1876'da Bir Fransız arkeoloğun gözünden Tarsus:

Sıcak, sessizlik ve bir şehrin hafızası

Marmaris'ten Tarsus'a: Bir Anadolu Seyahatinden Notlar

LÉON MAXIME COLLIGNON

Selenge Yayınları
2025
144 sayfa

Notlar, Çeviri: Halil Kaya

4 Haziran 2026

ALİ ÇATAL

Mayıs 1876'nın ilk günleri. Atina Fransız Okulu'nun genç üyesi Léon Maxime Collignon, başrahip adayı Louis Duchesne ile birlikte Rodos'tan bir kayıkla Ege'yi geçerek Marmaris kıyısına çıkar. Önlerinde iki buçuk aylık, büyük ölçüde haritasız bir yolculuk vardır: Likya'nın çam ormanları, Pisidia'nın ıssız platoları, Türk köylüleri ile Anadolu Rumlarının iç içe yaşadığı kasabalar… Yolculuk, 16 Temmuz'da Tarsus'ta sona erecektir.

Collignon, beygir sırtında ilerlerken her şeyi kaydeder: Bir dağ köyünde çobanların düğününe katılır, ballı süt içer, alacakaranlıkta şarkılar dinler. Siyah çadırlar altında Yörüklere uğrar; onların göçebe hayatını, hafif atlarını, kaba tezgâhlarını not eder. Tefenni'deki yağlı güreşte iki bin kişilik kalabalığın arasına karışır. Kaymakamlar, seyis olarak tuttuğu genç Rumlar, vergi toplayan Ermeni aracılar, yabancı görünce yüzünü örten kadınlar – bütün bunlar notlarına girer.

Halil Kaya'nın özenli çevirisi ve sunuş yazısıyla Selenge Yayınları'ndan çıkan Marmaris'ten Tarsus'a: Bir Anadolu Seyahatinden Notlar, Collignon'un 1897'de Paris'te yayımladığı ve önsözünde "kamuoyuna sunulmak için hazırlanmadığını" belirttiği bu yarı özel metnin Türkçedeki ilk karşılığı. Çevirmenin de belirttiği gibi, kitap aynı zamanda "siyasi bir manifesto" olarak da okunabilir; zira Collignon, Anadolu Rumlarının Osmanlı idaresi altındaki durumuna dair güçlü gözlemler aktarır.

Bu yazı, o yolculuğun son durağına, Tarsus'a bakıyor.

Çıngıraklar susunca

Marmaris'ten başlayan yolculuk, Mersin üzerinden Tarsus'a uzanır. Sahil kasabasından çıkıldığında uzanan bakımlı yol boyunca susam ve pamuk tarlaları serilir; manzara neredeyse Avrupai bir görünüm kazanır. Collignon bu dönüşümü şöyle not eder: "Mersin'den çıktıktan sonra yol iki yanına susam ve pamuk ekilmiş tarlalar arasından geçiyor; öyle ki insan kendini bir an için Avrupa'da sanıyor."

Sonra şehrin bağları ve meyve bahçeleri arasından yükselen minareler, insanı nerede olduğuna geri getirir. Ve tam o sırada çıngırakların şakırtısı duyulur: Bir Rum tarafından kurulan Kilikyalı araba şirketi, Mersin-Tarsus hattını işletmektedir.

1876'da Collignon da bu arabayla girer kente. Çıngıraklar susar, araba durur ve şehir açılır önünüzde: Roma döneminin başkenti, Kilikya'nın "birincisi, en büyüğü, en güzeli"—temmuz sıcağının altında, neredeyse ıssız.

Tarsus'ta geçmiş yalnızca birikmez; ağırlaşır. Ve bu ağırlık en çok sıcakta hissedilir. Öyle ki insan, bazen yürüdüğü toprağın altında bir şeylerin hâlâ konuştuğunu düşünür. Ses değil bu—daha çok bir uğultu. Sıcağın titrettiği hava gibi. Görünmez ama kaçınılmaz.

Collignon'un da ilk çarpıldığı şey bu olmalı: sessizlik. Ama bildiğimiz türden bir sessizlik değil. Çarşı açıktır ama boştur. İnsanlar vardır ama hareket yoktur. Herkes gölgede, herkes beklemededir. Sanki şehir bir yaz öğlesinde değil de yüzyıllardır süren bir uykuya dalmıştır.

Bu haliyle Tarsus, biraz Comala'ya benzer: yaşayanların mı, ölülerin mi konuştuğu belli olmayan, aradaki çizginin silindiği bir yer. Juan Rulfo'nun o meşhur kasabası gibi.

Kydnos'un kaderi

Collignon bu hissi sezer ama doğrudan yazmaz. Kydnos'un (Tarsus Çayı) kıyısına geldiğinde bu daha da belirginleşir: Antik metinlerde coşkun akan, kenti ortadan yaran o nehir artık zayıf, yön değiştirmiş, parçalanmış hâldedir. Collignon'un düş kırıklığı satırlara şöyle yansır:

"Strabon'un anlattığı, kentin ortasından geçen o görkemli nehirden eser yoktu; karşımızda sadece cılız bir su akıyordu."

Bir hayal kırıklığı.

Ama Tarsus'ta hayal kırıklıkları bile katmanlıdır. Çünkü o cılız suyun içinde hâlâ İskender'in ateşi, Kleopatra'nın gösterisi, limana koşan kalabalığın uğultusu vardır. Geçmiş gitmemiştir; yalnızca biçim değiştirmiştir. Kimse burada tam anlamıyla kaybolmaz.

Bu his en çok sıcakta yoğunlaşır. Sıcak arttıkça katmanlar birbirine yapışır, aralıklar kapanır. Tarsus sıcağı yalnızca yakmaz; yavaşlatır, gevşetir, susturur. Zamanın akışını bozar. Collignon'un karşılaştığı şehir de tam olarak budur: akmayan bir zamanın içinde kalmış bir yer.

Bu yüzden Kydnos'un dönüşümü onu şaşırtır ama sarsmaz. Çünkü burada hiçbir şey yok olmaz; yalnızca yer değiştirir. Nehir küçülür, bir imparator kaybolur, höyük korunur, sonra yeniden kazılır. Her şey üst üste birikir.

Léon Maxime Collignon, Sorbonne'da öğrencileriyle birlikte.

Katmanların ağırlığı

Gözlükule bunun en açık örneğidir: Dokuz bin yılın üst üste yığılması. Bir kısmı—sekiz sandık dolusu figürin – bugün Louvre'dadır. Kazıldıkça açılan tarih, aynı anda yeniden örtülür. Bu katmanlar yalnızca toprağı değil, bakışı da ağırlaştırır. Bir süre sonra insan, neye baktığını değil, neyin içinden baktığını düşünmeye başlar.

Kleopatra Kapısı da bu belirsizliğin içindedir. Bugün görünen şeyin ne kadarı "o"dur, ne kadarı sonradan eklenmiştir – emin olunamaz. Keza yerel araştırmacılar, bugün baktığımız bu kapının aslında Kleopatra Kapısı olmadığını söyler. Collignon da kapıyı gördüğünde benzer bir tereddüt yaşar; notlarında yapının otantikliğinden çok, üzerinde biriken tarihsel anlatıların ağırlığına işaret eder. Ama yine de bakılır. Çünkü hakikat çoğu zaman görünenin ardında saklıdır.

Bekleyiş ve gidiş

Collignon'un Tarsus'taki son saatleri de bu askıda kalma hâliyle geçer. Mösyö Naoum'un evinde içilen kahve, alınan telgraflar, yaklaşan ama gerçekleşmeyen bir gerilim… Bir şey olacak gibidir ama olmaz. Collignon bu anı şöyle aktarır:

"Mösyö Naoum'un serin avlusunda kahvemizi yudumlarken, dışarıda şehrin üzerine çöken sessizlik neredeyse elle tutulur bir hal almıştı. Telgraf tellerinden geçen haberler, bu sessizliği bozmaya yetmiyordu."

Sonra gemi kalkar.

Kıyıdan uzaklaşırken şehir yeniden susar. Ama bu suskunluk bir boşluk değildir; birikmiş olanın üzerini örten bir hafızadır. Tıpkı Pedro Páramo'daki gibi: herkes konuşmuştur aslında, ama sesler üst üste bindikçe tek bir uğultuya dönüşür.

Collignon'un notlarının Yedi Uyurlar efsanesiyle kapanması tesadüf değildir. Tarsus o hikâyeye benzer: yüzyıllarca uyur gibi görünen ama aslında hiç uyanmayan bir şehir. Geçmiş burada geçmez; bekler.

Hasılı: Tarsus'ta nehirler küçülür, yapılar yeniden adlandırılır, figürinler başka yerlere taşınır—ama şehir aynı sıcaklık ve aynı sessizlik içinde yerinde kalır. Collignon 1876'da bunu gördü ve yazdı. Halil Kaya'nın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu notlar, yalnızca bir seyahatname değil; aynı zamanda bir şehrin, bir coğrafyanın ve bir dönemin hafızasına tutulmuş bir ayna.

Bugün bu satırlara baktığımızda Tarsus'un birikmiş uğultusu daha net duyulur. Ve geriye yalnızca, bütün bunların üst üste binmiş sesi kalır.