalara ilişkin dosyalar geri verilir, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna götürdüğü davaların dosyaları verilmez. Saklamayı başardığı yakalama tutanağıysa Ertak dosyasında önemli bir belge olur ve 2000 senesinde “AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen ikinci maddesinin esastan ve usulden ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkûm” eder.
Hakikat Peşinde’de ortaya çıkan Tahir Elçi portresinin temel özelliğinin hukuka ve adalete düşkünlük olduğunu zannediyorum. Bu, bir yanıyla insanla devlet arasındaki her türlü ilişkinin hukuk zemininde olmasına, adalete, ayrımcılığın her türlüsünün sona ermesine ve insanlar arasındaki eşitliğe duyduğu özlem; bir yanıyla da bu uğurda verilecek mücadelede hukuki zemini, hukuk aygıtlarını önemsemesi. Hiç kuşkusuz hukuk mücadelesi hesap sormayı da içerir, yani devlet eliyle işlenen suçların cezasız kalmamasını. Bu yönde verilen mücadele sadece geçmişle ilgili değildir, aynı zamanda benzer durumlarda bundan sonra cezasızlığın söz konusu olmayacağı konusunda bir ilkenin, bir güvenin yerleşmesinin tuğlalarının üst üste konmasıdır, geleceği de kuran bir edimdir.
Kitapta Tahir Elçi’nin görev aldığı yargılamalara nasıl hazırlandığı, ne kadar titiz çalıştığı, duruşma ve soruşturmalarda nasıl tutumlar aldığı, yaptığı işi daha iyi, verdiği mücadeleyi daha sonuç alıcı şekilde sürdürmek için kendisini nasıl geliştirdiği gibi konularda da birinci elden birçok tanıklık var. Karakaş’ın özetleyerek aktardığı dava süreçleri ve alıntıladığı evrak da bu konudaki tanıklıkları destekliyor. Hakikat Peşinde’nin kimi bölümlerini hızlı ve kısa bir avukatlık dersi olarak okumak da mümkün, beri yandan Elçi’nin kişilik özelliklerini, ona özgü tutum ve yöntemleri göz ardı etmemek lazım. Aldığı davalardaki tanıklıkların ne denli ağır, tahammül edilmesi zor olaylarla dolu olduğu zannederim tahmin edilebiliyordur; yargılamanın her aşamasında defalarca dile getirilen acılar karşısında sarsılmamak hiç kolay olmasa gerektir. Nitekim arkadaşı Orhan Kemal Cengiz de bir sohbetlerinde, Elçi’ye bunlara nasıl dayandığını sormuş. Tahir Elçi’nin verdiği cevabın şöyle olduğunu aktarıyor Cengiz: “Ben burada rehabilite oluyorum.” Burcu Karakaş bu ifadeyi şöyle açımlıyor:
Tanıkları hâkim karşısına çıkarabilmenin, tarihe not düşmenin, yaşananları kayıt altına almanın sağaltıcı bir etkisi oluyordu. (s. 91)
Özlem Zıngıl’ın şu cümleleri de Tahir Elçi’nin insan hakları avukatlığına bakışının dayandığı temelin güzel bir özeti.
İnsan hakları alanındaki avukatlığın savunmayla sınırlı olmamasını önemsiyordu. Bu konularda çalışmaya adaysan, geliştirdiğin avukatlık pratiği önemli. Her şeye açık olman ve bunu bir süreç olarak görmen gerekiyor. Yargılama bir sonuç değil, bir süreç. Nasıl yönettiğin, kurguladığın çok önemli. (s. 110)
Tahir Elçi, Diyarbakır Barosu konferansında, 11 Ocak 2014. Fotoğraf: Diyarbakır Barosu Arşivi
Çalışkanlığı, inadı, yeni ve farklı çözümler bulunabileceğine dair umudunu koruması, bu uğurdaki çabası Tahir Elçi’nin farklı yanıdır. Bunların yanı sıra şu yaklaşımına da özellikle dikkat çekilmesi şart.
Gerçekleştirilmeyen hedefler koymayalım. Koyduğumuz hedefleri de mutlaka gerçekleştirmeye çalışalım. Konuşmada kalan şeyler beni demoralize ediyor. (s. 133)
Bu yaklaşım, ilk anda hedefleri sınırlandırmak gibi anlaşılmaya müsait, oysa bu alıntıdaki ikinci cümle ilkinden daha önemli. Karakaş’ın Tahir Elçi’nin çalışma tarzını özetlediği satırlarda bu husus daha net ortaya konuyor.
Aldığı dosyalarda sahaya giderek tek tek tanıklarla görüşen Elçi devamlı şu sorulara yanıt arıyordu: Bu davayı nasıl delillendirebilirim? Kimlerle görüşebilirim? Nasıl delil toplayabilirim? Türkiye’de pek fazla örneğine rastlanmayan, daha çok Amerikan filmlerindeki gibi, olay yerini avukat olarak ayrıntılı şekilde inceleme huyu vardı. Dosyadaki delillerin sağladığı sınırlar içinde kalmıyordu. Avukatlık pratiğinde en büyük farkı yaratan, eylem biçimiydi. Üşenmeden defalarca gider, kafasına takılan her soruya cevap arardı. Elde ettikleriyle dosyadakileri yan yana koyarak tespit edilemeyenleri bulmaya ve bir sonuç çıkarmaya gayret ederdi. (s. 132)
Tahir Elçi’nin örneği az görülür tek yaklaşımı, tutumu bu değildir. 2012’de Diyarbakır Barosu başkanlığına seçildikten sonra yaptıklarını okurken de Elçi’nin farkı fark ediliyor. Mehdi Güzel’in onun baro başkanlığı hakkında vurguladığı şu nokta avukatlık pratiğiyle hayli paralel ve Elçi hakkında önemli bir şey söylüyor.
Tahir başkan her şeye koşardı. Diyordum, “Başkanım sen niye bu kadar her şeye koşuyorsun?” Diyordu, “Mehdi, bir şey yapmayınca benim içim rahat etmiyor.” (s. 116)
Dünya görüşü kendisinden ve arkadaşlarından farklı olanların taziyesine –yanındakilerin itirazına rağmen– gitmeyi ihmal etmemesi de Elçi’nin avukatlık pratiğinde olduğu gibi bir sivil toplum örgütü yöneticisiyken de alışılan tutumların dışında bir yaklaşımı yeğlediğinin göstergesi. Nitekim önceki çözüm sürecine denk gelen baro başkanlığı sırasında sürecin sona erip, şiddetin tırmandığı günlerde farklı kesimler arasında arabuluculuk yapması da bu tutuma örnek verilebilir. O yıllarda birçok sivil toplum örgütünün düzenledikleri etkinliklere Diyarbakır Barosunun da katılmasını talep ettiğini ve Elçi’nin de genellikle olumlu cevap vermekten çekinmediği belirten Burcu Karakaş, onun bu tutumunu, “farklı kavramların insan haklarıyla bağını kurabilme yelpazesi[nin] geniş” olmasına bağlıyor.

Onu yakından tanıyanların anlattıklarından çok zorlu bir döneme denk gelen baro başkanlığı sırasında çatışmaların yoğunlaşması ve sokağa çıkma yasaklarının başlamasıyla Tahir Elçi’nin farklı bir ruh haline büründüğünü öğreniyoruz. Yine de yılgınlığa düşmemiş, çatışmaların durması, insanların zarar görmemesi için elini taşın altına ilk koyanlardan olmuş. Memleketi Cizre’de yaşananlar dehşet vericidir, benzer biçimde yıllardır yaşadığı Diyarbakır’ın Sur ilçesinde olup bitenler de… Tahir Elçi bu dönemde Cizre’deki sokağa çıkma yasağına rağmen şehre giren ekipte yer almış, sokaklarda incelemeler yaparak “Cizre Sokağa Çıkma Yasağı: İnceleme Raporu”nu bizzat yazmış; Sur’da da iki ateş arasında mahsur kalan sivillerin mahalleden çıkabilmesi için kurulan heyette bulunmuş. Diplomatik yolları zorlamaktan hiç vazgeçmeyen, çatışmasızlığın da bu yolla hayata geçirilebileceğine inanan Tahir Elçi'nin çabaları hep bu yönde olmuş. Bir yandan devletin ölçüsüz tedbirlerinden vazgeçmesini talep ederken, bir yandan da “Kürt hareketine gerginliği artıran ve toplumu mağdur eden faaliyetlerden uzak durma çağrısı” yapmış.
Tahir Elçi, 10 yıl önce tam da bu çatışmalı dönemde katledildi. Başkanı olduğu Diyarbakır Barosunun mutlaka üstlenmesi gerektiğini düşündüğü bir görevi yerine getirir, çatışan taraflara çağrıda bulunurken. Hakikatin Peşinde’de bu süreç adım adım anlatılıyor. Onun katledilmesine giden sürecin konuk olduğu bir televizyon programında söylediklerinden ötürü hedef tahtasına koması ve ardından gözaltına alınmasıyla başladığı hatırlardadır.
Yakınları o dönemde Elçi’yi televizyonda söylediklerinin başına iş açacağı konusunda uyardıklarında şu yanıtı verdiği aktarılıyor kitapta: “[Bunları] birinin de söylemesi gerekiyordu.” Burcu Karakaş, çok haklı olarak savcılıkta verdiği ifadenin “ifade özgürlüğü konusunda okutulabilecek bir ders niteliğinde” olduğunu belirtiyor.
30 yıldır süren, elli bin insanımızın yaşamına mal olan çok ağır toplumsal tahribatlara yol açan, bu meselenin çözümü üzerine yoğunlaşan, düşünen, fikir üreten, tavsiye ve eleştirilerde bulunan bir hukukçuyum. Bizim gibi sivil aktörlerin bütün bu çabalar içerisinde, bir televizyon kanalındaki sarf ettiği bir ifade nedeniyle hemen hakkında ceza soruşturması başlatılarak, yakalama yoluna gidilmesi bu meselenin barışçıl yollarla çözülmesine çok büyük bir darbe oluşturmaktadır. Anayasada ve uluslararası sözleşmelerce de garanti altına alınan ifade özgürlüğümü kullandım. Bu hakkımı kullanırken resmi görüşün veya ultra milliyetçi bir siyasi partinin mesele ve olgularına, ifade ve tanımlama biçimine uymak zorunda değilim. (s. 211-212)
Tahir Elçi, 28 Kasım 2015'te Diyarbakır'ın Sur ilçesinde öldürülmeden önce basın toplantısında.
Soruşturmayı yürüten Bakırköy Savcılığı Elçi’nin tutuklanmasını talep eder, ancak mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verir. Bunun üzerine daha güvende olacağını düşündüğü Diyarbakır’a döner Tahir Elçi. Arkadaş ve meslektaşlarının kendisini biraz geride tutması yönündeki tavsiyelerine rağmen yüksek görev bilinç ve sorumluluğu nedeniyle bu tavsiyelere uymaz. Çatışmalar sırasında Sur’daki Dört Ayaklı Minare’nin ayaklarının delik deşik olduğunu öğrenince orada bir basın açıklaması yapmaları gerektiğine karar verir. O bölgenin çok tehlikeli olduğu yönündeki uyarılara rağmen bu açıklamanın mutlaka yapılması gerektiği görüşündedir. Karakaş, Tahir Elçi’nin niyetini şöyle aktarıyor.
Tahir Elçi, kültürel mirasa da yönelen saldırılara dikkat çekmek ve çatışmasızlık çağrısı yapmak için şehrin sembolü Dört Ayaklı Minare önünde basın açıklaması yapmaya (…) karar verdi. İnsan haklarının ne kadar geniş bir alanı kapsadığının, yalnızca hukuki değil, toplumsal barış için de vazgeçilmez olduğunu farkındaydı. Kültürel haklarla çatışmaların iç içe geçtiğini anlatmak, savaşın bir başka yüzünü göstermek, savaş ve haklar arasında kurduğu bağ üzerine kamuoyunu düşünmeye davet etmek istiyordu. (s. 170-171)
Hakikatin Peşinde’de o gün yaşananlar ve Elçi’nin katledilmesiyle ilgili yargılamanın safhaları etraflıca anlatılıyor. Bunlar arasında Elçi’nin kimin silahından çıkan kurşunla vurulduğunun tespiti için yapılan araştırmalar ve denenen yeni yöntemlerle ilgili kısımlar özellikle önemli. Yapılan adli mimarlık çalışması sayesinde dosya faili meçhul denilerek kapatılamaz ve cinayetten yaklaşık 5 yıl sonra üç polis memuru aleyhinde ceza davası açılır.
Türkiye kamuoyu, ‘adli mimarlık’ çalışmasıyla Tahir Elçi soruşturması sırasında tanıştı. Yaşamı boyunca cezasızlığa karşı mücadele den başkan, ölümüne ilişkin hazırlanan çalışmayla da insan hakları mücadelesinin parçası olmuştu. (s. 204)
Ne var ki dava dosyasının akıbeti de Tahir Elçi’nin ömrünü adadığı mücadelesinde sıkça karşılaştığı sonuca benzer şekilde olur. Mahsum Batı’nın ifadesiyle, “dosya tipik bir cezasızlık örneği”dir. Tahir Elçi’nin en önemli özelliklerinden birinin inadı ve başladığı mücadeleyi her koşulda sürdürmekten vazgeçmemesi olduğu söylenebilir. Arkadaşları, avukatları da bugün onun izinden gidiyorlar, Elçi’nin katliyle ilgili dosya şu sıralarda Anayasa Mahkemesinde, yani büsbütün bitmiş değil, cezasızlığa karşı mücadele sürüyor.
Hakikatin Peşinde Tahir Elçi, ömrünü adalete ve barışa adamış bir hukukçunun, bir aydının hayat hikâyesinden ve mücadelesinden ibaret bir kitap değil. Yakın tarihimiz birçok yönüyle gözler önüne seriliyor; anlatılanlar başta da değindiğim üzere toplumsal tarihimizin ve ülkemizdeki hukuk sisteminin de hikâyesi aynı zamanda. Bunların güzel hikâyeler olmadığını söylememe gerek yok sanırım, ama Tahir Elçi’nin katledilmesinden 2 ay önce, 27 Eylül 2015 günü kişisel Twitter (X) hesabında paylaştığı, Karakaş’ın da kitabına aldığı, şu cümleyi 10 yıl sonra tam bugünlerde okuyanların duygu ve düşüncelerini tahmin etmek çok zor değil.
Türkiye'de Kürt meselesini barışçıl ve demokratik yol ve araçlarla, elbette uzun ve zahmetli bir mücadele ile çözmek pekâlâ mümkündür.
NOTLAR
[1] Burcu Karakaş, Hakikatin Peşinde Tahir Elçi, İletişim Yayınları, Ekim 2025, 247 s.
[2] Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim’in 2 Kasım Cezasızlıkla Mücadele Günü için hazırladığı broşürden.
[3] bkz. "Cezasızlık Nedir", Hafıza Merkezi
[4] Fethiye Çetin, Zulamdaki Şiir, İletişim Yayınları, Ağustos 2024, 159 s.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 49
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi / Baba İzi / Çadır 111 / Gölün Leydisi / Kesişen Hayatlar / Maddenin Kısa Tarihi / Nils Vik'in Öldüğü Gün / Sekizinci Kıta / Şostakoviç / Tolstoy ve Tolstaya