Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu:

Cumhuriyet ve at

Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu

ENİS AKIN

Yapı Kredi Yayınları
Haziran 2025
248 sayfa

4 Aralık 2025

Ö. FARUK KALAYCI

Bu yaz Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu kitabının adını “Cumhuriyet ve At” koymak isteyip, fazla “şiirsel tınladığı” için vazgeçmişti Enis Akın. Müsaadesiyle bu yazının başlığına çatıyorum.

Enis Akın kitabında Turgut Uyar için şöyle diyor: “Cumhuriyet’e ve atlara inandı veya modernizme; ayrıca, Osmanlı’ya mı demeli, yoksa kentlere ve nomadlara mı? Hepsine!” Atın referans verilmesinin sebebi, Tütünler Islak kitabında yer alan “Terziler Geldiler” şiiri elbette. Füsun Akatlı’ya göre bu şiir kitabın (ve bence Turgut Uyar şiirinin) “kreşendosu” sayılmalıdır.

Yaygın kanaate göre, Turgut Uyar bu şiirinde moderniteyi, modernite öncesi dünyaya ait görülen “at imgesi” üzerinden eleştirmektedir:

“Terziler Geldiler”, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının ardından yayımlanan şiirlerinde çokça görülen köy-kent, kırsal-şehir karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Şiirin alt metninde liberal ekonominin Türkiye’ye girişinin köyden kente göç edenler nezdindeki yansımaları aktarılmıştır. Şiirde dekor olarak kullanılan kent ve atın bulunduğu kırlar, şairin duygularını keskinleştiren nesnel dekorlara sahiptir. Şiirdeki iki farklı sembol üzerinden Türk toplumunun geçirdiği dönüşümleri okuyabiliriz. Sembol dilinin çözülmesiyle iki farklı dünya ve zamanın şair üzerinde bıraktığı duygusal etkiler açığa çıkar. ‘Terziler Geldiler’, şairin Tütünler Islak kitabındaki diğer şiirlerinin temasını da oluşturan kapitalizm ve modernleşme eleştirisini içerir. Uyar modernleşmenin bireyi gelenekten ve doğal hayattan kopardığını düşünmektedir.”[1]

Enis Akın da kitabında ayrı bir başlık açtığı “Terziler Geldiler”de at imgesinin göçebe toplumların yaşam tarzına gönderme olduğunu ifade etmiş: “Uyar için at modern öncesi bir çağrışımla gelir; nomadik yaşam biçiminin bir öğesi, yerleşik olmamanın, hareketin simgesidir.” Turgut Uyar’ın bu şiirle Demokrat Parti dönemini eleştirdiği de söylenmiştir kimilerince:

“Terziler kimler? Demokrat Parti hükümeti. 1950’li yılların şiiridir o. Demokrat Parti diye okumaya başlarsanız çok başka bir yere gidersiniz. Ama terziler geliyorlar ve ancak teyel atabiliyorlar. Ve ortalıkta sadece kumaş parçaları ve iplik parçaları var, dikilmiş hiçbir şey yok.”[2]

Mademki “Turgut Uyar şiirleri belirlenmiş tek bir anlamı içermiyor” ve “İkinci Yeni’de okurun şiirdeki boşlukların bir kısmını kendi doldurması, okurun da şiirsel çalışmaya dahil olmasıbekleniyor” (Enis Akın). Anlamın geriye itildiği İkinci Yeni şiirleri okura imgeleri dilediği biçimde okuma/yorumlama hakkı tanıyor madem... Öyleyse bu boşlukları kendi hayal gücümüze ve anlam düzeyimize göre yeni baştan doldurup, şiiri başka bir gözle tekrar okuyup kurmakta dilediğimizce özgürüz. Deneyelim...

Ölmüş bir at için ağıt

“Terziler Geldiler” şiiri ilk kez Mayıs 1962’de, Tütünler Islak kitabında yayınlanır. Turgut Uyar askerlikten istifa etmiş, SEKA’da çalışmakta, Ankara’da yaşamaktadır. Şiir “ölmüş bir at” için “atsı” giysiler dikmeye çalışan “terzilere” dair epik bir öykü içeriyor. Şiirdeki “ölü atı” doğrudan doğruya Osmanlı İmparatorluğu olarak kabul edebilir miyiz? Bu durumda ona yeni bir giysi dikmeye çalışan “Terziler” de yıkılmış devleti yeniden ayağa kaldırmaya çalışan askerler olsa gerek.

Askerler (terziler) büyük bir yenilgi alarak (kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle) geri dönmüşlerdir. Ordunun rengi koyudur ve hiyerarşik ilişkilere yaslanmaktadır (daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere). Mağlup askerlerin (terzilerin) gelişi ülkeye (kente) hem korku hem utanç taşımıştır (bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle). Dünya savaşı yenilgisinin utancı ve belirsizliğin korkusu... Halk (çay içmeye ve parklara giderek) gündelik yaşantısına devam edip “duruma” ayak uydurmaktadır “artamayan eksilmeyen bir hüzünle”. Askerler (terziler) yorgun ve solgundurlar ama yine de kenti doldurup gerekli malzemeleri (kumaşları) bulurlar. Apoletlerini de (getirilen on bin yıllık çeleng) takmışlardır. Savaşın tozu hâlâ üzerlerindedir; silkmemiş, ölülerini gömüp gelmişlerdir. Caddeler boşalır, halk askerlere (terzilere) katılmaz ya da itiraz etmez, yol verir.

Katlanılmaz bir uykunun sonunu (halkın katlanılmaz uykusunu/uyuşukluğunu) kesip biçip, şarkılara başlayıp işe koyulurlar ölmüş olan bir at (devlet) için. Halk/kalabalıklar atı övmektedir: “Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! Sen açardın, Otuzüçbin at türünün (öteki atların, yani eyaletlerin?) tek kaynağıydın sen! Tüylerin karaparlaktı...” Gök’e (İslam’ı-) ululuk katan (-yücelten) ölmüş at için (Osmanlı İmparatorluğu) ağıt yakılırken onun koşuşu yani Osmanlı’nın karalarda ve denizlerde yayılışı, karaları ve denizleri uyandırışı (cihat) kutsanır. Binlerce kişi –farklı inançtan kişiler de sayılıp dökülür burada– atın (devletin) mutlu ovasında toplanmıştır.

Enis Akın

Ordunun (terzilerin) gelişiyle yeni bir dönem başlamıştır artık. At ölmüş, devlet yıkılmıştır. Güneşler odaların dışındadır, evler karanlıkta; insanlarsa bu karanlık evlerde “titrek, sabırsız” bekleşmektedir. “Dükkânlar dönemi” yani yeni bir üretim biçiminin de (kapitalizmin) çağı başlamıştır. Askerler (terziler) bütün bir ülkeye (odalara) dağılmışlardır, kendilerinden (her şeylerine yön veren durmuşluklarından) memnun.

Halk ölü at (Osmanlı) için ağıta devam etmektedir: “Senin eyerin ne güzeldi (...) Seninle öteleri ansırdık (...) Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik (...) Şimdi dar dünya, ölümün büyük hızı kesildi.” İmparatorluk yıkılmış, ölümün büyük hızı, yani ta Karlofça’dan bu yana süregelen iki yüz elli yıllık gerileme ve çöküş dönemi artık sona ermiştir. Askerler savaş (ateş ve kan) getirmemişlerdir ama yine de hüzünlüdürler; bu hüzün savaştan beterdir ama. Bir baştan bir başa dolaşılan kentin durumu, yıkılmış ve perişan haldeki bir ülkenin durumu gibidir: “Ekspresler garlarda kaldı, ilaçlar çıldırdılar (...) Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş, yerlerde kırpıntılar...” Tam bir dağınıklık, terk edilmişlik ve “dört yıkılmışlık” hali.

Askerler (terziler) devleti yeniden ayağa kaldırmak için ona yeni bir giysi (atsı giysiler) dikmek isterlerken halkın devleti (ölü ata ağıtı) kutsayışı sürmektedir: “Koşuşun büyütürdü dünyayı senin! Sen nasıl da koşardın (...) Başın yaraşırdı düşüncemize ve senin gözlerine saygıyla bakardık...”

Ateşe tapan (eski Türk inancını benimseyen) askerlere (terzilere) dönüyoruz tekrar. İğnelerine iplik geçirmiş, beklemektedirler. Yarım kalmışlardır. Tamamlayamazlar. Kesip-biçip dikemezler, gidemezler. 1962’de ordunun politikadaki ağırlığı/etkisi sürmektedir: 27 Mayıs darbesi/Aydemir Cuntası...

Ve “boydan boya” karşı koyup “bir denge” sağlayan halkın son kez dile gelişi: “Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği...” Bu şiiri yıllar önceki bir programda (TRT’de) pürüzlü ve gür sesiyle okuyan İsmet Özel, “Evet, ne kadar açık değil mi?” diye sorarak son mısrayı ısrarla tekrarlamıştı: “... her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği!” Evet, bizce de çok açık aslında.

Kişilik sorunumuz

Apoletlerini söküp çekmeceye kaldırmış bir asker olarak, içinden geldiği sınıfı/tabakayı (kapıkullarını) eleştirmiştir Turgut Uyar. Bunu yaparken ideolojik bir tavır almış da değildir. Sadece “durumu” ortaya koymuştur. “Osmanlıcı” denemez kendisine. Böyle sanıldığında bile değildir. Sanıldığı: Divan yayınlandığında (Nisan 1970), romancı Kemal Tahir, Turgut Uyar’ın bu kitabını Osmanlı’ya, tarihe, geleneğe yönelik “geç kalmış dönüşün çok önemli belirtilerinden biri” saymış, hakkında övgü dolu bir yazı bile kaleme almıştı.

Turgut Uyar’ın şiiri 1950 sonrası yetişip beliren “kentli/yarı modern-yarı geleneksel” Türk insanının “yerini” tayin etmeye çalışan bir şiirdir aslında. (Bütün İkinci Yeni böyledir biraz.) İsmet Özel, Turgut Uyar’a dair konuşurken, “Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bir yerimiz var ve bu yerimizi tanımamakta şiddetli bir ısrar gösteriyoruz” demiş, devam etmişti: “Aslında olay son derece sade ve anlaşılır olduğu halde, hayatlarımız sadeliğe ve anlaşılırlığa izin vermediği için, son derece karmaşık ve anlaşılmaz bir konuma kendimizi hapsediyoruz. Türkiye’de yaşayan insan nasıl bir sürecin ürünüdür, bu soruya cevap vermemiz lazım (...) Turgut Uyar’ın yazdığı şiir Türkiye’deki insanın durumuyla şiirin durumu arasındaki alışverişi sezmedikçe doğru dürüst hiçbir şey yapılamayacağına inanan insanın şiiridir.”

Turgut Uyar

“İkinci Yeni’nin İkinci Doğuşu” başlıklı yazımda (2 Kasım, Karar) şöyle yazmıştım:

Turgutların, Ediplerin, Sezailerin açtığı yoldan yürüyen Türk romancıları (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Oğuz Atay) modern/kentli Türk insanının ne tür bir insan olduğunu, ne yiyip neye inandığını, neler düşünüp nasıl yaşadığını (Türkiye’nin Ruhu’nu?) saptamaya çalışıyorlar. İkinci Yeni (ve Turgut Uyar’ın) şiirinin ‘anlamsız’ bulunuşuyla Oğuz Atay’ın anlaşılamayışı arasında ilişki olsa gerek. Ya da şöyle bakalım meseleye: Önce Oğuz Atay’ın, sonra Turgut Uyar’ın hızla popülerleşmesi, İkinci Yeni’nin en sıkı mısralarının bir anda ünlenip sokaklara, dergilere, sosyal medya platformlarına taşması... Atay’ın ve Uyar’ın artık anlaşılabilir olması... (Elbette önemli derecede de yanlış anlaşılması!) İyiden iyiye “modernleşen, yenileşen” insanımızın ilgisini, kendini en iyi anlayan ve anlatan yazarlara/şairlere dönmesi olarak görebilir miyiz? Belki İkinci Yeni şairleri de –‘Ben buradayım…’ diyen Oğuz Atay gibi– asıl okurunu şimdi bulmuşlardır?”

Yazıyı okuyan Enis Akın, Oğuz Atay’la Turgut Uyar arasında ilişki kurmamı önce yadırgamış, sonra Atay’ın da hem de İkinci Yeni şairleri tam kadro oradayken Pazar Postası’nda bulunduğunu/dergi için isimsiz yazılar yazıp düzeltmeler yaptığını öğrenince şaşırmış, hak vermişti. Oğuz Atay, Türk insanının “kişilik sorunu”nu yani geleneği inkâr ederek modernleşmenin krizini “ironi” olarak mesele edip aşmaya çalışmış, Türk insanının sırtındaki “tarihî yükü/gerçeği” hafifletmek istemişti. Turgut Uyar bunu şiiriyle yaptı bana göre. Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı, Tütünler Islak’ı, Divan’ı bu bilinçle okuyorum/okumak istiyorum ben.

Tarihî yükümüz/kişilik sorunumuz: Doğulu muyuz, Batılı mıyız? Modern mi olalım, gelenekçi mi kalalım? Ne kadar ve ne ölçüde? Laiklik, din… Kent, köy… Bir sürü fay hattı ve çatışma gündelik yaşamımızı ve yapıp etmelerimizi, tercihlerimizi belirliyor. Ölmüş olan at’a “atsı giysiler” dikmek için gelen Terziler (Cumhuriyet) de bu kimlik krizini/kişilik sorununu aşamadı maalesef. Yeni bir ideal sunamadı topluma. Klasik çağ sonrası (Tanzimat/Meşrutiyet) Osmanlısı zaten sunamamış, çöküp gitmişti.

İkinci Yeni şairleri “zor/kapalı” şiir yazmakla suçlanınca, “Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum” demişti Turgut Uyar; anlaşılmak için okurdan “gayret” beklemişti. Gayret ettik: Ama doğru, ama yanlış... “Terziler Geldiler”, Türk insanının/bizim kişilik sorunumuza dokunan bir şiir. Onu “askerler-halk-devlet” bağlamından okumak bana daha doğru geliyor. Turgut Uyar bu şiirle geçmişi ve bugünü kuşatıyor; atın, terzilerin ve halkın yerini tayin edip “her şeyi düzeltmeye kalkışmanın” neleri yok ettiğini herkese gösteriyor. Türk modernleşmesi bitmedi; tütünler ıslak hâlâ...

 

 

NOTLAR

[1] Tuğrul Bakır, Kültür Araştırmaları Dergisi, 13. Sayı, 2022.

[2] Güven Turan, “Bir Islak Tütünün Düşündürdükleri/Tütünler Islak”, Dost, sayı 19.