Mrs. Dalloway 100 yaşında
“Küçük olanla büyük olan hep yan yana hayatta. Muazzam olanla minicik olan o zaman da yan yanaydı, şimdi de yan yana, her zaman da yan yana olacak. Mrs. Dalloway romanı bunu anlatıyor.”
Virginia Woolf, 1902. (Fotoğraf: George Charles Beresford.) Fonda çeşitli dillerdeki farklı Mrs. Dalloway baskıları.
Şimdilik kısa süren İran-İsrail-Amerika savaşı henüz başladığında, endişe her yerde kol gezerken, kendimi tesadüfen Cambridge’de bulmak tuhaf bir duyguydu.
21 Haziran 2025. Yaz dönencesini kutlamak için Grantchester köyündeyim. Ünlü Orchard çay bahçesinde, meyve ağaçları altında, şezlonglarda oturuyoruz, masamızda “scone” çörekler, krema ve böğürtlen reçeli, sütlü English Breakfast çayı. Bundan daha İngiliz olabilir miydik?
Sıcak ve dingin bir ilkyaz günü, uçsuz bucaksız çim alanda çocuklar ve köpekler oynuyor. Bu yeşil şezlongları, çimenlere serpilmiş oturan insan portrelerini, bu dinginliği defalarca görmedim mi; fotoğraflarda, tablolarda, filmlerde, romanlarda ve en çok da hayalimde?
Binlerce kilometre ötede bir savaş cereyan ediyor ve biz Cam Nehri’nin kıyısında, rüya gibi bir sakinlikteyiz.
Zaman makinesi harekete geçiyor; bir başka savaştan hemen önce, burada, bu bahçede ve az ötedeki Meadows kırlığında buluşan, eğlenen, nehirde çıplak yüzen, tartışan, sevişen, gençliğin tadını çıkaran bir grup arkadaş geliyor aklıma. Gelmemesi mümkün değil, çünkü Rupert Brooke duygusal bir şiirinde bu köyü ölümsüzleştirdi. Arkadaşları Virginia Woolf, Maynard Keynes, T.S. Eliot, Bloomsbury grubu, kendilerine “neo-pagan” ismini veren gençler ve bütün o Cambridge Üniversitesi seçkinleri 1910’larda, birkaç yaz boyunca, bu köyde her şeyi tattılar; genç olmayı, aşkı, dostluğu, şiiri, tasasızlık günlerini; yaklaşan ve bildikleri her şeyi yakıp yıkacak olan o büyük savaşın gölgesinde.
Şimdi de duygu sanki aynı; savaş ve dinginlik yan yana. Cambridge yazı karşılıyor. Akademik yıl sonu, kürek takımları “Mayıs yarışları” için toplanmış; göz alabildiğine uzanan Jesus Green ve Darwin yeşilliklerinde panayır başlamış, lunapark kurulmuş; mezun olan öğrenciler sevinçli, birbirlerini una bulayıp şampanyayla ıslatarak kutluyorlar; üniversite kolejlerinde “Mayıs baloları” için hazırlıklar sürüyor. Beni hep gülümseten İngiliz tersliğiyle, haziranda yapılan eğlencelere hep mayıs adının takılması, zamanı o öteleyiş, her şey aynı, hatırladığım gibi; hayatın güzelliğine adanmış günlerdeyiz.
Cambridge bazı günler turist dolu; kalabalıktan kaçmak için girdiğim her sapakta ayrı bir büyüyle karşılaşıyorum, sonunda karşıma Heffers kitapçısı çıkıyor. Ciltlerin sabırla okurlarını beklediği o geniş, loş salonda W harfine doğru yürüyorum, ilk kez bundan tam yüz yıl önce yayımlanan Mrs. Dalloway romanını satın alıyorum. İnanılmaz çok sayıda baskı var, ben gene Penguin baskısını seçiyorum. İstanbul’daki eski cilt artık paramparça oldu, şimdi Cambridge’de bu taze kopyayla, sanki hazırım, bütün korkularımla ve bütün hayallerimle yüzleşmeye.
Bu savaşı biz istemedik, bu rejimleri biz istemedik, dünyayı bu noktaya biz sürüklemedik, doğayı bu geri dönülmez eşiğe getiren biz değiliz; öyle hissediyoruz, değil mi? “Biz” kimiz peki? Sorumlu olanlardan farkımız nedir? Cevabını asla bulamayacağım bu soruyla dolaşıyorum Cambridge’de.
Küçük olanla büyük olan hep yan yana hayatta. Muazzam olanla minicik olan o zaman da yan yanaydı, şimdi de yan yana, daima yan yana olacak. Mrs. Dalloway romanı bunu anlatıyor.
Önemli olanla önemsiz olanı ayıklamaya çalışın, başaramazsınız. Birbiriyle asla eş ölçüye konamayacak şeylerin eş ölçüdeymiş gibi yan yana, bitişik olması, dengede durması, birlikte ilerlemesidir hayat. Mrs. Dalloway romanı bunu anlatıyor.
Orta yaşlı bir burjuva kadın hayata olan inancını tazelemek için evinde bir akşam partisi vermekte kararlı, sevinç ve paylaşım yaratmakta kararlı. Savaş bitmiş, ama izleri her yerde, pandemide yakalandığı ve ucu ucuna kurtulduğu İspanyol Gribi’nden saçları ağarmış, elli iki yaşında, kalbi rahatsız, ama yaşama coşkusu yerinde. Gün boyu hazırlıklarla ilgilenirken, Londra sokaklarında dolaşırken kendi hayatının muhasebesini de yapıyor bir yandan, düş kırıklıklarını ve kayıplarını, kazançlarıyla tartıyor. Az ötede ise hiç tanımadığı ve savaştan ruhu çok derin yaralanmış bir genç adam başka bir hesaplaşmanın içinde; ölüm-kalım mücadelesinde ve sonunda ölümü seçiyor, intihar ediyor.
Hayatla ölümü aynı kefede tartabilir miyiz? İmkânsız. Ama tartmak zorundayız. Uyandığımız her sabah, başladığımız her yeni gün yaşama sevincini tazelemek kararıyla karşı karşıya geliriz. Akşama parti veriyor olmasak da, savaş bile olsa, savaşa rağmen karar veririz. Hayata evet demek belki daha zor olandır, bilemeyiz; hüküm veremeyiz, sadece seçebiliriz, o kadar. Mrs. Dalloway romanı bunu da anlatıyor.
Bir hafta sonra, 28 Haziran Cumartesi günü, Londra’dan bindiğim trenle önce Lewes kasabasına, oradan Rodmell köyüne gidiyorum. Monk’s House denen evi görmeye geldik. Woolf’un şimdi müze olan kır evi ve az ötede, intihar ettiği Ouse Nehri. Gene bir savaş sırasında. Kocası Yahudi olduğu için, Nazi rejiminin İngiltere’yi bile işgal edebileceği düşünülürken, bombardıman altındaki Londra’yı bırakıp karı-koca buradaki köy evlerine sığınmışken, savaşın bütün yoksunluklarına alışmaya çalışırken, ruhsal dengesinin tekrar kırılganlaşması çok anlaşılabilir bir şey. Bu sefer tartı farklı işliyor, bu sefer ölümü seçmiş, bu sefer bir sonraki ufku göremiyor. Her gün yürüyüşe çıktığı, Sussex Downs denen, arazinin tepeler silsilesi halinde denize doğru alçaldığı o enfes vadiye bakıyorum Woolf’un bahçesinden. İnsana verdiği genişlik hissi kadar, bazen hapsolmuşluk izlenimi de verebilir bu yumuşacık, muhteşem tepecikler; gayet iyi görebiliyorum bunu, çünkü güzellik de hayattaki başka her şey gibi, bir bakış ve perspektif meselesi, Mrs. Dalloway romanı bunu da anlatıyor.
Mekânlara kültürel hac yapar gibi önem veya kutsallık atfetmek huyum yoktur, İngiltere’ye bu seyahatimi de bir Virginia Woolf anma gezisi olarak planlamamıştım, kendiliğinden öyle gelişti. Ama iyi oldu; önemli bir romanı, sevdiğim bir yazarı, önemsediğim bir modernist dönemi yeniden “ziyaret” etme fırsatı doğdu.
Cambridge’e gitmişken elbette Newnham Koleji’ne uğramamak olmazdı, Woolf’un 1928’de “Kendine Ait Bir Oda” adlı konuşmasını yaptığı yer.
İçerilere girmedim, sadece bahçede oturdum; havadar ve ışıklı, modern kantine bir göz attım; öğrencilerin mektup kutularının olduğu posta odasına baktım; kadınların o üniversiteye kabul edilmedikleri çağları düşündüm.
Virginia Woolf üniversite eğitimi yapamadığına ömür boyu üzülse de, kadınlar 1920’lerde artık ataerkinin kalelerine girmeye başlamışlardı. Newnham da Cambridge Üniversitesi’ndeki ilk kadın kolejiydi. Woolf’un o ünlü feminist konuşmasını burada yapmış olması önemliydi, onun için uğramak istedim Newnham’a: Tatlı yaz esintisinde, bahçede, çiçeklerin ortasında beş-on dakika süren bir saygı duruşu ve kadınların özgürlük mücadelesini düşünme fırsatı...
Yirmili yaşlarımda felsefe doktorası yapmak ve BBC’de çalışmak için İngiltere’ye geldiğimde hemen hissetmiştim bir özgürlük yeri olduğunu ve bu his hiç değişmedi. Yurttaşlık hakları açısından alabildiğine liberal bir ülkeydi. Özellikle kişisel haklar ve özgürlükler alanı çok genişti ve sürekli genişlemeye devam ediyordu, çünkü insanlar genişlemesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Ve bunu kültür yoluyla yapıyorlardı, doğrudan politikayla değil. Kültürel yaşamda her fırsatta kendilerine yeni bir yer açıyorlardı. İğneyle kuyu kazar gibi. Düşünce özgürlüğü vardı. Konuşma özgürlüğü vardı. Liberalliğin kıyısına bile uğramadığı bir ülkeden gelmiş bir genç kadın olarak nasıl heyecan duyduğumu kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Birçok sorunları olmasına rağmen, İngiltere’nin hâlâ böylesine liberal ve özgür bir ülke olduğunu düşünüyorum, hissediyorum, görüyorum. Bu ülkenin özellikle bireysel özgürlük anlayışı, o damar bana her zaman çekici geldi.
İstediğin kişi olabilirsin, kimse karışmaz. Kendini yeniden icat edersin; tepki değil, ilgi duyarlar ya da aldırmazlar. Dilediğin gibi giyinirsin, en eksantrik tarzda bile; kimse yadırgamaz. Bu kişisel özgürlük beni daha ilk anda etkilemişti, hâlâ etkiler. Onun daha yakın dönemdeki ilerleyişini önemserim; 1960’lardan bugüne işçi sınıfından ve orta sınıftan o gençlerin, Beatles’ın, Elton John’un, tiyatrocu Joe Orton’un, Harold Pinter’in, sayısız yazarın ve sanatçının meşaleyi elden ele geçirerek yarattığı özgürlük halkaları… Popüler kültürün tüm zincirleri kırma süreci…
O sürecin başlarında, Victoria Çağı’ndan çıkışta, modernist başkaldırının ilk adımlarında yer almış bir sanatçı olarak Woolf, kadın haklarına öncülük eden saflarda yer alan Woolf, kendini feminist olarak tanımlamasa bile, bu özgürlük damarını bizzat kendi bedeninde taşıyan bir yazardı.
Mrs. Dalloway romanı o liberal damarı da anlatıyor. Hem de özel hayatın en derinlerinde resimleyerek anlatıyor.
Clarissa Dalloway’in on yedi yaşındaki kızı Elizabeth, ona tarih öğretsin diye tutulan hocası Bayan Kilman’ın etkisi altında. Hidayete ermiş olan Kilman’ın daha yeni sarıldığı, biraz da fanatik denebilecek dinî inancın yörüngesine girmiş, hocasıyla sürekli odaya kapanıp dua ediyorlar; ergen isyanı açısından ilginç bir süreç yaşamakta.
Mrs. Dalloway “kızımı elimden aldı” diye öfkelendiği bu kadından nefret etmemeye çalışıyor, ama bu kadın onun inandığı her şeye karşı. “Bu sadece gelip geçici bir hevestir, bekleyelim” diyen kocasına güvenmeye çalışıyor. Anne ve baba olarak müdahale etmiyorlar, yasak koymuyorlar; o liberal kişilik hakları kültüründe böyle bir şey akıllarına bile gelmez ama Clarissa’nın içindeki isyan da dinmiyor, onu felsefi düşüncelere götürüyor. Kendini sorguluyor, hangi ilkelere inandığını hatırlıyor. Düşünceleri şu noktaya varıyor: “Ömründe hiç kimseyi başka inanca döndürmeye çalıştı mı? Arzu ettiği tek şey sadece herkesin kendisi olması değil miydi?”
İşte benim İngiliz kültüründe hep hayran olduğum çoğulcu, özgürlükçü, liberal bakış bu. Ama Clarissa işi bir adım daha öteye götürüyor. Hayat felsefesini düşünüyor ve şu sonuca varıyor:
“Dünyadaki en zalim iki şey. Aşk ve din.”
O sırada evdeki odasından karşı evdeki odaya bakıyor, oradaki yaşlı kadının gündelik hayatını izliyor, insan bir muamma diye düşünüyor, herkesin kendisi olması meselesi saygı duyulacak bir kendilik diye düşünüyor, sonra ilave ediyor:
“Ama din bunu, yani ruhun mahremiyetini, yok ederdi, Bayan Kilman bunu yok ederdi.”
Kitaptan alıntı yaparak hatırlatayım, kendi çevirimle:
Bir şekilde saygı duyuyordu insan buna – yaşlı kadın penceresinden bakıyor, o sırada izlendiğinden tamamen habersiz. Vakur bir yan var bu sahnede. Ama aşk ve din bunu yok ederdi, ne diyeceksek adına, ruhun mahremiyetini, tiksindirici Kilman onu yok ederdi. Halbuki bu görüntü Clarissa’ya ağlama arzusu veriyordu. Aşk da yok ediyor. İyi olan, doğru olan her şeyi götürüyor.
Bu cümleden sonra eski aşkı Peter Walsh’ı düşünüyor. Parti günü sabah onu ziyarete gelen, evli ve iki çocuklu bir kadına âşık olduğunu itiraf eden Peter’ı hatırlayıp, aşk insanı nasıl rezil ve zavallı duruma sokuyor diye düşünüyor, ama kendisi de aşka yabancı birisi değil.
O karşı evdeki yaşlı kadını izleme pasajını, romanda beni en etkileyen cümlelerden biriyle bitiriyor Woolf: “Ne Bayan Kilman ne de Peter Walsh çözebilir, ne din ne de aşk çözebilir bu muammayı: Burada bir oda var ve işte şurada bir başka oda.” İnsanın derin yalnızlığı.
Aşk ve din. Tabii Clarissa haklı. Çünkü bu tutkuların her ikisinde de fanatik olma eğilimimiz vardır; gözümüz başka şey görmez, saplanırız; o liberal açıklık ve çoğulculuk ânında silinebilir; tek yanlı ve adaletsiz, hatta hoşgörüsüz olabiliriz. Güzel saptamış bunu Woolf.
Halbuki Clarissa için hayattır asıl olan. Hayatın güzelliğidir, hayatın sona ereceğine inanamazlıktır, yaşamayı sevmektir. Akşamki partiyi düzenlemesinin nedeni de budur: Hayata gönlünden bir armağan, bir adak.
Mrs. Dalloway romanı bunları da anlatıyor.
Hayat ve doğa sevgisinin Woolf çiftini götürdüğü Monks House’u gezmeye gittiğimde, o güdük köy evini ya da Woolf’un baraka yazı odasını görmek değildi asıl hevesim; gerçi onlar da güzeldi elbette, ama benim en büyük arzum bahçeyi görmekti. Nitekim hiç düş kırıklığı olmadı; tersine, hayran kaldım.
Sussex Downs denen, tebeşir, kalker tepeciklerin denize doğru yuvarlandığı o yokuşlu inişli yeşil arazinin uçsuz bucaksız çevrelediği, tam İngiliz usulü, doğal kırlıkmış gibi yetiştirilen, çiçek dolu, yer yer saklı köşeleri ve oturacak bankları olan, dış çeperini bazı sıra ağaçların noktaladığı, en ucunda ise nehir yatağına doğru uzanan, bowling/çim topu için yapılmış geniş çimenliğiyle, kocaman bir bahçe düşünün. Her köşesi ayrı sürpriz, farklı bir güzellik. Daha çok kocası Leonard’ın yaptığı, ama Virginia’nın da çok emek verdiği bu bahçede dolaşmak, bir başka hayatın içinde, dahası bir romanın sayfalarında, bir hikâyede dolaşmaktan farksızdı.
Çim topu sahasında, kenardaki ağaçların altında şezlongda otururken aklıma gelmedi. Sonra da aklıma gelmedi. Haftalar geçip de İstanbul’a döndüğümde, bir gün elimi uzatıp Woolf’un günlüklerinin son cildini kütüphanemden alıp açtığımda hatırladım. Leonard Woolf karısının küllerini benim oturduğum tarafın tam karşısında dizili karaağaçlardan birinin dibine gömmüş.
İyi ki o sefer unutmuşum. Monks House yöneticileri o çim alanda belli günlerde Woolf’un kitaplarından okuma yapıyorlar. Az ötede oturan bir kadın, başlıyoruz dedi ve sadece üç-beş dinleyicinin olduğu gruba Mrs. Dalloway romanını okumaya başladı. Romanın yüzüncü yılı olduğu için bu seçimi yapmışlardı besbelli. Neden bahçenin o bölümünü seçtiklerini çok sonradan anladım tabii. O zaman tesadüf sandığım, ama şimdi bana anlamlı gelen bir anma töreniydi adeta. Fakat ben romanı daha yeni okumuştum, kim bilir kaçıncı kere; ilk cümlelerden sonra kalktım, hemen bitişikte Woolf’un yazı barakasına bir kez daha uğradım.
Basit bir ahşap yazı masası, önü tamamen cam kapı ve pencere, manzaraya karşı, yanda bir masif sandık, üzerinde eski daktilo. Rahatsız görünen ufak bir iskemle, köşede daha rahat gibi duran eski bir koltuk. Woolf’un masada değil, koltukta oturarak, kucağında düz bir tahta rahle üzerinde yazmayı sevdiğini biliyoruz. Odanın sahnelenişi çok gerçekçi değildi ama öyle olmasını da beklemiyordum. 28 Mart 1941 sabahı kendini az ötedeki nehirde boğmadan önce kocasına ve ablasına bıraktığı intihar mektuplarını orada yazdığını tahmin ediyorum. 24 Mart’ta günlüğünde kayıt ettiği son paragrafta, “Ruhları demleyebilsek nasıl olurdu acaba?” diye yazmış.
Woolf intihar düşüncesine yabancı biri değil; birkaç kere intihar girişiminde bulunduğunu biliyoruz. Mrs. Dalloway romanında savaş gazisi Septimus Warren Smith’in pencereden atlayarak intihar etmesi de kendi hayatından izler taşıyan bir sahne. Akıl sağlığından endişe edildiği için yirmi iki yaşındayken yatırıldığı bakımevinde pencereden atladığını biliyoruz; bina yüksek olmadığı için kurtulmuş. Bu 1904 yılı, babasını kaybettiği yıl. 1913’te, evlendikten sonra, ilk romanı yayınlanmak üzereyken, belki onun heyecanı ve endişesiyle gene bir kriz geçirdiği dönemde yüklü dozda ilaç alarak intihara kalkışıyor, bu sefer şans eseri kurtuluyor.
1912.
Londra’nın aşırı hareketli, yorucu ortamından uzaklaşması bu nedenle tavsiye edilmiş. Karı-koca Richmond bölgesine, ünlü ressam Hogarth’ın adını taşıyan eve yerleşiyorlar ve o isimle kurdukları yayınevini kocası aslında biraz da Virginia için oyalanma vesilesi olsun diye istemiş ve Woolf’un uğraş terapisi gibi uzun yıllar orada dizgi yaptığını biliyoruz. Mrs. Dalloway romanına da orada başlıyor ve sonra, Londra merkezine döndüklerinde, 1924’te tekrar Bloomsbury’de, Tavistock Square evine taşındıkları zaman bitiriyor.
Septimus’un intihar sahnesini Mrs. Dalloway romanındaki en garip pasajlardan birisi olarak görmüşümdür hep. Karakterin gerçekliği son derece berrak şekilde algıladığı ve soğuk mantık yürüttüğü, alelade bir an gibi yazıldığı için bana etkileyici gelir.
Septimus önce ekmek bıçağına bakıyor, ev sahibinin bıçağını kirletmeye kıyamıyor. Ardından gaz sobasına bakıyor, ama kendini zehirlemeye vakit yok; o korkunç mahalle doktoru Bay Holmes gene kapıya dayanmış, zorla içeriye girmeye çalışıyor. Jiletleri aklına geliyor, ama karısı Lucrezia’nın onları paketleyip kaldırdığını hatırlıyor; güya Londra’dan ayrılıp evlerine döneceklerdi. Pencereden başka çare kalmadı, diye düşünüyor. “Bloomsbury’deki kiralık oda penceresi. Şu sıkıcı, sorunlu, biraz da melodramatik olan, kendini pencereden aşağıya atma işi.” Woolf’un bu satırları yazarken kendisine hafiften acı bir alay yönelttiğini düşünebiliriz.
Monks House bahçesinde, Cambridge’de, Grantchester kırlığında ve tabii bu romanın içerisinde dolaşırken hep düşündüğüm şey: Septimus’u öldüreceği yer olarak neden Bloomsbury’yi seçti?
Özgürlüğe ve bağımsızlığa ilk adımlarını attığı yer, edebiyatçı kimliğini ortaya koyduğu yer, en yakınlarını da kapsayan önemli bir yazar ve sanatçı grubuna adını veren mahalle, Mrs. Dalloway romanıyla başlayan edebiyat başarılarını yaşadığı ve ömrünün büyük kısmını geçirdiği mahalle. Neden?
Az önce özetlediğim ruhsal kırılganlıkları da orada yaşadığı için olsa gerek, diye düşünüyorum. Woolf hayata çok zıt açılardan bakabilen birisi. Edebiyatta otobiyografik izler sürmeye çok merakım yoktur, ama buradaki koşutluk çok belirgin. Özellikle de akıl hastalığı ve doktorlar konusunda. Woolf’un her tür sağlık sorununda doktorlarla zor ve çatışmalı bir ilişkisi var. Bu özelliğini Septimus karakterine de vermiş. Romanda mahalle doktoru Holmes da, sonradan özelde danışılan ünlü uzman Sir William Bradshaw da Septimus’u ve karısı Lucrezia’yı ikna edemiyor. Doktorların ya küçümseyici ya da otoriter tavırları itici olarak betimlenmiş. Virginia Woolf da bu kanıda; doktorlarla hep sorunu olmuş. Derin bir tecrübeden yola çıkarak, doktorların kısıtlayıcı yaklaşımlarına, heyecanlanmak yok, sosyalleşmek yok, istirahat et gibi rejimler dayatmalarına sürekli isyan ettiğini biliyoruz. Bırakın istediğim gibi yaşayayım, istediğim gibi de öleyim şeklinde, insan haysiyetine ve özgürlüğüne çok düşkün bir tarafı var Woolf’un.
Bu tecrübeyle, doktorlara bakışı ister istemez romana yansımış. Hastalıkları sırasında –o zaman psikolog deyimi henüz yok– çok sayıda ruh doktoruyla, sinir bozukluğu uzmanıyla karşılaşmış. Romandaki Sir William Bradshaw karakterini o tanıdığı doktorların bir karışımından yarattığı belli. Burada Woolf’un en karşı olduğu şey, erkek doktorların aslında bir tür iktidar ve nüfuz peşinde olmaları, otorite olmaya heves etmeleri, hastalarından çok kendi egolarını tatmin etmeyi önemsemeleri. Bütün o erkek-egemen ve üst sınıf kendini beğenmişliği, tahakkümcü tavrı eleştirmek istemiş ve bunu hem muhteşem hem de acımasız şekilde yapıyor.
Eğer bu genç adam ona gittiyse ve Sir William onu bu gücüyle ezdiyse, o zaman dememiş midir genç adam, (Clarissa kendi şu anda aynı şeyi hissetti) “Hayat dayanılmaz oluyor” dememiş midir, hayatı dayanılmaz kılmıyor mu böyle adamlar?
Bu romanı yazdığı ve yayımladığı dönemde İspanyol Gribi pandemisi artık geçmek üzere olduğu halde, Woolf virüse geç yakalanıp tedavi gördüğü sırada gene müthiş mücadele ediyor ve pazarlığa girişiyor doktoruyla; kendi ruhum ve bedenim, kendi sağlığım için en iyi olanı ben bilirim tavrıyla. Tıp bilimine inanmadığı için değil, bilime karşı olduğu için de değil, bağımsızlığına çok önem verdiği için, çünkü bir yandan da Hogarth Yayınevi’nde kocasıyla birlikte Freud’un en önemli kitaplarını İngilizcede ilk defa yayınlayan kendisi.
Sonuçta “kötü adam” rolündeki, buyurgan ve kendini beğenmiş doktor William Bradshaw da o akşam Mrs. Dalloway’in misafirleri arasında. Septimus’un intiharı nedeniyle davete karı-koca geç geliyorlar ve adam bu intihar hikâyesini Clarissa’nın özenle hazırladığı partinin orta yerinde anlatıyor. Clarissa haberden sarsılıyor, partiden hemen uzaklaşıp boş bir odaya çekiliyor, ne hakla benim partimde ölümden söz ederler diye tepki duyuyor. Fakat sonra düşünmeye başlıyor. O sırada gene karşı evdeki yaşlı kadını görüyor penceresinde; kadın yatmaya hazırlanıyor, bu sefer göz göze geliyorlar, sonra kadın perdesini kapatıp ışığını söndürüyor.
Clarissa sabah düşündüğü kendisi olma, kendilik, insan haysiyeti meselesini hatırlıyor ve o zaman asıl derin bağlantıyı anlıyoruz; romanın kalbindeyiz bu sahnede. Septimus yerine pekâlâ Clarissa intihar etmiş olabilirdi. Clarissa birileri ölümden söz ederek partisini bozduğu için duyduğu yüzeysel tepkiden sıyrılıp, intihar eden genç adama hak veriyor. Çünkü kendisi de ölümü ve intiharı düşünmüş hayatının çok önemli bir rol ayrımında. Eğer bazı akşamlar kocam az ötede gazetesini okuyor olmasa, ben de çoktan ölüp gitmiştim diye düşünüyor. Zaten İspanyol Gribi’nden ucu ucuna kurtulmuş, ölümden dönmüş bir kadın bu. Yalnızlaşmış bir kadın; kocasıyla yatak odalarını ayırmışlar, gençlik geride kalmış. Evliliğe dair ilginç gözlemleri var; evlilikte bile insanların tek olması gerektiğini, karı-koca arasında mesafe olabileceğini, insanın ilişkide kendi öz saygısını kaybetmemesi gerektiğini düşünüyor. Bunun elbette bir yalnızlık yarattığını, ama bir yandan bu yalnızlığa çok değer verdiğini düşünüyor.
Clarissa hayatı seçiyor, ama ölümü seçmeyi de eşdeğerde görüyor, saygı duyuyor.
Romanın en başında, sabah çiçekleri almaya çıktığında niçin Hatchards kitapçısının vitrininde sayfası açık duran, Shakespeare’in Cymebline oyunundaki şarkının sözlerine gözlerinin takıldığını anlıyoruz:
“Artık korkmana gerek yok güneşin sıcaklığından/ ne de hırçın kışın fırtınalarından …”
Bunun bir yaşlılığa ve ölüme hazırlanma romanı olduğunu anlıyoruz, buna rağmen hayatın bütün güzelliklerini de kutlama romanı olduğunu anlıyoruz; romanın insan ruhunda her zaman bakılmayan, gizemli köşeleri irdeleyen, felsefi bir boyutu olduğunu seziyoruz. Clarissa ölümün bir meydan okuma olabileceğini fark ediyor; kendi hayatında olduğu gibi minicik çekişmelerin, dedikoduların, kıskançlıkların, zalimliklerin onu kirletmesine o genç adam izin vermemiş. Canından vaz geçmesinin değerini görüyor; “Artık korkmana gerek yok…” dizeleri yeniden yankılanıyor zihninde, sonra da “Gençliğin zaferlerini geride bırakmış olmakla hiçbir keyif boy ölçüşemez” diye düşünüyor. İntihar eden genç adama acımadığına karar veriyor.
“Ona çok benzediğini hissetti, iyi etmiş kendini öldürmüş, o hayattan vazgeçerken, bizler de yaşamaya devam edeceğiz diye düşündü.”
Böylece anlıyoruz ki, Clarissa hayatı çok açıkça gören bir kadın, kendini aldatmayan bir kadın, “her şeyi bıçakla dilimler gibi görebilen ama bir yanıyla dışarıda kalan, izleyen” bir kadın. Bazılarının sandığı gibi parti vermekten başka şey bilmeyen bir sosyete kelebeği olmadığını, derinlikleri olduğunu anlıyoruz. Nitekim, gençken âşık olduğu ve evlenmekten vazgeçtiği Peter Walsh karakteri, Clarissa’nın karşıtı olarak önemli bir rolü olan karakter ona hep takılıyor, küçümsüyor sosyetik hostes diye, ama biz nasıl zengin bir iç dünyası olduğunu görüyoruz.
İnsanlar birbirlerini nasıl yanlış ya da eksik algılayabiliyor; öznellik bazen nasıl bir hapishane bazen nasıl bir sonsuzluk, toplumun önyargıları ve değerleri nasıl değişken, sınıf farkları veya duyarlık zaafları nasıl uçurumlar açabiliyor! Mrs. Dalloway romanı bunları da anlatıyor.
İntihar ve ölüm elbette romanın en önemli teması. Albert Camus, Sisyphos Söyleni adlı kitabına “Felsefenin tek ciddi sorusu intihar sorusudur” cümlesiyle başlamıştı, hatırlayalım. Ama Woolf başka temalar da örüyor romanında; hayatın tümünü kapsayan düğümler dizmiş yan yana. Bu temaları, bir besteci müziği nasıl inşa ederse öyle geliştiriyor, karşılaştırıyor, tekrarlıyor ve çeşitliyor.
Septimus’un intiharını düşünürken, Clarissa’nın zihninde bir başka Shakespeare dizesi daha aynı gün ikinci defa yankılanıyor; sabah da gelmişti aklına: “Şimdi ölsem şimdi en mutluyum.” Othello’nun hasretle aşkına döndüğü andaki sevinci, az sonra onu kıskançlıktan öldüreceğini bilmeden. Clarissa da bu “öyle mutluyum ki, şimdi ölsem mutlu ölürdüm” duygusunu bir kere yaşamış gençliğinde, ama bir erkek için değil, bir kadın için yaşamış. Arkadaşı Sally Seton’a duymuş bu tutkulu aşkı, yirmi yaşındayken. Büyüdüğü evdeki bahçede Sally ile nasıl dudak dudağa öpüştüklerini hatırlıyor.
Clarissa sabah evde parti için hazırlanırken, daha romanın en başında, bu kadınlar arası aşkın tarifini yapıyor bize Woolf. Kadınlara karşı hâlâ, bir erkeğin bir kadına duyduğuna çok benzer duygular beslediğini düşünüyor Clarissa. Kocasıyla aralarında başlayan uzaklığı düşündükten sonra. Kendi kızı için bile, “âşık oluyor herhalde” diye düşünüyor, o nefret edilesi Bayan Kilman’a. Arkadaşı Sally’ye duyduğu aşkı hatırlıyor, aynı yaşlardayken. O gece Sally sürpriz yapıp partiye davetsiz gelince, iki arkadaş yıllar sonra sevinçle kucaklaşıyorlar; aralarındaki bağ değişmiş olsa da hiç kopmamış.
Mrs. Dalloway romanı cesurca, açıkça bunları da anlatıyor.
Woolf’un 1940-41 günlüğüne baktığımız zaman tekrar aynı kırılganlığın izlerini buluyoruz, yaşam ve ölüm terazisinin gene dengesizleştiğini görmeye başlıyoruz. Ama bütün insanlar gibi, hepimiz gibi Woolf da çok yönlü ve tezatlarla dolu. Kasım ayında Londra’ya uğradıkları zaman, Mrs. Dalloway romanını bitirdiği eski Tavistock Square evi tamamen yıkılmış durumda. O sırada oturdukları Mecklenburgh Square dairesini ise cam kırıkları ve devrilmiş eşya yığınlarıyla darmadağın buluyorlar. Sonradan bu bina da yerle bir olacak. Kurtarabildikleri birkaç eşyayı ve kitapları Rodmell köyünde depoluyorlar. Günlüğünde ilginç bir not: Mülkten, eşyalardan kurtulmak ne büyük ferahlık, çok rahatladım, diye yazmış. Böyle ilginç gözlemleri de olan bir kadın.
Gene köyün yakınında bir bombardıman ertesi, su basmış kırlıkta yürüyüşe çıktıklarında kocasına dönüp, henüz ölmek istemiyorum demiş, sonra da defterine bir on yılım daha olsun isterdim diye not almış. Savaşın baskısını daha kuvvetli hissetmeye başladığı belli.
Fakat her zaman olduğu gibi, yeni bitirdiği bir kitaba güvenemeyiş, gene krizi tetikleyen asıl etken. En son güne kadar Poyntz Hall diye söz ettiği son romanını, nihayet Between the Acts (Perde Arası) ismini verdiği kitabını 23 Kasım 1940’da bitirmiş. Yayınevine, editör John Lehmann’a postalıyorlar. Kocası kitabı çok beğenmiş ama Woolf zayıf bir roman olduğu kanısında. Geri çekmek ve bekletmek istiyor, halbuki ilk bitirdiğinde günlüğüne kitaptan çok memnun olduğunu yazmış; şimdiyse tıpkı gençliğinde olduğu gibi, roman iyi değil diye şüphelere kapılıyor. Böylece başlayan depresyonun tamamen farkında. Bu depresyonla mücadele edeceğim, bildiğim yöntemler var diye yazmış ama 1941 yılının başlarında durum değişiyor. Giderek gene bir krizin içine yuvarlanacağını hissedince, artık dayanamayacağı duygusuna kapılmış; hayatına son verme düşünceleri öne çıkıyor. Bildiğimiz gibi, bu tür ölüm-kalım düşüncelerini derinlemesine ele aldığı, otobiyografik öğeleri korkusuzca kullandığı bir roman Mrs. Dalloway. Bu sefer soğukkanlılıkla, ne yaptığını bilerek vermiş kararını.
Peki Mrs. Dalloway romanını bu kadar önemli yapan nedir? Niçin yüz yıl sonra hâlâ değer veriyoruz bu kitaba?
Elbette zamanı için yeni sayılabilecek, çok güçlü ve öncü teknikler kullanması önemli. Romanı etkileyici yapan sadece tek bir günü anlatması değil, her ne kadar Joyce ve Ulysses romanı hariç pek sık kullanılmış bir yöntem olmasa da.
Kitapta çok daha ilginç teknikler var. En önemlisine kısaca değineyim. Woolf’un “tünel kazma” (tunneling) dediği teknik bu. Sözü ona bırakalım. 15 Ekim 1923 günü yazdığı günlük notlarında, romanın Regent’s Park’ta geçen Septimus’un delilik sahnesini yazmakta olduğunu söylüyor, yani henüz yarıya gelmiş. Sonra şu satırları görüyoruz: “Bir yıl boyunca el yordamıyla uğraştıktan sonra keşfettim tünel kazma dediğim süreci; bu sayede geçmişi parça parça anlatıyorum, ihtiyaç duydukça. Şu âna kadar esas keşfim bu ve böylesine uzun zaman almış olması bir şeyi kanıtlıyor, bu tür buluşları bilinçle yapamıyorsun. İnsan sefalet içinde aranıyor, –öyle ki, bir gece kitaptan vazgeçmeye bile karar vermiştim– sonra birden gizli kaynağa dokunuveriyorsun.” Bir karakterin arkasındaki bütün geçmişi verebilmek –ki bazen buna mağara oluşturmak da diyor– ve bunu anlatıyı hiç yormadan, sarkıtmadan, akışın içinde yeri geldikçe, rahatlıkla yapabilmek gerçekten önemli bir başarı.
Woolf’un bilinç akımını izlenimci yapan ve Joyce’unkinden çok farklı ve bence daha derin kılan başlıca öğe bu; iç dünyayı dış dünyayla bağlantı içinde gözler önüne serebilmesi. Zamanı çok dinamik ve esnek kullanabiliyor.
Romanın bence bir başka önemli tekniği karakterlerin bilinçleri arasındaki geçişler; romanın bilinçten bilince atlaması, farklı kişilerin aynı anda ne yaptığını ve neler hissettiğini görebilmemiz. Bu simültane etkisi yapan montaj tekniğini mümkün kılan geçiş bağlantılarından en önemlisi de Big Ben saat kulesinin çeyrek, yarım ve tam saatleri haber vermesi. Woolf romana bu nedenle ilk aşamada “Saatler” ismini vermeyi düşünmüş.
Elbette sadece bilinçten bilince atlayan izlenimci bilinç akışı tekniği de değil –ki bu daha ağırlıklı bir öğe– bu romanı edebiyat tarihinde özel bir konuma yerleştiren şey.
Bu teknik yeniliklerin ötesinde, romanı asıl önemli kılan şey yalan söylememesi. Mrs. Dalloway maskesi takmış bir Virginia Woolf’un itirafları diyebilirdik bu kitap için, ama aynı zamanda gözlemleri de derdik. Topluma bakışı çok keskin ve eleştirel, ama bunu son derece ince bir ayarda yapıyor. İddialaşmadan, öğretmeye yahut vaaz etmeye kalkmadan; diyebiliriz ki, okurun bedeninde esaslı bir damar yolu açarak yapmayı başarıyor bunu. Gerçekten ruhumuzu dilimliyor. Teni tenimize değen bir yakınlık, sırdaşlık yaratıyor.
Savaşı tanıyan, savaşın travmalarını ve kayıplarını çok iyi bilen bir yazar Woolf. İnsanın tüm yaşam coşkusuyla birlikte bütün kırılganlıklarını da kendi bünyesinde yaşamış bir yazar. Öznelliğin her zirvesini ve her tuzağını yaşamış, tıpkı başkarakteri gibi kendini hiç aldatmayan bir yazar. İnsan yaşamına ve insan ruhuna ilişkin bu derin felsefi gözlemler ve bu doğrucu bakış aslında Mrs. Dalloway romanını hâlâ diri tutan.
Bir yandan da insanlığın geçirdiği bir savaşın sonrasını, o büyük yıkımı, ağır bir pandemi sonrasını, insanlığın yaşadığı çok muazzam travmaların sonrasını anlattığı için, bireysel hayatın içinde bu travmaları böylesine evrensel şekilde ele alabildiği için başarılı, çünkü başta Clarissa’nın ve yanı sıra diğer karakterlerin bakışıyla bütün toplumu görüyoruz; sınıfsal farkları, yönetim tarzını, hükümet ve devlet tarzını, eşitsilzikleri, bütün içyüzüyle insan ilişkilerini görüyoruz.
Bir okur, romanı okuduktan sonra mektup yazmış Woolf’a, hayatın tamamını bir kitaba sığdırmışsınız diyor. Doğru. Hayata dair her şey var bu romanda.
Öte yandan, İngiltere’nin büyük bir ifade özgürlüğü cenneti olduğu izlenimi bırakarak da bitirmek istemem bu yazıyı. Şu anda dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile, tabii İngiltere de buna dahil, liberal değerler ve özgürlükler, özellikle de ifade özgürlüğü tamamen tehlikede. Virginia Woolf ülkesini bugün görebilseydi, Mrs. Dalloway’de yaptığından on misli daha vurucu bir eleştirel bakışla roman yazardı, eminim; ama üslubunun ve tarzının bu inceliğinden gene bir şey eksilmezdi bence.
Hikâye ve dil, cümleler bu kadar büyük temaları taşırken gene ezilmezlerdi ve gene aynı zarafetle bu kadar küçük şeyleri de anlatabilirdi kanımca.
Dünyada bugün birkaç acı savaş birden sürerken, benim Cambridge’de Heffers’dan aldığım Penguin logolu yeni Mrs. Dalloway baskısı, bu yazıyı yazmak için karıştırdıkça, şimdiden eskimeye başladı bile.
Monks House’u gezdikten sonra, Lewes kasabasında, Woolf’un ablası Vanessa Bell’in erken modernist dönemini kapsayan bir retrospektif sergisine rastladım. “Vanessa Bell and Modernism” adını vermişler. Sanatçının çok güzel bir tablosuyla karşılaştım. Adı Party, yılı 1920. Tablonun Virginia Woolf’a ait olduğu tahmin ediliyor. Acaba Vanessa bu tabloyu Bloomsbury’de oturduğu, stüdyosunun da bulunduğu ve birçok parti verdikleri Gordon Square evinde yapmış olabilir mi? Vanessa Bell’in anlatımcı resim yaptığı çok ender görülmüş bir şey. Woolf’un romanına ve Mrs. Dalloway’in verdiği partiye bu tablo mu ilham kaynağı oldu, merak konusu.
Büyük ve muazzam şeylerle küçük şeyler hep yan yanadır hayatta. Mrs. Dalloway romanı bunu da anlatıyor.
Bu savaşları, bu rejimleri biz istemedik, değil mi?
Öyleyse, daha iyi romanlar yazalım.
NOT
Güncel fotoğrafların tümü yazar tarafından çekilmiştir.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 31
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ağır Su / Beyaza Beyaz / Edebiyata Yüklenen Anlamlar / İngiltere Üzerine Notlar / Levanten / Neden Psikanaliz? / Seferberlik İlan Oldu / Sıfır K / Tarih ve Toplum / Yoldaş Gulliver