Muzaffer Kale şair olduğu kadar öykücülüğüyle de adından söz ettiren bir yazar. 2015 yılında çıkan Güneş Sepeti (Can Yayınları) öykü kitabıyla 62. Sait Faik Abasıyanık ödülünü aldığından bu yana öyküyle şiiri birlikte götürüyor. Öykü de bir tür şiirdir diyebilirsiniz elbette ama bunun için o dediğiniz şiirden damıtılan öyküleri bir şairin yazması gerekiyor. Her öykü maalesef ki şiirin kapısını çalmıyor. Kale’nin Dönüşte Yağmura Yakalandık (Everest Yayınları) öykü kitabı ile Günün Yeri Boş Kalır (Mask Yayınları) şiir kitabı neredeyse aynı anda yayımlandı. Hal böyle olunca aklıma şu geldi: Yazar şiir kitabına sığdıramadığını öyküye mi aktardı yoksa tam tersi mi
Dönüşte Yağmura Yakalandık öykü kitabı, Yürüyorsun, Hafifleyin ve Gün Tamamlanır şeklinde üç ana başlığa bölünmüş. Öykülerin tamamına yakını ikinci tekil ağızdan dillendirilmiş. Öyküler bilindik öykü kalıplarının dışında seyrediyor. Deneme türüne yakın, öykünün sularında yüzüyor ama şiir dilini de elden bırakmıyor. Paragraf başlarında ve daha birçok büyük harfle başlaması gereken yerlerde küçük harfle devam ediyor. Deneysel metinlerden eksiği yok, fazlası var – öykü. Kitabın en hoş özelliği neredeyse bütün öykülerin kentleşmenin ve kentselleşmenin dorukta olduğu bir dönemde kasabada, taşrada ve köyde geçmiş olması. Bu perspektiften bakınca kitabı taşraya güzelleme diye okuyabiliriz: Dar ve küçük mahallelerde/coğrafyalarda yaşayan insanın, insanların özel ve özgün ilişkileri ve belki de bakir diyebileceğimiz halleri…
Kitabı okurken kitabın üslubuna sadık kalacak şekilde çıkarımlarımı aşağıya not edecek olursam, sanıyorum kitaptan çok da uzaklaşmamış olurum. Daha önce kitaplar hakkında eleştiri/tanıtım yapılırken böyle bir yöntem uygulandı mı, emin değilim. Bu, daha çok öykülerin bende bıraktığı tortuyu kitabın üslubuna, diline sadık kalacak şekilde yeniden dillendirmek.
Yürüyorsun…
Küçük bir yerden bakıyorsun dünyaya, adına taşra ya da köy diyebileceğin bir yer. Buna rağmen koşuşturuyorsun, ne için koşuşturduğunu bilmediğin halde bu telaş seni mutlu ediyor. Mutluluğunun sebebi de öyle ahım şahım bir şey değil; altı üstü her gün karşılaştığın, konuştuğun birinin adını hatırlamaman; bunu kendine lüks sayıyorsun. Bunun sebebi belki vicdan azabı değil ama sen bunu kendine iki dakika düşünecek zamanım yok diye belletiyorsun.
Birbirine benzeyen, aynı şeyleri düşleyen, bekleyen, dileyen sürü psikolojisindeki insanların tekdüzeliği seni rahatsız ediyor, uzaklaşıyorsun aynı tepkileri verenlerden.
Sahnedesin, ışık yüzüne vuruyor, alkışlanıyorsun ve yürüyorsun…
Bu dünyada düzen, nizam isteyenler, nedense insanlar yaşamayı unutsun istiyorlar. Yaşamın içinde ritim var, canlılık var, cana yakın olmak var. Başını kaldıracak kadar canlı olmak suç mu?
Godot’yu bekler gibi beklemenin eylemsizliğinin neresi seni cezbetti acaba?
Yürürken bir nabız atışı gibi sana eşlik eden ölümün yarenliği, yol-daşlığı seni diri tutuyor. Yürümenin seni değiştirdiğini, mutlu ettiğini anlıyorsun yol aldıkça.
Hafifliyorsun…
Tempoyla, stresle, koşuşturmayla, bir yerlere yetişmeye çalışma kaygısından geçmişse ömrün, bunların ağırlığıyla yaşamışsan hafiflemen ağır gelir, hafiflik ağırlık yapar, rahatlık ağırlık yapar. Sen hafifliğe hazır değilsin.
Doğayla, denizle, börtü böcekle ilişkini gözden geçirdiğinde hafifliyorsun. Hafif vicdanın seni serbest bırakıyor.
Çıra, kekik, yaban çileği ve hani şu boğumlu dağçaylarının unutulmaz tadı derken birden lidaki, çipura ve hani şu çipuranın büyüğü olan alyanakı sürüyorsun aklımızın pazarına. Sen tam bir doğa insanısın.
Bir ucu rengini gökyüzünden alan denize çıkan kızılçam ağaçlarıyla dolu vadinde birinin selamıyla çocukluğuna dönüyorsun.
Elini gözüne siper edip kayanın dibinde bezgince otlayan ata bakıyorsun. Yılkı atları başıboş olur diyorsun kendi kendine. Sonra at kulaklarını dikip kişneyince ayaklarının altındaki dünya oynuyor, sen şenleniyorsun.
Efendi, düzgün adam ol nasihatleri bir kulağından girip diğerinden çıkıyor, iplemiyorsun. Sonra bunun sonu yok, en iyisi başkasını oynayayım diyorsun, bakıyorsun hâlâ karakterde eksik bir şeyler var, rüya hırsızlığına başlıyorsun; mis gibi, eli ayağı düzgün, işinde gücünde bir adam olmuşsun rüyanda.
İki tek atınca aslında dünyanın yaşamak için iyi bir yer olduğunu düşünüyorsun. Ama önce su sonra buz… iki buzlu iki kadeh seni dünyadan koparıp dünyanı bize açmana yeterli oluyor. Aslında iki kadehten sonra hiçbir şey yeterli olmuyor, sorular çoğaldıkça cevaplar birikiyor ve çatallaşıyor.
Gün tamamlanır
Bir gün öncenin yağmuru toprağı nemlendirmiş, tam mantar toplamalık bir hava. Yol seni çekiyor, orman seni çekiyor, üzerinde sığırcıklar uçuşuyor. Taşranın güzel yanı bu; en gürültülü hali kırlangıçların kanat seslerinden hallice. Bu sessizlik senfonisi seni şehirden uzak tutuyor. Mantar toplama yolunda yağmura yakalanıyorsun ve bunun nar mevsiminde normal olduğunu düşünerek günü tamamlıyorsun.