“İçimizde büyüyen bir uzaklık gibi deniz.
Çürümeye başlayan gecede artık yalavuz
kucaklaşırken ne kadar sivriyiz birbirimize
bir suçuz kocaman öpüşürken
dokunulmaz yarayız kendimize.”[1]
“İnsanlar niye böyle, hep yaslanacak birini arıyorlar” diye soruyordu Kenan, Bir Gün Tek Başına’da Günsel’i beklerken.[2] İnsan sahiden hep yaslanacak birisini mi arar? Psikanalizin labirentlerinden edebiyatın sıcak odalarına kadar çeşitli cevaplar vermek mümkün bu soruya. Belki de söylenebilecek en sade cevap şudur: Yaşadığımız bu çağda insan, kelimelerle değil suskunluğuyla aynı dili konuşan birine yaslanmak; onunla umut etmek, hayal kurmak istiyor. Çelişkilerin içinde, çelişkileriyle beraber hem de.
Gaye Boralıoğlu, son romanı Her Şey Normalmiş Gibi’de[3] yaşadığımız çağın çelişkileri gölgesinde iki insanın birbirine tutunabilmesinin, aşkı sürdürebilmesinin ya da âşık kalabilmesinin sahiciliğini sorguluyor. Ancak bu sorgulamayı yalnızca iki insanın arasında bırakmıyor; kişisel anlaşmazlıkların ve kaprislerin yanına siyaseti de yerleştirerek kurgunun merkezine taşıyor. Üstelik siyasetin yaşamı belirleyici etkisi yalnızca iki âşık arasında kalmıyor; Tavşan Dudak’tan Lorin’e, Nermin Teyze’den Arda’nın annesine kadar hayatın her alanına sızıyor. “Bir seviyi anlamak” diyordu Özdemir Asaf, “Bir yaşam harcamaktır, harcayacaksın.”[4] Boralıoğlu, bu bedel ödemenin sınırlarında gezindiriyor bizi ve romanın ilk sayfasından son sayfasına kadar bir soruyu diri tutuyor: Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?
Her Şey Normalmiş Gibi, farklı dünyalardan iki insanın, Arda ve Lora’nın hikâyesi etrafında kuruluyor. Roman, odağına Arda ve Lora’nın ilişkisini alsa da bu ilişkiyi günümüzün siyasi ve toplumsal atmosferinden bağımsız düşünmemize izin vermiyor; aksine bu atmosferin ilişkinin dokusuna nasıl sızdığını görünür kılıyor.
Arda, baba mesleği olan avukatlığı yapmayan, “umutsuz bir vaka”. Lora ise Diyarbakırlı bir “umut inatçısı.” Roman, Beyoğlu’nda meydana gelen patlamayla başlıyor ve Arda’nın penceresinden görünen, roman boyunca havada asılı kalan bulutun gölgesinde ilerliyor. Yakın dönem siyasi gelişmeler, bağırıp çağırmadan hatta çoğu zaman yan karakterlerin “farkında” olmadığı şekilde işleniyor. Patlamalar, Dört Ayaklı Minare, ekonomik kriz... Tüm bunların gölgesinde Arda ve Lora’nın ilişkisi de kişisel tercihlerin dışındaki etkilerle şekilleniyor: gözaltılar, tutuklamalar, kaçak gezmeler... Boralıoğlu’nun söyleşisinde belirttiği gibi, “Değil aşk, sakız almak bile politik artık.” [5]
Roman boyunca anlatının yükünü taşıyan Arda’nın bakışı, okuru yalnızca bir aşk hikâyesinin tanığı kılmıyor; aynı zamanda bu hikâyenin hangi sınırlardan görüldüğünü de sürekli hatırlatıyor. Arda, Lora’yı sevmeye çalışırken onu anlamaya, yer yer çözmeye ve tanımlamaya da girişiyor. Bu çaba, romanın duygusal gerilimini besleyen temel kaynaklardan biri haline geliyor. Çünkü Her Şey Normalmiş Gibi’de aşk, yalnızca iki kişinin birbirine yaklaşması değil; aynı zamanda bakışın, anlamlandırma arzusunun ve bu arzunun yarattığı mesafenin de hikâyesi olarak kuruluyor.
Lora’nın sesini Arda ile konuşmalarından, kardeşi Lorin’den ve Arda’ya anlattığı masallardan duyabiliyoruz. Bu parçalı ses, Lora’yı anlatının merkezinde ama doğrudan görünür olmayan bir konuma yerleştiriyor. Okur, Lora’yı çoğu zaman Arda’nın bakışı içinden tanıyor; onun kelimeleri, suskunlukları ve anlattığı masallar aracılığıyla. Masallar, Lora’nın yalnızca geçmişine ya da çocukluğuna açılan bir kapı değil, aynı zamanda yaşadığımız sert gerçekliğe karşı kurduğu bir direnç dili olarak da işlev görüyor. Bu nedenle Lora, romanda yalnızca sevilen ya da beklenen bir figür değil; hikâyeyi taşıyan, dönüştüren ve zaman zaman Arda’nın bakışını da yerinden eden bir ses olarak beliriyor.
Her Şey Normalmiş Gibi, karakterleri konuşturmasının yanı sıra içsel konuşmaları da yerli yerinde kuruyor. Bu yönüyle yazının en başında alıntılanan Bir Gün Tek Başına, romana yapılan alelade bir gönderme değil. İç monologların ardından sanki Günsel çıkıp “Ah bizim küçük burjuva duyarlılığımız” diyecekmiş gibi.
Romanın olay kurgusunun dışında aralarda, çarpıcı bir biçimde kendisini gösteren bir şey daha var: sessizlik. Arda ve Lora’nın hararetli tartışmalarının ardından çıkagelen, ikisinin sadece suskun olduğu anlar metni kurmacadan çıkararak gerçeğin gücünü belli ediyor. Bu yönüyle sessizlik yer yer anlatının asli unsurlarından biri hâline geliyor.
Bazen birinin sessizliği, diğerinin canını bütün kelimelerden daha çok yakar. Ne olursa olsun, kelimeler önce aklın süzgecinden geçer, sonra ruha nüfuz eder, bazen o kadar derine inmez bile. Oysa sessizlik doğrudan ruhu kavrar, cevapsız bir soru gibi dikiliverir insanın karşısına. (Her Şey Normalmiş Gibi, s.27)
İstanbul’un hıncahınç meydanları, kimsesiz yolları, kutulara saklanmış sırları… Diyarbakır’ın ise tarih kokan, yer yer barut kokusunun burnumuza geldiği yaşamı içinde salınıyoruz Her Şey Normalmiş Gibi’de. Arda’da, Lora’da ve hatta Lorin’de şairin dizelerini ellerinde tutuyor gibi: “Yokluk ateşiyle tutunduk varlığa / çatladık, kırıldık, ağrıdık.”[6]
Romanla ilgili son sözü, edilgenliği ve içe dönüklüğüyle öne çıkan Arda’ya bırakmak, belki de anlatılanların en sade özeti olacaktır. Arda’nın şu sözleri, romanın derdini tek bir yerde toplar:
Ve bir şey daha söyleyeyim bak, aşk gelecek değildir Lora, geçmiştir. Benim kemiklerimden ve etimden ve kanımdan, senin damarlarından ve tükürüğünden doğmuştur aşk. İki insan birbirinin yarınına değil, hakikatine âşık olur. Tarihin fırlatıp o âna attığı iki çıplak varlığız biz. Biz. Yani âşıklar.
NOTLAR
[1] Veysel Çolak, “Dokunulmaz Yarayız Birbirimize”
[2] Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Cem Yayınları, 1980, syf. 131.
[3] Gaye Boralıoğlu, Her Şey Normalmiş Gibi, İletişim Yayınları, Aralık 2025
[4] Özdemir Asaf, Çiçek Senfonisi, YKY, Eylül 2020, syf. 461
[5] Sibel Oral, Gaye Boralıoğlu ile söyleşi: "Değil aşk, sakız almak bile politik artık", Gazete Oksijen
[6] Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni, Metis Yayınları, Kasım 2017, s. 26.