Hikâyeden hakikate:
Çocukluğun kırılgan dünyası
Gizem Arman, çocuğun iç dünyasında yaşananların, doğa ve aile ilişkileri ile harmanlanarak sunulduğu üç romanın çocukluk dönemi kırılmalarını nasıl kurduğunu; bu kırılmaların anlatı zeminine nasıl dönüştüğünü ele alıyor.
“Oysa beni kim ister ki?”[1]
Jean-Philippe Arrou-Vignod, Babamın Köyünde
“Her durum için istenen en doğru Maudie olmak için çok çabalarım…”[2]
Sally J. Pla, İçimdeki Okyanus
“Keş… Keşke babam bugünlerde bana böyle gülümsese.”[3]
Hannah Gold, Son Ayı
Bu üç alıntı, üç farklı çocuğa, üç farklı acıya ait. Bu cümleler, çocukluğun iç dünyasında sessizce kanamaya devam eden yaralara açılıyor; üstelik bunlar, yetişkinlerin çoğu zaman fark etmeden üzerinden geçip gittiği yaralar.
Üç kitapta da çocuğun iç dünyasında yaşanan kırılmalar, doğa ve aile ilişkileri ile harmanlanarak sunulmuş: Günışığı Kitaplığı'ndan çevirisini Azade Aslan'ın üstlendiği Jean-Philippe Arrou-Vignod'ın Babamın Köyünde kitabı ile çevirisini Banu Ünal'ın yaptığı Sally J. Pla'nın İçimdeki Okyanus'u ve Timaş Yayınları'ndan Gizem Şakar'ın çevirdiği Hannah Gold'un Son Ayı romanı. Yazıda, bu romanların çocukluk dönemi kırılmalarını nasıl kurduğunu; bu kırılmaların anlatı zeminine nasıl dönüştüğünü inceleyeceğiz.
Babamın Köyünde adlı kitapta annesiyle babası ayrılan Léo'nun hayatına şahitlik ediyoruz. Léo, ayrılıktan bu yana bir santim bile uzamamış, sınıfını da geçememiştir. Anne ve baba çareyi onu köye, babaannesinin yanına göndermekte bulmuştur. Şehirden, alıştığı her şeyden koparılıp köye gönderilmek, başlangıçta bir ceza gibi görünür. Arrou-Vignod bu zorunlu “sürgünü” hem gerçekçi hem de incelikli bir tonla işler. Léo köye güle oynaya gitmez; babaannesiyle yıldızları pek barışmaz. Emekli öğretmen olan babaanne Portefoin de başlangıçta bu durumdan çok memnun değildir. Ancak torunuyla zaman geçirdikçe aralarındaki buzlar yavaş yavaş çözülür. Bir gün birlikte satranç oynarken Léo’nun yeteneğini fark eder ve onu satranç öğretmeni Bay Litvak’la tanıştırır. Eve geri dönme planları yaparken beklenmedik bir keşifle karşılaşan Léo'nun boyu da aniden uzamaya başlar:
Satranç tahtasındaki taşların müziğini duyuyor gibiydim. Formüllere dayanarak, siyah ve beyaz taşlar arasındaki savaşı gözümde canlandırıp zihnimde bir oyun oynadım, sonra da kütük gibi uyumuşum.[4]
Bu keşfin mümkün olması için gereken koşul dikkat çekicidir: anne-babanın beklentilerinden, kaygılarından uzak, kontrolü görece kendi eline alabildiği, bir yetişkinin ölçülü ilgisiyle desteklenen bir ortam. Léo, ilk kez gerçekten kendisi olabildiği bir alanda hem zihinsel hem duygusal olarak büyür.
İçimdeki Okyanus'ta yoğun dünya teorisiyle açıklanan bir otizm spektrumuna sahip 13 yaşındaki Maudie'nin yaşamına tanık oluyoruz. Yazları Kaliforniya'da babasıyla geçirir. Ancak o yaz büyük bir yangın çıkar, babasının kulübesi küle döner. Böylece babasının büyüdüğü sahil kasabasına taşınarak karavanda yaşamak zorunda kalırlar. Orada babasından habersiz, usta sporcu Etta sayesinde dalga sörfü öğrenmeye başlar.
Bana öğrettiği her şeyi hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl yüzülür, dalga nasıl yakalanır, nasıl ayağa kalkılır… Etrafına baktığına emin olmak, farkında olmak…[5]
Okyanus ve sörf, Maudie'ye hem metaforik hem de bedensel bir dil sunar. Annesiyle ilişkisi oldukça sorunlu olan Maudie, onun olumsuz tutumunu içselleştirmiştir ve derin bir yalnızlık duygusu taşır. Bu yüzden lüks düşkünü annesi ve üvey babasının yanına dönmemek için büyük bir mücadele vermektedir. Pla'nın kitabı yalnızca bir "farklılık" anlatısı değildir; anne-babaların çocuklarını anladıklarını sanmaları ile çocuğun gerçekte deneyimlediği dünya arasındaki derin uçurumu görünür kılar. Maudie, ancak bu uçurumun dışında, Etta'nın yanında, okyanusun içinde nefes alabileceği bir alan bulduğunda kendini ortaya koyma cesareti kazanır.
Son Ayı'nda ise henüz 4 yaşındayken annesini kaybetmiş, bilim insanı olan babasıyla ıssız, soğuk, tozlu bir evde yaşayan April ile tanışıyoruz. Okula gitmediği günlerin çoğunu çalılıklarda yaşayan tilki ailesiyle geçirir. Bir gün kapıya "Resmi Devlet Evrakı" yazılı bir mektup gelir; Kuzey Kutup Dairesi'ndeki Ayı Adası'na yolculuk böylece başlar. April, orada yalnızca babasıyla olacakları için heyecanlıdır. Fakat işler düşündüğü gibi gitmez. Eşini kaybettiğinden beri Bay Edmund kendini tamamen işine vermiş, hep "Çok Önemli İşler”le ilgilenmektedir. Neyse ki adada üçüncü bir "kişi" daha vardır: yalnız ve evinden çok uzakta… tıpkı April gibi:
“Sonunda gürültülü bir esneme ile uyandı. April sırtına atladı ve ortanca dağın yarısına kadar dört nala çıktılar. Orada kız ona nasıl kartopu yapılacağını, karı avuçlarının içinde golf topu gibi sımsıkı bir araya getirmeyi ve onları birbirlerine nasıl fırlatacaklarını gösterdi. Karın içinde oyunlar oynadılar. Ardından öğle yemeği vaktini kızın kükremesi üzerine çalışarak, öğleden sonrayı ise havanın nasıl koklanacağını öğrenerek geçirdiler.”[6]
April bu duygusal boşluğu, iklim krizi nedeniyle adada mahsur kalmış kutup ayısıyla kurduğu sessiz ve de derin dostlukla doldurur. Gold'un romanı ekolojik kaygıyı çocuk psikolojisiyle ustalıkla birleştirirken okuru, April'in babasıyla yeniden bir dil kurma çabasına da tanık eder. Bu, John Bowlby’nin bağlanma kuramının öngördüğü "güvenli üs" işlevinin tersine çevrildiği ilginç bir andır: April, babasından güç almak yerine ona güç vermeye çalışmaktadır. Onun rehberi ise dili olmayan ama varlığıyla sonsuz şeyler söyleyen Ayı’dır.
Üç kitap da ayrılığı ve mesafeyi yalnızca kayıp olarak değil, aynı zamanda bir kazanım zemini olarak çerçeveler. Bu, çocuk edebiyatının en önemli işlevlerinden biridir: kaygıyı ve belirsizliği tolere edilebilir kılmak, çocuğa kendi iç kaynaklarına güveneceği bir alan açmak. Arrou-Vignod, Pla ve Gold bunu zorlamadan, didaktizme düşmeden başarıyor. Her üç kitap da çocuğu karmaşık duygusal gerçeklerle yüzleştirirken bu gerçeklerle baş etmenin mümkün olduğunu da sezdiriyor.
Çocuklara tembel, yaramaz, sorunlu gibi etiketler yapıştırmak oldukça kolay. Oysa bu romanların işaret ettiği şey tam tersi: Her çocuğun keşfedilmeyi bekleyen kendine özgü bir dünyası var. Oraya ulaşabilmek için onlarla gerçekten vakit geçirmek, onlara alan açmak gerekiyor. Aksi hâlde neye ihtiyaçları olduğunu nereden bilebiliriz ki? Aile ve Sosyal Hizmetler'de çalışan bir arkadaşım, artık suça yönelme, istismar ya da aile birliğinin bozulması gibi sebepler olmaksızın ailelerin yalnızca “baş edemedikleri" gerekçesiyle çocuklarını yurda bırakma talebinde bulunduklarını paylaştı. Ne acı…
Çocukları kendi gündelik kabullerimizin, koşullarımızın içine sıkıştırmaya çalışmak ne kadar doğru? Her çocuğun farklı yetenekleri, ilgi alanları ve kuşkusuz ihtiyaçları var. Buna rağmen hâlâ neden bütün çocukların aynı materyallerle, aynı konuları, aynı yöntemle, aynı yoldan öğrenmesini bekliyoruz? Adeta labirentte birbirlerinin kuyruklarına tutunarak yürümelerini bekliyor; kuyruğu tutmayanı zorla hizaya sokmaya çalışıyoruz.
Tam da bu noktada kitaplara kulak verelim:
Léo şöyle diyor:
“Altıncı sınıfta kaldığımı öğrendiğimden beri her şey birbirine girdi gibime geliyor… Bir pazartesi bakıyorum, o hafta annemdeyim, kendime bu kez harika bir hafta olacak diyorum: Velime imzalatmam gereken notlarım hep iyi gelecek. Derken, aniden başka bir pazartesi oluveriyor, babamda uyanıyorum: Karnem kırık dolu, halbuki zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile.”[7]
Maudie ise:
“Öğrenme güçlüğü ve benzeri durumları olan çocuklar için oluşturulmuş büyük bir sınıf bu. Ben de bazı derslerde oraya gidiyorum. Bodrum katında, küflü bir oda. Bayat kahve, kafeterya yemeği kokusuyla karışık… Sıkıntı kokuyor… Normal çocuklar ya beni görmezden geliyor ya da bazen minik alaycı yorumlarda bulunuyorlar… demek istediğimi anlarsın. Onların sürüsünün bir parçası olmadığımı bana açıkça belli ediyorlar.”[8]
April'in okulla ilişkisi farklı bir biçim alır:
April okulu sevmiyordu ya da okuldaki kızlar onu sevmiyordu. Bunun nedeni tilkilerin kokusunun üzerine sinmesi mi, sınıfındaki en küçük kız olması mı, yoksa saçlarını bahçe makasıyla kesmesi miydi, bunu o da bilmiyordu. Nedeni her ne ise April buna pek aldırmıyordu çünkü zaten hayvanları insanlara tercih ediyordu. Onlar insanlardan daha naziktiler.[9]
Her kriz, her acı muhakkak bir öğrenme çıktısı ile sonuçlanmayabilir. Ancak bu kitaplar çocuklara krizlerden ve acılardan öğrenmeyi, onlarla baş etmeyi; olumsuzlukların içinden çıkma yolunu veya en azından böyle de bir yol olduğunu gösterir. Yetişkinlere ise çocuklarla kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeleri gerektiğini hatırlatır.
Çocukların biyolojik anne ya da babalardan çok; gerçekten onlara değer veren, gelişimlerini destekleyen, var olmalarına olanak tanıyan insanlara, mekânlara ve imkânlara ihtiyaçları var. Çocuk böyle bir ortamda çok daha sağlıklı büyür. Léo şanslıydı, çünkü babaannesi vardı. Maudie'nin Etta'sı vardı. April'in ise bir ayısı.
Belki de çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey, kimden geldiğinden bağımsız olarak hissedebilecekleri sevgi ve güven duygusudur.
NOTLAR
[1] Jean-Philippe Arrou-Vignod, Babamın Köyünde, İstanbul, Günışığı Kitaplığı, 2025, s.32.
[2] Sally J. Pla, İçimdeki Okyanus, İstanbul, Günışığı Kitaplığı, 2025, s.117.
[3] Hannah Gold, Son Ayı, İstanbul, Timaş Yayınları, 2023, s.113.
[4] Arrou-Vignod, Babamın Köyünde, s.75.
[5] Sally J. Pla, İçimdeki Okyanus, s.155.
[6] Hannah Gold, Son Ayı, s.114.
[7] Arrou-Vignod, Babamın Köyünde, s.15.
[8] Sally J. Pla, İçimdeki Okyanus, s. 149, 150.
[9] Hannah Gold, Son Ayı, s.10.